İç dinamiklerini unutma!

İnsanoğlu iç âleminde yaratılışında mayasına sırlanan ve hayatının her alanındaki davranışlarını etkileyen bazı unsurları bünyesinde barındırmaktadır. Kişi davranışlarına yön veren bu hasletleri Yaratıcısının gösterdiği istikamette kullanırsa adalete ulaşır; nefis ve şeytanın telkinleri istikametinde kullanırsa zulme düşer. Bu konu ile hayatın bütün alanlarına Kur’ân ve sünnet çizgisine uygun bir şekilde yön vermeye çalışan sûfîler özel olarak ilgilenmişlerdir.

Onlar, bu iç dinamiklerin dış dünyadaki davranışlarımıza yön verdiği gerçeğinden hareketle davranışlarımıza yön veren bu etkenlerin hayatımızda adaleti tesis edebilmeleri için nasıl kullanılması gerektiği konusu üzerinde uzun değerlendirmelerde bulunmuşlardır. Bu yazımızda, sûfîlerin, kişinin zulme düşmeden dengeli bir şekilde ve neticede adalet ekseninde hayatı devam ettirebilmek için üzerinde değerlendirmelerde bulundukları akıl, nefs, ruh ve kalbin davranışlarımız üzerindeki etkisinden bahsetmeye çalışacağız.

Ruh

Kur’ân-ı Kerim’de hakkında az bir bilgi verildiği ifade edilen ruh,[1] geniş bir anlam yelpazesine sahiptir.[2] Kur’ân’da zaman zaman Hazreti Cebrail’in sıfatı olarak kullanılan “Rûhu’l-kuds”[3] veya “Rûhu’l-emîn“e4] anlam katan bu kelime bazen de Hazreti Âdem’e Allah tarafından lutfedilen bir cevher[5] olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kavram Kur’ân’da Hazreti İsa[6] ve Kur’ân’ın adı olarak da geçmektedir.[7] Hadislerde ise ruh genel olarak “can” manasında kullanılmıştır.[8]

Kelam, felsefe ve tıp ilminin konusu olan ruh üzerinde diğer birçok âlim gibi sûfîler de bazı değerlendirmelerde bulunmuşlardır. Özelikle Gazali (ö.1111) ruh kavramını diğer iç unsurlar (nefs, akıl ve kalp) ile birlikte ele alarak tasavvuf tarihinde önemli bir aşamanın kat edilmesine katkı sağlamıştır. Gazali’ye göre, bu dört kelime hem aralarında ortak olan bir şeyin adıdır yani aynı şeyin farklı adlarıdır, hem de daha başka birtakım anlamlar da ifade etmektedirler. Ruh, kalp, nefs ve akıl ruhanî ve rabbanî latifenin adıdır. Gazali’nin taksimine göre ruh, hassas, hayvanî, aklî, fikrî ve kudsî-nebevî ruh olmak üzere beş mertebeden oluşmaktadır.[9]

Gazali, ruhun bu aşamalarını zikrettikten sonra insanı diğer canlılardan ayıran aklî, fikrî ve kudsî-nebevî ruha ulaşıp bu kıvamdaki ruhun direktifleri doğrultusunda hayata yön verme gayretinin öneminden bahsetmiştir. [10] Onun bu görüşüne sûfîler de genel olarak destek vermiştir. Sûfîler, ilk yaratılan şeyin ruh olması ve bu yaratılan ruhun da Peygamber Efendimiz sallellahu aleyhi ve sellem’e ait olmasından hareketle hayatın başlangıcı aşamasında olduğu gibi devamı ve nihayete erişi aşamalarında da bahsi geçen ruh aşamalarının kişi üzerinde etkili olması gerektiğinden bahsetmişlerdir.[11] Bir başka ifadeyle söylememiz gerekirse sûfîler, ruh anlayışlarını onun “latif bir cisim/madde”[12] olmasının ötesinde davranışlarımıza yön veren ve hayata bakışımızda istikameti/adaleti tesis edecek önemli bir etken olarak görmüşlerdir.

Nefs

Ruh kavramının ardından sûfîler Kur’ân’da yedi mertebesinden bahsedilen,[13] Peygamber Efendimiz sallellahu aleyhi ve sellem’in göz açıp kapayıncaya kadar olsun baş başa kalmamak için Allah Teâlâ’ya dua ettiği[14] nefs konusu üzerinde de durmuşlardır. Hatta öyle ki sûfîler nefsi bilip tanımayı onun hile/tuzakları ile mücadele etmeyi Rabbi tanımaya/bilmeye bir basamak olarak görmüşlerdir. Nefsin daha çok olumsuz yönleri üzerinde duran sûfîlere göre, nefs, meşru ve makul şekilde davrandığı sürece zararları defeden kuvve-i gadabiyye ve menfaatleri celbeden kuvve-i şeheviyyenin emrinde olmalıdır.

Gazali, bu noktada şu uyarıda bulunmaktadır: “Gazap ve şehvet kuvvetleri hikmetin işareti altında yani akıl ve şeriatın emrinde olmalıdır.”[15] Yeme, içme ve cinsel arzu gibi hislere yön veren nefs, bu noktalarda frenlenmez ise hırs, ihtiras, tamah, bencillik, açgözlülük ve doymazlık gibi hayvanî nefse dönüşür ve insanı “İnsan çok zalim, nankör, bencil ve cahildir”[16] ayetinde dile getirilen duruma düşürür. Bu nedenledir ki Sehl bin Abdullah; “Nefse muhalefet etmek ibadetlerin en mükemmelidir” sözünü sarf ederek kişinin nefse/ hayvanî nefse karşı tavrının ne olması gerektiğini ifade etmiştir.[17]

Sûfîler, neftsen kaynaklanan kötü duygu ve telkinleri öldürmeyi veya tamamen yok etmeyi hedeflememişlerdir. Onlar, çile, riyazet ve nefse muhalefetle nefsin mukavemetini kırmayı, kötü duygu ve eğilimlerini etkisiz ve işlevsiz hale getirmeyi ve insan üzerinde ilahî irade, kalp ve vicdanın sesinin hâkim olmasını hedeflemişlerdir.[18]

Kalp

Sûfî anlayışa göre adalete yani fıtrata uygun davranışlar sergileyebilmek için dikkate alınması gereken bir diğer unsur kalptir. Kalp, irfan ve marifetin kaynağı olduğu için ârifler, Allah celle celaluh, sıfatları, fiilleri, isimleri ve mana âlemi ile ilgili en sağlıklı bilginin kalpten alınabileceği görüşündedirler. Dahası kalbin fiillerinin bedenin fiillerinden üstün olduğu kanaatindedirler. Kalp, nefs, ruh, fuad ve sadr kelimelerini genellikle eş anlamlı kullanan sûfîlere göre,[19]  kalp bozulmamışsa hakkı bâtıldan, doğruyu yanlıştan ayırt etmekle kalmaz, insanı doğru ve iyi olanı yapmaya zorlar. Öyle ki kalp müftüsünün verdiği fetvaya uyulmaması mümini rahatsız eder. Vicdanlı/kalbinin sesini dinleyen kişi insaflıdır.[20]

Sûfî perspektifte nefs ve ruhun çeşitleri ve değişik tavırları olduğu gibi kalbinde daha nurlu ve latif olmaları bakımından çeşitli tavırları olduğu ve insanın iç âlemi olan kalbin dış âlem ve kâinatla kıyaslanamayacak kadar geniş olduğu görüşü hâkimdir.[21] Onlar, kalbin insaniyetin hakikatini oluşturduğu görüşünde birleşirler. Aslında onlar bu ifadeleri ile insanı bir kalp medeniyeti olarak gördüklerini ifade etmeye çalışmışlardır. Bu anlamda sûfîler, kalbi Kâbe’ye benzetmiş ve kalbi Allah’ın evi ve tahtı olarak gördüklerini ifade etmişlerdir.[22] Sûfîler bütün bu tespitleriyle Allah- insan, insan- insan, insan- ahlak, insan- sevgi ve insan- hoşgörü ilişkilerini hangi eksende değerlendirdiklerini gözler önüne sermeye çalışmışlardır.

Akıl

İç dinamikler diyebileceğimiz sûfîlerin dikkat çektiği dördüncü konu ise akıldır. Aklı insanın cevheri olarak gören sûfîler, aklın cevherinin ise kalp olduğunu söylemişlerdir.[23] Daha çok aklın insanın davranışlarına olması gereken etkisi üzerinde duran sûfîler, sırf akılcı bir anlayışın daima karşısında olmuşlardır. Bir başka ifadeyle sûfîler, aklı, sınırları dâhilinde riayet edilmesi gereken bir unsur olarak görmüşler ve aklın keşf veya ilham yoluyla kazanılan bilgileri anlama, kavrama ve kabullenme noktasındaki görevine işaret etmişlerdir.

Sûfîler, insanın davranışlarına iyilik ve istikamet penceresinden yön verme noktasında aklın son derece önemli olduğunu dile getirmişlerdir. Örneğin Hacı Bektaş Velî’ye (ö.669/1270) göre riya ve tamahı gönülden çıkarabilmek ve nefsi yenebilmek için gerekli olan sabır, utanma ve kanaatle hareket edebilme hasleti ancak akıl sayesinde mümkün olmaktadır. Yine ona göre gönül şehrini araması ve gafil olmaması gereken kişi aklı sayesinde bu menzilleri kat edebilir ve şeytanın desiselerinden akıl vesilesi ile uzak durabilir.[24]

Büyük bir hızla değişen ve gelişen dünyamızda iç dinamiklerini fark edemeyen bu sebeple de gün geçtikçe bunalım ve buhranlara düşen insanının, sûfîlerin derinlikleri ile irdeleyip inceledikleri bu konuları bir defa daha düşünce süzgecinden geçirip verileri ile hareket etmesi son derece yerinde bir davranış olacaktır. Çünkü günümüz insanı ruhunun yerine bedenini geliştirmeyi, nefsine uyarak hemcinsleri arasında seçkin (?) olabilmeyi, kalbinin sesine kulak verme yerine ihtiraslarına yenik düşmeyi ve aklını kullanmak yerine anı kurtarmaya çalışmayı bir hayat tarzı benimsemiş ve bu hâl ile meçhul bir sona doğru ilerlemektedir.

Hâlbuki gönül dünyamıza yön veren ve hayatı anlamlı kılmamıza yardımcı olan güzel ahlaklı insanlar, ruh, nefs, kalp ve akıl gibi iç dinamiklerinin farkına varabilmiş ve iç âlemlerine ait bu unsurları dış âlemde ilahi rızaya uygun davranışlara dönüştürmeyi başarmış kimselerdir. İnce eleyip sık dokuyan bu sistem sayesinde hayatın hiçbir alanını boş bırakmayan, günümüzde de birçok insanın gönül dünyasına yön vermeye devam eden Abdülkadir Geylanî, Mevlana, Yunus Emre ve diğer gönül sultanları hep bu nazik ve narin düşünce sisteminin yolcuları olarak karşımıza çıkmışlardır.

Gazalî bu konuda meseleyi özetleyen şu müthiş tespitleri yapmıştır:: “Adalet, hayatın her konusunda, her yerde geçerli ve uyulması gereken bir kanundur. Nefis kuvvetlerinin her birinin kendilerine mahsus yerlerinde bulunmaları; yerlerini, sınırlarını geçmemeleri gerekir. Bu kuvvetlerin itidali aklın emriyledir. Akıl geliştikçe, öfkeye yenik düşmez; öfke gücünü faydalı sahalarda kullanma becerisi kazanarak şehvetlere hâkimiyet sağlar.

Mesela nefis öfkeye uyarsa yakınlara karşı kırıcı davranışlarda bulunabilir. Bu durumda öfke şehvetle birleşerek aklı bertaraf eder. Kalbin tadili, dengelenmesi, azaların bütün hareketlerinde adalet kanunu çerçevesinde hareket etmesiyle olur; çünkü el kalbe ulaşmaz ki kalbin tadili düşünülsün ve kalpte eğrilik bulunmayan, düzgün ve doğru tarafı eşit olan bir şekil meydana gelsin. Kalpteki tadilât, ancak organların harekâtında yapılacak tadilât vasıtasıyla mümkün olur.”[25] 

Dr. Fatih Çınar/ İrfanDunyamiz.com

1 İsra 17/85.
2 Ruh kavramının Kur’ân’da işaret ettiği bazı manalar için bkz; Süleyman Uludağ, Tasavvufun Dili I, Mavi Yayıncılık, İstanbul 2006, s.11-12.
3 Nahl 16/102.
4 Şuara 26/193.
5 Hicr 15/29; Sâd 38/72; Secde 32/9.
6 Nisa 4/171.
7 Şûra 42/52.
8 Müslim, Sayd, 69; Tirmizi, Sayd, 9; Nesai, Cenaiz, 117.
9 Gazali, Mişkâtü’l-envâr, Kahire 1964, s.72.
10 Gazali, İhya, c.II, s.62.
11 Kuşeyrî, Risâle, Kahire 1966, s.250; Sühreverdî, Avârifü’l-maarîf,  Beyrut 1966, s.443-450.
12 Serrâc, el-Lümâ’, Kahire 1960, s.293; Kelabâzî, et-Ta’arruf, Kahire 1960, s.67.
13 Ahmet Ögke, Kur’ân’da Nefs Kavramı, İnsan Yayınları, İstanbul 1997, s.1-85. 
14 Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, Kahire 1351, c.I, s.189. 
15 Gazali, İhya, c.II, s.53.
16 İbrahim 14/34; Ahzab 33/72.
17 Kuşeyrî, Risâle, s.264-270.
18 Uludağ, Tasavvufun Dili I, s.22; Ethem Cebecioğlu, , Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Anka Yayınları, İstanbul 2005, s.472-473; Süleyman Ateş, İslam Tasavvufu, Yeni Ufuk Neşriyat, İstanbul Tarihsiz, s.211-216.
19 Serrâc, el-Lümâ’, s.435.
20 Gazali, İhya, c.III, s.42; İmam Rabbanî, Mektûbât, İstanbul 1962, c.II, s.69; Ebu Talip el-Mekkî, Kûtu’l-kulûb, Kahire 1961, c.I, s.296-310.
21 Hakîm et-Tirmizî, Gavru’l-umûr, Kahire 2002, s.29.
22 Aynu’l-kudât, Temhîdât, Tahran 1962, s.23,147.
23 Sülemî, Tabakâtu’s-sûfiyye, Kahire 1969, s.59.
24 Hacı Bektaş Velî, Makâlât, Hazırlayan: A. Sait Aykut, Etkileşim Yayınları, İstanbul 2011, s.32-33.
25 Gazali, İhya, c.III, s.6 vd.

Şahsiyet Gelişimi↗

Müslümanca hassasiyetlerle yazılmış kişisel gelişim yazıları okumak için tıklayın.

Adab-ı Muaşeret

Sosyal hayattaki edep ve görgü kurallarına dair yazıları okumak için tıklayın.

Şunlara Gözat

Bu da size düğün hediyem olsun…

Allah’ın affetmeyeceği tek günah şirkten sonra kul hakkıdır. Kul hakkı yiyen insan o kulla helalleşmediği …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.