Muhasibi’nin kalbi her türlü gaileden boştur

İmam Ebû Abdullah el Hâris bin Esed el Muhasibi yaklaşık olarak hicri 165 tarihinde Basra’da doğmuş, Bağdat’ta yaşamış, İmam-ı Şafiî’den ders almış, Rafizilere, Mutezile’ye ve kaderi inkâr edenlere karşı Ehl-i Sünneti savunmuş, daha çok tasavvufî yönüyle bilinen bir âlimdir. İbrahim bin Edhem, Davud et Tâî, Fudayl bin Iyâz, Ma’ruf el Kerhî, Bişr el Hâfî, Zünnûn el Mısrî, Abdullah et Tüsterî ve Cüneyd el Bağdadi gibi isimlerle birlikte ilk büyük sûfilerden sayılmaktadır. Bu konuda İmam Şâtıbi; “Muhasibi, kendisine uyulup örnek alınan büyük sûfîlerden birisidir” demiştir. (Şâtıbî, el-İ’tisâm, I/284)

Nefsin halleri, tezkiyesi ve kusurları, nefis muhasebesi, aklın mahiyeti ve Kur’an’ın anlaşılması gibi konularda çok sayıda eserler vermiştir. İmam Gazali’nin onun tasavvufi eserlerinden faydalandığı bilinmektedir. Muhasibi’nin benimsediği zühd düşüncesinin birinci asırdaki en önemli temsilcilerinden birisi de tabiin âlimlerinden Hasan Basri’dir. Yüz yirmi kadar sahabiyle görüşen Hasan Basri’nin en çok feyz aldığı sahabilerden birisi ise Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem’in hizmetini görmüş olan Enes Bin Malik radiyellahü anh’tır. Asırdan asra intikal eden bu ve bunun gibi feyiz halkalarını takip ettiğimizde Resulullah Efendimiz’e ulaşırız ki tasavvufun nereye dayandığı meselesi de böylece aydınlanmış olur.

Muhasibi’nin Ehl-i Sünnet çizgisinde olmayan fırkaların görüşlerini çürütmek üzere yazdığı Kelâm ilmine dair eserleri de vardır. Ahmed Bin Hanbel onu Mutezile’nin fikirlerini eleştirirken onların görüşlerini uzun uzadıya anlatarak yayılmalarına yol açtığı için eleştirmiştir. Şarani’nin Tabakatül Kübrası’da geçen bir rivayete göre Ahmed bin Hanbel bir gece yarısı Muhasibi’nin sohbetine katılmış, sonrasında sufilerle ilgili söylediklerine pişman olmuştur. Ancak bu rivayetin tartışmalı olduğunu söyleyen âlimler de bulunmaktadır.

Kaynaklarda Ahmed Bin Hanbel’in Muhasibi’nin meclisine katılıp gördüklerini aktarmasına dair şu bilgilere yer verilmektedir: “Akşam ezanı okununca, öne geçip namazı kıldırdı. Namaz kılındıktan sonra yemek geldi. Yemeğe oturdular. Hâris El Muhâsibî hem konuşuyor hem yemek yiyordu. Zaten yemek yerken güzel şeylerden bahsetmek Sünnet’e de uygundur. Yemek yendikten sonra, ellerini yıkadılar. Sonra beraberce oturdular. Herkes yerini alınca, ‘Bir sorusu olan var mı?’ diye sordu. Riya, ihlas ve daha değişik konularda sorular sordular. Sorulara cevap verdi. Ayrıca delillerini de söyledi. Kur’ân-ı Kerîm okundukça ağlıyor, inliyor ve gözyaşları döküyordu. Kur’ân-ı Kerîm tilaveti bitince Hâris El Muhâsibî hafifçe dua yaptı, sonra namaza kalktı.’

Sabah olunca, Ahmed bin Hanbel, Hâris El Muhâsibî’nin faziletli bir zat olduğunu söyleyip takdirini bildirdi.” (Prof. Dr. Abdülaziz Hatip, Farzet ki Öldün, Giriş Kısmı, s.24)

Onun hayatta en çok vurgu yaptığı konulardan birisi de helal kazanç konusudur. Doç. Dr. Mahmut Ay Hoca’nın bir videosunda şöyle bir menkıbeye rastlamıştım: Rivayete göre Muhasibi bir gün aç bir şekilde riyazet halindedir. Bir tanıdığı onun açlıktan sarardığını görünce; “Evimize gidelim sana yemek ikram edeyim” der. Muhasibi; “Peki evlat” der, beraber eve giderler. Ona bir düğün yemeği ikram edilir.

Yemekten bir lokma ağzına aldıktan sonra ağzında defalarca dolaştırır ama onu yutmaz.

Dışarı çıkar ve müsait bir yerde o lokmayı çıkartır. Sonra oradan ayrılır. İkram eden kimse birkaç gün sonra ona sorar; “Böyle yapmanızın hikmeti neydi?” der. Muhasibi şöyle cevap verir: “Senin evinde yemek yiyerek senin gönlünü almak istedim. Fakat Allah ile aramızda bir işaret var. Rabbimden en ufak bir haramı boğazımdan geçirmemesi için niyaz ettim. Böyle olunca o yemeği yutmak nasip olmadı.”

Sonra ona yemeğin nereden geldiğini sorar ve bir yakınının düğününden geldiğini öğrenir. Tanıdığı kendisini bir kez daha yemeğe davet eder. Beraber eve giderler. Bu sefer kendisine kuru ekmek ikram edilir. Onu afiyetle yer ve şöyle der: “Bir dervişe yemek ikram edeceğiniz zaman işte böyle helalinden olsun ama kuru ekmek olsun.” Bu menkıbeden de anlaşılacağı gibi Muhasibi’nin helal rızık konusunda çok hassastır. Kendisinin bu konuda “El Mekâsib” adında Türkçeye “Helal Rızık” olarak çevrilen bir risalesi bulunmaktadır.

Muhasibi yukarıda bahsettiğimiz “Farzet ki Öldün” adıyla Türkçeye çevrilen kitabında ise insanın kabre konulduktan sonra başına gelecek olan süreçlerden bahsetmektedir. Üslup olarak bilgi vermek veya bir konuyu tartışmaktan ziyade nasihat etmeyi tercih etmektedir. Kitabın ilk bölümlerinde kabirdeki acı tablolardan, cehennemdeki korkunç manzaralardan bahseden Muhasibi, oldukça samimi ve içten bir üslupla adeta okuyucuyu gafletten kurtulmaya davet eder. Mesela Kıyamet’i anlatırken; “O korku, titreme, dehşet, yalnızlık ve şaşkınlıktan evlat, baba, kardeş, eşi ve akrabalarının senden kaçtıkları, senin de hepsinden kaçtığın o anı düşün” şeklinde bir ifade kullanmıştır. Sırat’ı anlatırken; “Şiddetli korku ve zayıf bedeninle sırat köprüsünün üzerinden geçişini düşün” diyerek okuyucuyu adeta ürpertir.

Abdülfettah Ebu Ğudde, onun bu yönünden şöyle bahsetmektedir: “Muhasibi’ye takva ve Allah korkusu ile birlikte safiyane bir ihlas, nur saçan bir kalp ve etkili bir beyan kabiliyeti verilmiştir. Sadece dillerde ve kulaklarda yer eden bu iki kelime, takva ve Allah korkusu, Muhasibi’nin kalbinde dünyadan daha geniş ve hayattan daha canlı bir yer tutuyordu. Muhasibi’nin kalbi, kendisiyle kabir arasında sadece bir anlık vakit kalmıştır bilinciyle yaşayan bir kimsenin kalbi gibi her türlü gaileden boştur. Bu yüzden sanki cenneti ve nimetlerini, cehennemi ve azabını görmüşçesine diliyle ve yazdıklarıyla insanları uyarmıştır. Adeta Mâlik bin Dinâr’ın şu sözünde kastettiği kimseler gibi olmuştur: “Keşke kendime yardımcılar bulabilsem ve dünyanın her bir yanına, Ey İnsanlar! Cehennem var! Cehennem var! diye çağırmaları için onları salabilsem!” (Hakikati Arayanlar İçin Kılavuz, s.30)

Eserin ilerleyen bölümlerinde ise Muhasibi cennetteki güzellikleri tasvir etmekte ve oradaki nimetleri, köşkleri, sarayları adeta ballandırarak anlatmaktadır. Cennet ırmaklarından, zaferan bahçelerinden, Tûba gölgesinden, tatlı sohbetlerden, misk tepeciklerinden, güzel kokulardan ve daha birçok cennet nimetlerinden bahsetmektedir. Rabbim cümlemize o güzelliklere kavuşmayı nasip eylesin.

Aydın Başar/ Altınoluk Dergisi/ Ocak 2020

Hakkımda irfandunyamiz

Şunlara Gözat

Karpuz keserken dikkatimi çekti…

Arkadaşlarla balık tutma amacıyla dere kenarındaydık. Ama önce Çavuşköy‘den Emrullah Hocamızın getirdiği ve bahçesinde yetiştirdiği …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir