
İsmailağa Cemaati mürşidi merhum Hacı Mahmut Ustaosmanoğlu Efendi ile birlikte askerlik yapmış olan Nimetullah Hoca ile ilk tanışmamız 1979 yılında Medine-i Münevvere’de oldu. O tarihte öğretmenlik yaptığım Fatih İmam-Hatip Lisesi öğrencileriyle beraber karayoluyla Umre’ye gitmiştik.
Medine’den Mekke’ye kadar bize rehberlik eden Nimetullah Hoca ile birlikte Cebel-i Nûr’a çıkıp inmiş, bu esnada yeni Müslüman olmuş Alman bir genç olan Ömer Faruk kardeşimizle derin ve güzel sohbetler etmiştik.
1980 yılında Mekke-i Mükerreme’ye, Ümmü’l-Kurâ Üniversitesinde ihtisas yapmak üzere gidince Nimetullah Hoca ile zaman zaman Medine’de buluşur, görüşür ve sohbet ederdik. Merak ettiği meseleleri sorar, birlikte müzakere ederdik.
Bir müddet sonra Medine’den Mekke’ye taşındı ve Cebel-i Nûr civarında bir caminin lojmanına yerleşti. Hayırsever bir Suudî tarafından yaptırılan bu camide görev de yaptı. Bizim de o mahallenin çok yakınında bir evde ikamet etmemiz sebebiyle uzun yıllar komşuluk etme imkânımız oldu.
Uzun Sakalının Gölgesinde Saklanan Büyük Tevazu
Zaman zaman işçi kamplarına beraber gider, Türk işçilerle sohbet ederdik. Diğer zamanlarda da çeşitli ortamlarda görüşürdük. Uzun sakalı, heybetli görünüşü ve güzel Kur’ân tilâveti, onu görenlerde tabiî olarak büyük bir ilim adamı intibaı bırakırdı. İnsanlar elini öpmek için yanına gelir, sorularını ona yöneltirlerdi.
O ise sorular basit olduğunda cevap verir; mesele zorlaşınca: “Ben âlim değilim. Uzun sakalım sizi yanıltmasın. Yanımdaki müftü efendiye sorun” der ve beni gösterirdi. Bu cevap karşısında insanlar şaşırır, ardından benim kim olduğumu öğrenmek isterlerdi.
Suudî gazeteleri de onun heybetli görünüşü ve tatlı sesiyle okuduğu Kur’ân sayesinde kendisini Türk âlimi olarak tanıtır, zaman zaman boyunu aşan suallerle karşı karşıya bırakırlardı. Böyle durumlarda beni tercümanı gibi devreye sokar, sorunun cevabını bana verdirtirdi.
Aslında onun büyüklüğü, bilmediği şeyleri biliyormuş gibi göstermekten uzak durmasındaydı.

Tebliğ Uğruna Dünyayı Dolaşan Bir Gönül İnsanı
Nimetullah Hoca, Tebliğ Cemaati ile beraber dünyanın birçok ülkesini dolaşırdı. Duruşu, samimiyeti ve bildikleriyle İslâm’ı anlatmaya gayret ederdi. Bilmediği bir mesele karşısında soru sormaktan ve öğrenmekten asla çekinmezdi. Onu farklı kılan taraflarından biri de bilmediğini bilmesi ve bunu açıkça ifade edebilmesiydi.
Tebliğ için yurt dışına gittiğinde bazen aylarca hanımını arayıp sormaz, Hatun Teyze’yi Mekke’de tek başına bırakırdı. Onun bu mütevekkil hâli sebebiyle Hatun Teyze, talebelerden veya işçilerden Harem-i Şerif’te karşılaştığı kimselerle evine dönebilirdi. Bizi bulduğunda ise onu evine bırakma işini memnuniyetle üstlenirdik.
Japonya’da Bir Selâmın Açtığı Kapı
Bir defasında Japonya’ya gitmiş ve orada uzun müddet kalmıştı. Dil bilmediği için üstü açık bir arabayla şehir turu yapıyor, gördüğü insanlara selâm veriyordu. Yine böyle bir şehir turu sırasında selâm verdiği topluluğun içinde bulunan Japon Müslümanlar, onun kendilerini Müslüman oldukları için selâmladığını düşünmüşler.
Nimetullah Hoca’nın bir keramet gösterdiğini zannederek peşine takılmışlar ve camide elini öpmek için sıraya girmişler. Oysa gerçek çok daha sade idi: Nimetullah Hoca, Müslüman- gayrimüslim ayrımı yapmaksızın herkese selâm verirdi. Çünkü onun nazarında selâm, aynı zamanda bir tebliğ vesilesiydi.
Birkaç Cümleyle Dünyalara Ulaşmak
Uzun yıllar Cebel-i Nûr civarında komşuluk yaptığımız Nimetullah Hoca, mahalle camisinde hususî ve fahri imamlık da yapardı. Sesi çok güzeldi ve Kur’ân-ı Kerîm’i güzel okurdu. İlmî tahsili ve müktesebatı geniş bir âlim değildi. Fakat samimiyeti, tevazuu ve tebliğ kabiliyeti vardı. Belki de onun en büyük sermayesi buydu.
Nimetullah Hoca’nın tebliğ için öğrenip kullandığı cümleler kırk-elli cümleyi geçmezdi. O yıllarda yeterli derecede Arapça da bilmiyordu. Fakat gittiği her ülkenin dilinden sekiz-on cümle öğrenir ve insanlarla bu cümleler üzerinden iletişim kurardı. Onu yakından tanımayanlar, birkaç dil bildiğini zannedebilirdi.
Konuşmanın içinden çıkamadığı bir yerde, o tatlı sesiyle Kur’ân-ı Kerîm okumaya başlardı. İşte o zaman dilin yerini Kur’ân alırdı. Güzel tilâveti, uzun sakalı ve heybetli görünüşü birleşince insanlar ona büyük bir hürmet gösterirdi. Kendisi bunu arzu etmese de çoğu zaman bu teveccühten kurtulamazdı.
Hatta bazen sadece sükût etmesinde bile bir mana ve hikmet ararlardı. Oysa o, bütün bu heybetin arkasında son derece mütevazı, samimi ve sade bir insandı.
Heybet Onun Değil, Kur’ân’ın Heybetiydi
Nimetullah Hoca’yı yıllarca yakından tanıdım. Komşuluk ettik, ailece yardımlaştık, beraber yolculuklar yaptık, işçi kamplarında sohbetlere katıldık. Onu tanıdıkça şunu daha iyi gördüm: İnsanların onun şahsında gördüğü heybetin önemli bir kısmı, onun ilmî makamından değil; Kur’ân’a olan bağlılığından, güzel tilâvetinden, görünüşündeki vakarından ve samimiyetinden kaynaklanıyordu.
O ise kendisine gösterilen teveccühü sahiplenmek yerine, fırsat bulduğu her yerde kendisini geri çeker ve “Ben âlim değilim” derdi. Bu bakımdan Nimetullah Hoca, bana göre, heybeti kendisine değil Kur’ân’a ait olan mütevazı bir davetçiydi.
Son Ziyaretimiz ve Vefatı
Nimetullah Hoca’yı son olarak Beykoz’da ikamet ettiği evinde, Mecid Aksu ağabeyle beraber ziyaret ettik. O ziyaretimizden sonra kendisiyle tekrar görüşmek nasip olmadı. 30 Temmuz 2021 tarihinde, 90 yaşında İstanbul’da vefat etti. Cenaze namazı Fatih Camii’nde kılındı.
Rabbim kendisine rahmeti ve mağfiretiyle muamele eylesin; hizmetlerini, samimiyetini ve tebliğ gayretlerini kabul buyursun. Firdevs-i A‘lâ ile mükâfatlandırsın. Âmin
Ahmet Ziya İbrahimoğlu/ İrfanDunyamiz.com
Gönül Dünyamız ↗
Gönül insanlarına dair bam telinize dokunacak yazılar okumak için tıklayın.
İrfan Mektebi ↗
Sevdirici, müjdeleyici üslupla yazılmış hayata dair yazılar okumak için tıklayın.
İrfan Dünyamız Kendi İrfanımızı Keşfet!

