İskenderpaşa’da bir irfan sofrası

İskenderpaşa Camii bir döneme damgasını vuran önemli şahsiyetlerin ilmen, fikren ve kalben yetiştikleri çok önemli bir mekân hüviyeti taşımaktadır. Rahmetli Mehmed Zahid Kotku ve Mahmud Esad Coşan Hocaefendiler dönemlerinde, bu güzel mabet adeta bir ilim ve irfan mektebi olmuştur. Onların sohbetleri sahih İslam çizgisinin aktarılması noktasında ümmete büyük katkılar sunmuştur.

İskenderpaşa’da yapılan sohbetlere yetişemesem de ses kayıtlarının hemen hemen hepsini dinlemiş birisi olarak bu sohbetlerin ne kadar dolu ve kıymetli sohbetler olduğuna bizzat şahidim. Bundan dolayıdır ki İskenderpaşa’ya gitmek için yollara düştüğümde içimde tarifi mümkün olmayan buruk duygular hissettim.

O ufuk açıcı, yürek ferahlatıcı, o tatlı vaazlardan sonra İskenderpaşa neden bu sessizliğe bürünmüştü ki? Acaba o kürsü hep böyle boş, hep böyle boynu bükük mü kalacaktı? İskenderpaşa bir gün gelecek; tekrar o dolup dolup boşaldığı eski günlerine geri dönebilecek miydi?

Doğrusunu isterseniz 30 Muharrem 1433 (25 Aralık 2011) Pazar günü akşamı, gönüller sultanı Merhum Mehmed Zahid Kotku Efendi’nin doğumunun 118. yılı münasebetiyle düzenlenen yâd programına katılmak üzere gittiğim İskenderpaşa Camii’nde böyle bir kalabalıkla karşılaşmayı ummuyordum. Orada az sayıdaki muhibban ile bu anmayı gerçekleştiririz diye düşünüyordum ki oraya vardığımda muhabbetli dervişlerin caminin içini ve dışını doldurduklarını gördüm.

Gelenlerin hatırı sayılır bir kısmını nurlu ve sakallı gençler oluşturuyordu. Yapılan bütün yok saymalara rağmen cemaat dimdik ayakta duruyordu. İlk olarak tıpkı eski günlerdeki gibi caminin avlusuna serilen hasırların üzerinde etli pilavlar ve aşureler yenildi. Sonra sıcak salep ve çay ikramı yapıldı.

Ardından yatsı namazına kadar sanatçı Yusuf Karagöz’ün sesinden nefis ilahiler dinlenildi. Yatsı namazına müteakiben Adalar vaizi Miktad Kutlu Hoca tarafından okunan Kur’an-ı Kerim’den sonra Prof. Dr. Tahir Yaren Hoca “sıdk ve sadakat” konusunda bir sohbet verdi.

Tahir Hoca konuşmasına şöyle başladı: “Merhum Mehmed Zahid Kotku Hocamızın en önemli eserlerinin başında Tasavvufi Ahlak kitabı gelir. Bu kitap yirminci asırda tasavvuf üzerine yazılmış en önemli kitaplardan bir tanesidir. Bu kitabın ikinci cildinde Hocamız sadakatten bahsediyor. Biz de bugünlerde sadakat meselesi üzerinde yoğun bir şekilde duruyoruz. Bu kitabın 51. sayfasında Hocamız; ‘Ey iman edenler Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun’ (Tevbe, 119) ayet-i kerimesini naklettikten sonra şöyle diyor: ‘Bu ferman-ı ilahi karşısında başka bir söz söylemeye hakkımız yoktur.’ Ayet-i kerime bize iki şey bildirmektedir. Birincisi ‘itteku’ yani Allah’ın yasaklarından sakınmak yani takvalı olmak ikincisi de sıdk yani sadakatli olmak.”

Sıdk kavramının diğer temel kavramlarla birlikte bizim dînî hayatımızın esasını oluşturduğunu söyleyen Tahir Hoca konuşmasına şöyle devam etti: “Bu kavramlardan haberi olmayan bir Müslüman düşünülemez. Mesela tevbeyi bilmeyen bir Müslüman düşünülemez. Takvayı bilmeyen bir Müslüman düşünülemez. Tevekkülü bilmeyen bir Müslüman düşünülemez. Çünkü bunlar bizim din binamızın direkleridir. Bunun için sıdk kavramı da üzerinde düşünülmesi gereken bir kavramdır. Dikkat ederseniz biraz önce naklettiğimiz ayette Cenab-ı Hak ‘sadıklardan olun’ buyurmuyor, ‘sadıklarla beraber olun’ buyuruyor. Tabiî bunun açıklamasına tefsirlerden bakmak lazım. Ben buraya gelmeden önce buna bakamadım ama şöyle düşündüm: İnsan birdenbire sadık olamaz. Önce sadık kimseleri bulacak onlarla beraber olacak, sadık olma yolunda ilerleyecek. Demek ki sadık olma yolunda ilerlemek ancak daha önce o makama çıkmış olanlarla beraber bulunmaya bağlı. Bunu tasavvufa uyarlarsak bir müptedinin, yani yeni yola girmiş bir dervişin, öncelikle sıddık makamına ulaşmış bir mürşidin eteğine yapışması gerekiyor. Sonradan kendisi tövbeden başlayarak bu makamları aşar, bu merhaleleri kat eder, sıddıklardan olur. Ama işin başında bir üstada ihtiyacı vardır. İşte Mehmed Zahid Kotku Efendi de bu sadık mürşid-i kâmillerdendi. İnsanları sıdk makamına ulaştırmaya gayret etti. Ondan sonra bu vazifeyi merhum Mahmud Esad Coşan Hocamız yaptı. Günümüzde ise bu vazifeyi Nureddin Coşan Hocamız yapmaktadır.”

Bir hadis-i şerif naklederek konuyu açan Hocamız sözlerine şöyle devam etti: “Efendimiz buyuruyor ki: ‘Eddebeni Rabbi’ yani ‘Beni Rabbim terbiye etti.’ (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 12) Peygamberlerin üstadları olması gerekir mi? Gerekmiyor. Çünkü Cenab-ı Allah onları terbiye ediyor. Diğer insanlar Peygamberler tarafından terbiye edilmiş oluyor. Peygamberlerin dar-ı bekaya irtihalinden sonra ne oluyor? Onların varisleri bu görevi üstlenmiş oluyorlar. Kimdir onlar? ‘El ulema veresetün enbiya.’ Yani; ‘Âlimler peygamberlerin varisleridir.’ (Ebû Dâvûd, İlim, 1) Her gün namazlarımızda Fatiha Suresi’ni okuyoruz ve ‘ihdinas sıratal müstekîm’ diyoruz, yani; “Bizi doğru yola ilet” diye dua ediyoruz. Bu doğru yolun hangi yol olduğunu Cenab-ı Hak; ‘sıratallezine en’amte aleyhim’ yani ‘Kendilerine nimet verdiklerinin yolu’ buyurarak açıklamıştır. Nimet verilenler kimlerdir? Nisa Suresi 69. ayet-i kerimesinde bunun cevabı var: ‘Nimet verilenler, nebiler, sıddıklar ve şehidler.’ Bu sıralama Allahüâlem yükseklik bakımından mertebeye de delalet ediyor. Demek ki sıddıklar yolundan gitmek için dua ettiğimiz zümrelerden de birisi.”

Merhum Zahid Efendi’nin ismi geçen eserini okumaya devam eden Tahir Hoca konuşmasına şöyle devam etti: “Hocamız kitabında şöyle diyor: ‘Sıdka devam eden ve sıdkı arayan insan ind-i ilahide sıddık olarak yazılır.’ Sıddıklar zümresinden olmak için ısrarla o zümreden olmayı talep etmek gerekmektedir. O halde şöyle dua edeceğiz: ‘Ya Rabbim peygamberlerden sonra en yüksek makam sıddıkların makamıdır, bizi de o makama kavuştur.’ Allah’ın lütfu geniş olduğuna göre Allah’tan en yüksek makamları istemeliyiz. Azimle, gayretle çalışırsak Allah’ın hazinesinde her şey boldur. Bu konuda Hocamız eserinde; ‘Sıdk her işin temeli ve direğidir. Sadakat nübüvvet derecesinden sonra gelir’ diyor ki burada yukarıda nakledilen ayete atıf vardır. Şöyle devam ediyor Hocamız: ‘Sıdkın en azı iç ve dış birliğidir.’ Bu ifade çok enteresan. İçi dışı bir olmak, özü sözü bir olmak. Biz sıdkı sanki sadece doğru sözlülük demekmiş gibi anlıyoruz oysa sıdk sadece doğru sözlülükten ibaret değildir. İçi dışı bir olmak ve daha birçok anlam bunun içine girer. İçi ve dışı bir olmaktan daha da ötesi var ki bu sıdkın en azı olarak tarif edilmiş. İçimizle dışımız arasındaki mesafe birbirine uzaksa demek ki bir ayar lazım. Sadıklar ise iç ve dış muvazenesini tam anlamıyla sağlayan kişilerdir.”

Sıddık ve sadık arasındaki fark konusunda Tahir Hoca şunları söyledi: “Hocamız sadık ile sıddık arasındaki farkı şöyle izah ediyor kitabında: ‘Sadık doğru söyleyen, sıddık ise bütün ef’al, ahval ve harekâtında sadakatten ayrılmayandır.’ Demek ki bu iki kelime arasında bir fark söz konusu. Sadık söz itibariyle doğru sözlü, sıddık da sadece sözü değil bütün fiilleri, işleri, hareketleri doğru olan kimse. ‘Sadık kimseden üç hal hiçbir zaman ayrılmaz bir sözlerinde bir tatlılık vardır, ikincisi herkesin hürmetini celp eder, üçüncüsü nurlu bir yüz.’ Bunu izah ederken de Hocamız diyor ki: ‘Onların sözlerinin güzel olmasının nedeni söyledikleri sözü yumuşaklıkla söylüyor olmalarıdır. Gören kimselerin hürmet etmelerinin sebebi de haramlardan uzak durmaları ve gidilmemesi gereken yerlere de gitmemeleridir. Nurlu bir yüze sahip olmalarının sebebi ise teheccüd namazını kılmalarıdır.’ Cenab-ı Hak bütün bu sıfatları her birimize nasip eder inşallah.”

Efendim bu programda dinlediklerinin özeti nedir diye sorarsanız, şunu söyleyebilirim: Allah’tan sıddık olmayı isteyecekmişiz. Evet, yüksek bir makamdır ama Allah’ın lütfu ve ikramı ise daha büyüktür, dilerse onu bize ikram eder. Bugüne kadar “sıddık” olmayı hep uzakta bir yerlerde bulutların üstünde tahayyül ederdim. Bazen böyle kavramları o kadar çok idealize ediyoruz ki sonunda hedef olmaktan ve hayattan çıkartıyoruz.

Allah bu kılavuz şahsiyetlerden, bu rehberlerden razı olsun ki onlar sayesinde bizler sıddık olma hedefinin farkına vardık ve bunun için çalışmamız ve dua etmemiz gerektiğini öğrendik.

Bu güzel anma etkinliğin ardından geç saatlerde yollara düşüp evin yolunu tuttum. Aksaray’a kadar yürüyüp her zamanki gibi oradan Bağcılar Tramvayına bindim. Demek ki gençlik böyle bir şey, ilim irfan merkezlerinin arasında hâlâ koşturabiliyorum. Allah bize bu irfan yolculuğuna devam etmeyi nasip eylesin. Çünkü muhterem büyüğüm Prof. Dr. İbrahim Emiroğlu Hocam; “Bu irfan kelimesinden sakın vazgeçme” diye bana öğüt vermişti. İnşallah vazgeçmeyeceğiz.

Aydın Başar/ İrfan Yolculuğu

Hakkımda irfandunyamiz

Şunlara Gözat

Ayakkabısını bakın nasıl bulmuş?

Mahallemizde oturan Tahsin Amca, zaman zaman Kadir isminde bir arkadaşından bahsederdi. Bir defasında aynı dairede …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir