Ey Gönüller Sultanı eksilmez kalpte yerin, Anlamlı bakışın var görülür yıllar geçse. Sevgin, saygın çok büyük, bıraktığın iz derin, Gönlüme akışın var, karılır yıllar geçse.
Manevi tezgâhında dokudun ilmek ilmek, Eserlerin hep yaşar, kimin haddine silmek, Borcumuzdur sürekli kadri kıymetin bilmek, Bünyemde nakışın var örülür yıllar geçse.
Doldurduğun mânâyla çarpmakta hep yüreğim, Sen oldun yaslandığım ilim irfan direğim, Benliğimde iz yapan rehberim ve örneğim, Zihnime takışın var kurulur yıllar geçse.
Ülkeye hizmet eden liderler yetiştirdin, Hem maddi, hem mânevi ilimler geliştirdin, Gerginlik, kargaşayı, hiddeti yatıştırdın, Kıyama kalkışın var, dirilir yıllar geçse.
Sözün ve yaşantınla yüksektesin marufta, Kalplere nüfuzun var, güçlüsün tasarrufta, En öndesin, baştasın dergâhta, tasavvufta, Zirveye çıkışın var, durulur yıllar geçse.
Ey Gönüller Sultanı adın gibi zahitsin, Cehle, bâtıla karşı büyük bir mücahitsin, Kur’an, Sünnet yolunda mürşitsin, müçtehitsin, Kendine çekişin var, sarılır yıllar geçse.
Peygamberin varisi, sadık, arif, âlimsin, Güzel ahlak sahibi, zarif, latif, selimsin, Nefsi terbiye eden, ruhlara muallimsin, Bâtılı yıkışın var, serilir yıllar geçse.
Sen gitsen de meşalen kıyamete dek sönmez, Yetişen gençliğimiz yolundan asla dönmez, Rabbimizin lütfuyla imanımız hiç dinmez, Ruhumu yakışın var, kor olur yıllar geçse.
Zindan iki hece, Mehmed’im lâfta! Baba katiliyle baban bir safta! Bir de, geri adam, boynunda yafta… Halimi düşünüp yanma Mehmed’im! Kavuşmak mı? .. Belki… Daha ölmedim!
Avlu… Bir uzun yol… Tuğla döşeli, Kırmızı tuğlalar altı köşeli. Bu yol da tutuktur hapse düşeli… Git ve gel… Yüz adım… Bin yıllık konak.
Ne ayak dayanır buna, ne tırnak! Bir âlem ki, gökler boru içinde! Akıl, olmazların zoru içinde. Üstüste sorular soru içinde: Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu? Buradan insan mı çıkar, tabut mu?
Bir idamlık Ali vardı, asıldı; Kaydını düştüler, mühür basıldı. Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı. Ondan kalan, boynu bükük ve sefil; Bahçeye diktiği üç beş karanfil…
Müdür bey dert dinler, bugün ‘maruzât’! Çatık kaş.. Hükûmet dedikleri zat… Beni Allah tutmuş, kim eder azat? Anlamaz; yazısız, pulsuz, dilekçem… Anlamaz; ruhuma geçti bilekçem!
Saat beş dedi mi, bir yırtıcı zil; Sayım var, maltada hizaya dizil! Tek yekûn içinde yazıl ve çizil! İnsanlar zindanda birer kemmiyet; Urbalarla kemik, mintanlarla et.
Somurtuş ki bıçak, nâra ki tokat; Zift dolu gözlerde karanlık kat kat… Yalnız seccâdemin yününde şefkat; Beni kimsecikler okşamaz mâdem; Öp beni alnımdan, sen öp seccâdem!
Çaycı, getir, ilâç kokulu çaydan! Dakika düşelim, senelik paydan! Zindanda dakika farksızdır aydan. Karıştır çayını zaman erisin; Köpük köpük, duman duman erisin!
Peykeler, duvara mıhlı peykeler; Duvarda, başlardan, yağlı lekeler, Gömülmüş duvara, baş baş gölgeler… Duvar, katil duvar, yolumu biçtin! Kanla dolu sünger… Beynimi içtin!
Sükût… Kıvrım kıvrım uzaklık uzar; Tek nokta seçemez dünyadan nazar. Yerinde mi acep, ölü ve mezar? Yeryüzü boşaldı, habersiz miyiz? Güneşe göç var da, kalan biz miyiz?
Ses demir, su demir ve ekmek demir… İstersen demirde muhali kemir, Ne gelir ki elden, kader bu, emir… Garip pencerecik, küçük, daracık; Dünyaya kapalı, Allaha açık.
Dua, dua, eller karıncalanmış; Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış. Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış… Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu; İplik ki, incecik, örer boşluğu.
Ana rahmi zâhir, şu bizim koğuş; Karanlığında nur, yeniden doğuş… Sesler duymaktayım: Davran ve boğuş! Sen bir devsin, yükü ağırdır devin! Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!
Mehmed’im, sevinin, başlar yüksekte! Ölsek de sevinin, eve dönsek de! Sanma bu tekerlek kalır tümsekte! Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir! Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!