Arınmaya ihtiyacımız var…

Tezkiye kavramının kök fiili ve türevleri Kur’an’da 28 defa geçmektedir. Aynı kökten malda temizlenmeyi ve buna bağlı bereketlenmeyi ifade eden zekât kelimesi ise 32 defa kullanılmıştır. Tezkiye sayesinde kişi dünyada insan olma vasfını elde eder ve övgüye layık nitelikler kazanır. Tezkiyenin mutlak anlamda kaynağının Allah Teâlâ olduğuna şu ayet delalet etmektedir. “Hayır, aksine Allah dilediğini temize çıkarır ve kimseye kıl kadar haksızlık yapılmaz.”1

Yüce Allah kullarının ne ile ve nasıl tezkiye olacağını Kur’an’da açıklamış ve Peygamberine de tezkiyeyi birçok ayette beyan ettiği gibi asli bir görev olarak yüklemiştir: “Gerçekten Allah, inananlara büyük bir lütufta bulundu. Çünkü onlara kendi içlerinden öyle bir Peygamber gönderdi ki, onlara Allah’ın ayetlerini okuyor, onları günah ve şirk kirlerinden arındırıyor ve onlara Kitabı ve Kitaptaki hükümleri pratik hayata uygulama anlamına gelen hikmeti öğretiyor. Oysa onlar, bundan önce apaçık bir sapkınlık ve dalâlet içinde idiler.”2

Şirkten arınma

Bu ayet bizlere tezkiyenin hem bir metodunun olduğunu, hem de peygamber olmadan tezkiyenin mümkün olmayacağını öğretmektedir. Bu nedenle risalet bağlamında en büyük müzekki Peygamber Efendimiz sallellahu aleyhi ve sellem’dir. O, bir müzekki olarak ilk İslâm toplumunu 23 yıl zihinsel ve ruhi tezkiyeden geçirmiştir. Peygamber Efendimiz, sahabesi üzerinden evrensel tezkiye yollarını ümmetine öğretmiştir. Özellikle şirkten temizlenme (tezkiye) yolları üzerinde durmuştur.

Bu bağlamda ümmetini siyasal şirk konusunda yeterince uyarmıştır. Onun bu uyarıları sayesinde velâyetle ilgili iki yüzden fazla ayet açıklığa kavuşmuştur. Siyasal şirk buyrukçu yapısıyla insan fıtratını karartan en büyük suçtur. Temiz fıtratı bozan en önemli nedenlerden birisi siyasal şirktir. Aslında şirkten korunmanın en önemli yolu marifetullah konusunda derinleşmektir. Peygamber Efendimiz bu derinleşmeyi gerçekleştirmek için Müslümanlara Mekke’de on üç yıl Allah Teâlâ’yı hakkıyla öğretmeye çalışmıştır.

Unutmamak gerekir ki tezkiyenin başlangıç noktası marifetullahtır. Bu alanda derinleşen Müslümanlar kendilerini şirkten, küfürden, nifaktan, irtidattan, bidatten, zulümden, fısktan ve ideolojik kirlenmelerden kendilerini korumuştur.

Adanmışlık

Peygamber Efendimiz, peygamberlik görevini aldıktan sonra tüm anını insanların tezkiyesi için harcamıştır. Kur’an onun bu gayretini şöyle ifade etmiştir: “(Ey Peygamber! Gözlerini ve gönüllerini hakikate kapamış bazı inatçı, önyargılı insanlar bütün davet, öğüt ve uyarılara rağmen Allah’ın ayetlerine) inanmıyorlar diye, neredeyse (üzüntüden ve gayretinin çokluğundan) kendini yiyip bitireceksin!”3

Kendini Allah celle celaluh yoluna adayan Resulullah sallellahu aleyhi ve sellem, insanları tezkiye edebilmek için gitmediği ev, uğramadığı panayır ve haber göndermediği banliyö kalmamıştır. Çünkü o, bir kişiyi tezkiye edip şirkten kurtarmanın en hayırlı amel olduğunu biliyordu. Tezkiyenin daimi bir eylem olduğunu bilen Peygamber Efendimiz, bu güzel ameli daimi hâle getirmiş ve masum olmasına rağmen bir günde yüzlerce istiğfar ederek bireysel tezkiyede de Müslümanlara örnek olmuştur.

Unutulmamalı ki tevbe ve istiğfar kapıları açık oldukça tezkiye her an olabilir. Her ibadet bir tezkiyedir. Namaz, cihad, oruç, zekât ve hac ibadetleri mü’minleri hem Allah Teâlâ’ya yakınlaştırır, hem de yakınlığı engelleyen günahlardan tezkiye ederler.

Rabbanî alimler

Peygamber Efendimiz’den sonra ise bu vazife rabbani âlimlere verilmiştir. Kur’an rabbani âlimlerin bu ulvi görevlerini şöyle karara bağlamıştır: “Peki, başlarındaki din âlimlerinin ve hahamların, onları günahkârca söz söylemekten ve haram yemekten alıkoymaları gerekmez miydi? Fakat onlar görevlerini yerine getirmediler, kötülük karşısında susarak onu desteklemiş oldular. Gerek önderlerinin, gerek kendilerinin yaptıkları şey ne kötüdür!4

Ayet, ulemanın insanların düşünce sapkınlığına müdahale etmelerinin şart olduğunu belirttiği gibi, yine insanların yediklerinin helallerden olmasını belirlemelerine kadar âlimlerin üzerine teklifler koymaktadır. Bu anlayışa göre Rabbimiz, insanların yedikleri ile düşüncelerindeki sapmalar arasında ilgiler kurmuştur. Ortaya vahim bir durumun çıkmaması için âlimler, zihinsel dönüşüm ve helal gıda üzerinde köklü çalışmalar yapmak zorundadırlar. Âlimler ümmetin zihin ve gönül dünyalarından sorumlu oldukları gibi midelerinden de sorumludurlar.

Eğer insanlar, peygamberlerin çağrılarına olumlu cevaplar verirler ve zihin/gönül tezkiyelerini ikmal edecek olurlarsa; “(Bu dünyada) arınmayı başaran (öteki dünyada) mutluluğa ulaşır.”5 Ayetinin sırrına erişmiş olurlar. Ayet aynı zamanda arınmanın iradeli bir eylem olduğuna da işaret etmektedir.

Fıtratta bozulma

İnanç ve amel bağlamında kirlenen insanlara Yüce Allah ezeli sözleşmeyi hatırlatmak (zikir)6 için peygamberler göndermiştir. Peygamber göndermediği bir topluma azap etmeyeceğini de ayette açıkça bildirmiştir: “Ayrıca, Biz, (kendilerine) bir elçi göndermeden (yaptığı haksızlıklardan ötürü hiçbir topluma) azap etmeyiz.”7

Fıtratta bozulmanın mahiyet farklılıkları Kur’an’da değişik kavram ve kelimelerle anlatılmıştır. Küfür, şirk, zulüm, nifak, fısk ve irtidat kavramları bunlardan bir kısmıdır. Yukarıda saymış olduğumuz fıtrata aykırı durumlardan yeniden öze dönüşü bildiren temel kavram kelime-i tevhittir. En büyük tezkiye tevhitle başladığı gibi, başındaki “la” da en büyük devrimdir; tezkiyenin iliğidir. İnsan, kelime-i tevhidi ilim, yakîn, ihlas, sıdk ve muhabbetle kabul eder; yeri geldiğinde diliyle ikrar eder ve içerdiği anlama göre hayatına mânâ verecek olursa kalbini/ ruhunu putlardan temizlemiş olur.

Tezkiyesini en üst seviyede yapan Müslümanlar dünyada ve ahirette “kurtuluşa elbette ereceklerdir.”8 Nitekim Peygamber Efendimiz de bu gerçeği şu sözüyle açıklamıştır: “Cennete Müslüman(lar)dan başkası kesinlikle giremeyecektir.”9 Şayet kişi dünyada kaldığı sürece, zihin ve kalp tezkiyesini vahiy merkezli yapmayıp küfrün kirliliğini tercih etmiş ise, ahirette de kurtulamayacaktır.

Tezkiyesini yapmayıp küfre saplananlara cennete girmenin imkânsızlığını Yüce Allah şu ilginç benzetme ile açıklamıştır: “Ayetlerimizi yalan sayan ve (buyruğumuza boyun eğmeyi gururlarına yediremeyerek) onlara karşı büyüklük taslayanlar var ya, göğün rahmet kapıları onlara asla açılmayacak ve deve iğne deliğinden geçmedikçe, onlar da cennete giremeyeceklerdir. (Devenin iğne deliğinden geçmesi nasıl mümkün değilse, inkârcıların da cehennemden çıkıp cennete girmeleri öylece imkânsızdır.) İşte biz, suçluları böyle cezalandırırız!”10

Tezkiye yöntemleri

İman alanıyla ilgili tezkiyesini yapmayan kâfirleri böyle cezalandıracağını beyan eden Yüce Allah, kendisine çocuk isnat ederek fıtratlarını kirleten ve şirke düşen ehli kitaba da cenneti haram kıldığını bildirmiştir: “Allah, Meryemoğlu Mesih/ İsa’dır diyenler kesinlikle kâfir olmuşlardır. Oysa Mesih demişti ki; “Ey israiloğulları! Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk ediniz. Kim Allah’a (çocuk isnat ederek ve otoritesini sınırlayarak) ortak koşarsa Allah ona cenneti kesinlikle haram etmiştir; onun varacağı yer cehennemdir. Zalimlerin hiçbir yardım edeni olmayacaktır.”11

Yüce Allah, insanları tezkiye etmek için peygamberler gönderdiği gibi tezkiye yollarını da bizlere onlar vasıtasıyla öğretmiştir. Buna göre insanlar; imanı kâmil anlamda tercihle, vahiy aracılığı ile Allah Teâlâ ile iletişim kurmakla, Kur’an’a mutlak ittiba ile sürekli Kur’an tilavetiyle, Peygamber Efendimiz’in sünnetini yaşamakla, dua yapmakla, yaptığı günahlardan dolayı anında istiğfar etmekle, namazı ihsan hâlinde kılmakla,12 zekât, oruç ve hacla, cihad etmekle, zikirle, Salihler meclisinde bulunmakla, hicretle, Müslümanların velayetini tercihle, infakla, sıddıkiyetle, nasihat ve öğütle, istişare ve istihareyle, sahih evlilikle, zulme kıyamla ve ahlakı hamide ile tezkiye olabilirler.

Elbette bütün bu arınma yollarında usul ve fıkıh bilen rabbani bir âlime ihtiyaç vardır. Zaten onların asıl görevlerinden biri de zihin ve ruh tezkiyesini gerçekleştirmektir. İnsanın rabbani âlim oluşunun gözlemlenebilir en önemli kanıtı, Peygamber Efendimiz’den aldığı tezkiye görevini hakkıyla yapabilmesidir. Bu ulvi görevi yapmayan kimseler hangi unvanı alırlarsa alsınlar “rabbani âlim” olamazlar.

Dr. Mehmet Sürmeli/ İrfanDunyamiz.com

DİPNOTLAR

1 Nisa 4/49
2 Âl-i İmran 3/164
3 Şuara 26/3
4 Mahmut Kısa Açıklamalı Meal, Maide 5/63
5 Âlâ 87/14
6 Bak: Talak65/10
7 İsra 17/15
8 Mü’minun 23/1
9 Ahmed,Müsned,c.III,s.349.
10 A’raf 7/40
11 Maide 5/72
12 Bak: Ankebut 29/45

İstikamet Yazıları ↗

İslam’ın şuur boyutuna vurgu yapan yazıları okumak için tıklayın.

Kaynak Metinler ↗

İlim yolcuları için derlenmiş temel dini metinlere ulaşmak için tıklayın.

Şunlara Gözat

Değerli alimlerimizden bize kalan…

Değerli âlimlerimiz, günden güne dünyamızdan ayrılmaktalar. Efendimiz bir âlimin ölümünü bir kabilenin ölümünden daha fena …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.