Fıkh-ı Ekber Tercümesi

İlim Yolcuları İçin
Temel Dini Metinler 13

Fıkh-ı Ekber Tercümesi
İmam-ı Azam Ebu Hanife

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla İmâm-ı A’zâm Ebû Hanîfe (rahmetullahi aleyh) buyurdular ki;

1) (Bu kitap) Allah’ın birliğine inanmanın esaslarını ve hangi şeylere iman etmenin doğru olacağını bildirir. “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeye, kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, (görülecek) hesaba, mizana, cennet ve cehenneme ve bütün bunların hak ve gerçek olduğuna inandım” demek vacip/farz-ı ayn olur.

2) Allah, sayı yönüyle değil, ortağı olmaması yönüyle birdir. (Nitekim ihlas Sûresi’nde Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:) “De ki O, Allah’tır, birdir. Allah Samed’tir, doğurmamış ve doğurulmamıştır. O’na hiçbir şey denk değildir.” (İhlâs, 112/1-4) O (Allah), yarattığı şeylerden hiçbir şeye benzemediği gibi yarattıklarından hiçbir şey de O’na benzemez. Zâtına ve fiiline aid isim ve sıfatlarıyla ezelden ebede kadar daima var olmuş ve var olacaktır.

3) Allah’ın zatî sıfatları; hayat, kudret, ilim, kelam, semi, basar ve irâde sıfatlarıdır. Fiilî sıfatlar ise, tahlik (yaratma), terzik (rızık verme), inşa (yapma), ibdâ‘ (örneksiz yaratma) ve sun‘ (san’atla yaratma) ve diğer fiilî sıfatlardır.

4) Allah, isimleri ve sıfatları ile geçmişte de gelecekte de var olmuş ve var olacaktır. O’na ne bir isim, ne bir sıfat hâdis (sonradan takılmış ve konulmuş) değildir. O ilmiyle daima bilir, ilim O’nun ezelden beri sıfatıdır. O, kudretiyle her şeye gücü yeter, bu kudret O’nun ezelde sıfatıdır. Kelâmı ile konuşur, kelâm O’nun ezelde sıfatıdır. Kendi yaratması ile Hâlık’tır, yaratmak O’nun ezelde sıfatıdır. Ne yaparsa kendi fiili ile yapandır, fiil O’nun ezelde sıfatıdır. Fâil bizatihî Allah Teâlâ’dır, fiil (yapma) ise O’nun ezelde sıfatıdır, muhdes (sonradan olma) ve mahlûk (yaratılmış) değildir. Mef’ûl (yapılanlar) böyle değildir. Onlar mahlûktur. Yüce Allah’ın fiili (yapması) ise yaratılmış (mahlûk) değildir. Allah’ın bütün sıfatları ezeldedir, ne muhdes (sonradan meydana gelmiş) ne de mahlûk (yaratılmış) değildir. Kim Allah’ın sıfatlarının yaratılmış (mahlûk) ve muhdes (sonradan olduğunu) söylerse yahut bunlar hakkında şüphe/tereddüt ederse Yüce Allah’ı inkâr etmiş olur.

5) Kur’ân-ı Kerîm, Allah Teâlâ’nın kelâmı olup, mushaflarda yazılı, gönüllerde saklı, dillerle de okunan ve Peygamber Efedimi sallellahu aleyhi ve sellem’e indirilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’i (ağzımızla) telaffuzumuz (kelime kelime söylememiz), yazmamız ve okumamız mahlûktur. (Söyleme ve okuma zamanında ağzımızdan çıkmakta olması o anda Allah tarafından yaratılan bir kudret sayesindedir.) (Asıl) Kur’ân ise (ezelîdir) mahlûk değildir.

Allah Teâlâ’nın Kur’ân’da Hazreti Musa ve diğer peygamberlerden, Firavn ve İblis’ten hikâye (ve nakletmek) suretiyle verdiği haberlerin hepsi, onlardan haber vermesi yönüyle Allah Teâlâ’nın kelâmıdır. Allah Teâlâ’nın kelâmı mahlûk değildir. Hazreti Musa’nın ve diğer yaratılmışların sözleri ise mahlûktur. Allah Teâlâ’nın kelâmı olan Kur’ân, kadîm ve ezelîdir, onların kelamı değildir.

6) Allah Teâlâ’nın “Allah Musa ile konuştu.” (Nisa,164) âyetinde belirttiği gibi Hazreti Musa aleyhis selam, Allah Teâlâ’nın kelâmını işitmiştir. Nitekim Allah Teâlâ, Musa ile konuşmasından evvel de, (ezelden beri) konuşandı. Yüce Allah Teâlâ, (yaratmadan da) ezelde yaratıcı idi. Kur’an-ı Kerîm’de (Şûrâ, 11.) şöyle buyurulmuştur:

“O’nun (benzeri bulunmak şöyle dursun) benzerine benzer bir şey (dahi) yoktur. O her şeyi işiten (ve) görendir.”

Allah Teâlâ, Musa aleyhi selam ile konuştuğu zaman, ezelde sıfatı olan kelâmı ile konuştu. O’nun sıfatlarının hepsi, yaratılanların sıfatlarından başkadır. O bilir, fakat bizim bildiğimiz gibi değil. O her şeye gücü yeter, fakat bizim gücümüzün yettiği gibi değil. O görür, fakat bizim görmemiz gibi değil. O işitir, fakat bizim işittiğimiz gibi değil. O konuşur, fakat bizim konuşmamız gibi değildir. Biz âletlerle ve harflerle konuşuruz. Oysaki Allah Teâlâ, âletsiz ve harfsiz konuşur. Harfler mahlûktur, fakat Allah Teâlâ’nın kelâmı mahlûk değildir.

7) O (Allah), “şey”dir (yani vardır), fakat bildiğimiz şeyler (varlıklar) gibi değildir. O’na “şey” denilmesi ne cisim, ne cevher, ne araz olmaksızın ancak (varlığının) ispâtı manasıyladır. O’nun bir haddi (nihayeti), (karşı durabilecek) zıddı, bir benzeri ve bir dengi de yoktur.

O’nun Kur’ân’da zikrettiği gibi eli, yüzü ve nefsi (gibi ifadeler) vardır. Allah Teâlâ’nın Kur’ân’da zikrettiği bu el, bu yüz ve bu nefisten her biri, O’nun keyfiyeti bizce asla bilinemeyen sıfatlarıdır. (Bazı kelamcıların dediği gibi:) “O’nun eli kudretidir veya nimetidir.” denilemez. Zîra bu takdirde sıfat iptal edilmiş (hükümsüz bırakılmış) olur. Bu, Kaderiyye ve Mutezile’nin görüşüdür. “O’nun eli keyfiyetsiz sıfatıdır. Gazabı ve rızası da keyfiyetsiz sıfatlarından iki sıfatıdır” diyebiliriz.

8) Allah Teâlâ, eşyayı herhangi bir şeyden yaratmadı. Allah Teâlâ, ezelde eşyayı oluşundan önce zaten biliyordu. O, eşyayı takdir eden ve kazâ eden (oluşturan)dır. Dünya ve âhirette hiçbir şey, Allah’ın dilemesi, ilmi, kazası, takdiri ve Levh-i Mahfûz’daki yazısı olmadan meydana gelmez. Ancak onun Levh-i Mahfûz’daki yazması, hükümle (şöyle olsun böyle olsun tarzındaki emriyle) değil, vasıfladır (şöyle şöyle olacak diye).

Kaza, kader ve (onlara teallük eden) meşiyyet (dilemek), O’nun keyfiyetsiz (bizce nasıl olduğu bilinemeyen) sıfatlarıdır. Onu var ettiği zamanda nasıl olacağını bilir. Allah Teâlâ, var olanı varlığı halinde mevcut olarak bildiği gibi onun nasıl yok olacağını da bilir. Allah, ayakta duranın ayakta duruş halini, oturduğu zaman da oturuş halini bilir. Bütün bu durumlarda Allah’ın ilminde ne bir değişme, ne de sonradan yeni bir ilim hâsıl olmaz. Değişme ve ihtilâflar ancak yaratılanlarda meydana gelir.

9) Allah Teâlâ, insanları küfür ve imandan hâlî olarak yaratmış, sonra onlara hitap etmiş, emretmiş ve nehyetmiştir. Kâfir olan; kendi fiili (ihtiyari), hakkı inkârı ve bu inkârında ayak diremesi ve Allah Teâlâ’nın hızlânı (rahmetten yardımını kesmesi) ile küfre sapmıştır. İman eden de kendi fiili, ikrarı, tasdiki ve Allah Teâlâ’nın tevfîki ve yardımı ile iman etmiştir.

10) O (Allah), Hazreti Âdem’in neslini, sulbünden insan şeklinde çıkarmış, onlara akıl vermiş, sonra kendilerine (“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye) hitap etmiş, (Onlar da “Evet, Rabbimizsin” demişler), iman etmelerini kendilerine emredip, küfrü yasaklamıştır. Onlar da O’nun Rabb olduğunu ikrar etmişlerdir. İşte bu, onlardaki (ilk) imandır. İşte onlar bu fıtrat üzerine doğarlar. Bundan sonra küfre sapan bu fıtratı değiştirip bozmuş olur. İman ve tasdik eden de fıtratında sebat ve devam göstermiş olur.

O (Allah), kullarının hiç birini iman veya küfre zorlamamış, onları mü’min veya kâfir olarak yaratmamıştır. Fakat onları şahıslar olarak yaratmıştır. İman ve küfür kulların fiilleridir. Allah Teâlâ, küfre sapanı, küfrü esnasında kâfir olarak bilir. O kimse daha sonra iman ederse, imanı halinde mü’min olarak bilir ve o (mü’mini) sever. Allah’ın bu ilmi ve sıfatı (kulun değişen o halleri gibi) değişmez.

11) Kulların hareket ve sükûn gibi (küfre, imana, isyana, taâte ait) bütün fiilleri hakikaten kendi kespleri (isteyerek, bilerek yaptıkları, kazandıkları) dir. Onları yaratan ise Allah Teâlâ’dır. Onların hepsi (Kulların hayr ve şer bütün fiilleri) Allah’ın dilemesi, ilmi, kazâsı ve takdiri ile olur. Taat (ve ibadet)lerin hepsi, Allah Teâlâ’nın emri, muhabbeti, rızası, ilmi, dilemesi, kazası ve takdiri ile sabit olmuştur. Mâsiyetlerin (günahların) hepsi de Allah’ın ilmi, kazası, takdiri ve dilemesiyledir, fakat muhabbeti, rızası ve emri ile değildir.

12) Bütün Peygamberler (salât ve selâm olsun) küçük, büyük günah, küfür ve kabahatlerden (çirkin hallerden) münezzehtirler (masumdurlar). Fakat onlardan bazılarının ufak sürçme ve zelleleri vâki olmuştur. Hazreti Muhammed sallellahu aleyhi ve sellem, Allah’ın sevgili kulu, rasûlü, nebisi, seçilmiş tertemiz kuludur. O, asla puta (ve Allahtan başkasına) tapmamış, göz açıp kapayacak bir an bile Allah’a ortak koşmamıştır. O, ne küçük ne de büyük hiç bir günah işlememiştir.

13) Peygamberlerden sonra insanların en efdali (en üstün dereceli olanı), Ebû Bekr Es Sıddîk, sonra Ömer El Fârûk, sonra Osman bin Affân Zû’n-Nûreyn, sonra Aliyyu’l Murtaza’dır. Allah hepsinden razı olsun. Bunlar daima ibâdet eden, doğruluk üzere, doğruluktan ayrılmayan kimselerdir. Biz hepsini severiz. Peygamber Efendimiz sallellahu aleyhi ve sellem’in ashabının hepsini sadece hayırla anarız.

14) Bir Müslümana, işlemiş olduğu günahları sebebiyle, velev ki o günah büyük olsun, helal kabul etmediği müddetçe kâfir demeyiz. O kimseden iman ismini kaldıramayız, ona gerçek anlamda mü’min deriz. Bir mü’minin kâfir olmamakla beraber günahkâr olması caiz (mümkün)dir.

15) (Abdestte) mest üzerine mesh etmek; Ramazan ayının gecelerinde teravih namazı kılmak sünnettir. Mü’minlerden iyi ve kötü herkesin arkasında namaz kılmak câizdir.

16) “Mü’mine günahları zarar vermez.”, “O, (günah işleyen) kimse Cehennem’e girmez.”, “Dünyadan mü’min olarak ayrılan kimse, fâsık da olsa Cehennem’de ebedî kalacaktır.” demeyiz.

Mürcie’nin dediği gibi, “iyiliklerimiz (Allah katında) makbul; günahlarımız da affedilmiştir” demeyiz. Fakat kim “ifsat eden ayıplardan, iptal eden (gizli ve iç) manalardan hâli olarak bütün şartlarıyla iyilik yapar, onu küfür ile, irtidat (dinden dönme) iptal etmez ve dünyadan mü’min olarak ayrılırsa şüphesiz Allah onun amelini zayi etmez, bilakis (fazl u keremiyle) kabul eder ve ona bundan dolayı sevap verir” deriz.

Allah’a ortak koşmamak, küfre sapmamak şartıyla günah işleyen, fakat fâsık mü’min olarak ölünceye kadar tövbe etmezse o kimsenin durumu Allah’ın dilemesine bağlıdır. Dilerse ona Cehennem’de azap eder, dilerse affeder ve onu asla ateşle (cehennemle) azaplandırmaz. Herhangi bir amele riya karıştığı zaman, o amelin ecrini iptal eder. Keza ucüb (kendini beğenme) de böyledir.

17) Peygamberlerin mucizeleri ve velîlerin kerametleri hak (gerçek)tır (Kitap ve Sünnetle sabittir). Ancak, haberlerde (hadîslerde) rivayet edildiği üzere “İblis, Firavun ve Deccal gibi Allah düşmanlarına ait olan, onların şimdiye kadar vukua gelmiş ve gelecek hallerine mucize de, keramet de” demeyiz. Onları ancak “Hacetlerini yerine getirme” diye isimlendiririz. Bunun sebebi de; Allah Teâlâ, düşmanlarının ihtiyaçlarını, (sırf) istidrâc (onların nimetlerini artırmak, felaket zamanlarını uzatmak suretiyle derece derece cezaya çekmek) ve sonunda cezalandırmak şeklinde yerine getirir. Onlar da buna aldanırlar, azgınlık ve küfürlerini artırırlar. Bunların hepsi de muhal olmayıp mümkün olandır.

18) Allah Teâlâ, yaratmadan önce yaratıcı, rızıklandırmadan önce rızık verici idi. Allah Teâlâ, âhirette görülecektir. Mü’minler Cennet’te -oldukları halde-, aralarında bir mesafe olmaksızın, teşbihsiz ve keyfiyetsiz olarak Allah’ı baş gözleriyle göreceklerdir.

19) İman, (dil ile) ikrar ve (kalp ile) tasdiktir. Gök ve yer ehlinin imanı, iman edilmesi gereken şeyler bakımında (esas itibariyle) ne artar ne de eksilir, fakat yakîn ve tasdîk yönünden (inanışın kuvvetli ve zayıf olması açısından) artar ve eksilir. Mü’minler, iman ve tevhidde eşit, amel itibarıyla birbirlerinden farklıdırlar. İslâm, Allah Teâlâ’nın emirlerine teslim olmak ve itaat etmek demektir. (Gerçi) Lügat itibariyle iman ve islâm arasında fark vardır. Fakat islâmsız iman olmaz, imansız da islâm bulunmaz. Bunların ikisi de bir şeyin içi ve dışı gibidirler. Din; iman, islâm ve şeriatlerin/ahkâmın hepsine birden verilen isimdir.

20) Biz, Allah Teâlâ’yı, kitabında kendisini bütün sıfatlarıyla tavsif ettiği/belirttiği gibi gerçekten tanırız. Hiçbir kimse Allah Teâlâ’ya, O’nun şanına lâyık şekilde hakkıyla ibadet etmeye kadir değildir. Fakat insan ancak Allah’ın kitabında, Rasûlünün sünnetinde bildirdiği ölçüde Allah’a ibâdet eder. Bütün mü’minler; marifet, yakîn, tevekkül, muhabbet, rıza, korku, ümit ve iman esaslarında birbirlerine eşittirler. Bütün bu saydıklarımızda imanın dışındaki hususlarda birbirlerinden farklıdırlar. Allah Teâlâ, kullarına karşı lütufkârdır, âdildir. Bazen kendinden bir fazl olmak üzere kulun hakettiğinden kat kat fazla sevap verir. Bazen de kendinden bir adalet olmak üzere günahtan dolayı cezalandırır. Bazen fazlı ile (o günahı) affeder.

21) Peygamberlerin (salât ve selâm olsun) şefaati haktır. Peygamberimiz sallellahu aleyhi ve sellem’in cezaya hak kazanmış günahkâr mü’minlere, (hele) onlardan büyük günah işleyenlere şefaat buyurması hak ve sabittir. (Dünyada yapılan) amel (ve hareket)lerin kıyamet günü mizanla tartılması haktır. Peygamber Efendimiz sallellahu aleyhi ve sellem’in, (cennetteki) havzı haktır. Kıyamet gününde birbirinden davacı olanlar arasında (dünyada iken kazandığı) sevaplar alınarak kısas (ve hesaplaşma) olması haktır. Eğer onların (haksız olanların) sevapları olmazsa, (haklının) günahlarından alınıp diğerine (haksız olana) yükletilmesi hak ve caizdir. Cennet ve Cehennem elân yaratılmıştır, (mevcuttur). Asla da fâni olmayacaklardır. Huriler de ebediyen ölmezler. Allah Teâlâ’nın azabı da, sevabın karşılığı da yok olmayacaktır.

22) Allah Teâlâ, dilediği kimseye (dileyene de) fazl u keremiyle hidayet verir, sapmayı isteyenin sapmasını da adaletiyle yaratır. Allah’ın sapanın sapmasını yaratması, hızlânıdır. Hızlanın mânâsı ise, Allah’ın razı olacağı şeylerde kulunu muvaffak kılmayıp, rahmetten yardımını kesmesidir ki bu da O’nun adaleti gereğidir. Keza, Allah’ın günahkârları isyanları sebebiyle cezalandırması da adaleti icabıdır.

23) “Şeytan, mü’min kuldan imanını zorla ve cebren alır” dememiz caiz değildir. Fakat “Kul imanı terk ederse, o takdirde şeytan da onun imanını çekip alır” deriz.

24) Münker ve Nekir’in kabirde (ölüyü) sorguya çekmesi haktır. Kabirde ruhun kulun cesedine iade edilmesi haktır. Kabrin sıkması ve azabı, haktır. (Bu), bütün kâfirler ve âsi bazı mü’minler için olan şeydir.

25) Âlimlerin, Allah Teâlâ’nın sıfatlarını Farsça diliyle söylemeleri caizdir. Fakat “yed=el” kelimesi, Allah’ın sıfatı olarak Farsça söylenemez. Fakat Farsça olarak benzetmeye ve keyfiyete gitmemek şartıyla “Rûyi Hüdâ=Allah’ın yüzü” demek caizdir. Allah Teâlâ’nın yakınlığı da uzaklığı da mesafenin uzunluğu ve kısalığı yönünden (maddi) değil, (manevi)dir. Ancak keramet ve zillet manasındadır. (Mü’minin olgunluğu sayesinde Allah’a yakın olmak şerefine mazhar oluşu yahut noksanı yüzünden zillete uğraması anlamındadır.) (Allah’a ve Rasûlüne) itaatli olan kul, O’na keyfiyetsiz olarak yakın, isyan eden ise keyfiyetsiz olarak Allah’tan uzak olur. Yakınlık, uzaklık ve yönelmek, yalvaran kulda meydana gelir. Keza Cennet’te keyfiyetsiz (Allah’a) yakınlık ve Allah’ın huzurunda durması da böyledir.

26) Kur’ân-ı Kerîm, Allah’ın Rasûlü sallellahu aleyhi ve sellem’e peyderpey indirilmiş olup, mushaflarda yazılıdır. Kur’ân âyetlerinin hepsi Allah’ın kelamı olması hasebiyle fazilet ve azamet/büyüklük bakımından birbirine eşittir. Fakat bazısında, Âyete’l Kürsî gibi, hem zikir fazileti hem de zikredilen (Allah)’ın fazileti vardır. Bu ayetlerde zikredilen Allah Teâlâ’nın yüceliği, azameti ve sıfatlarıdır. Bu âyette (Âyete’l-Kürsî’de) hem zikir, hem de zikredilenin fazileti olarak iki fazilet bir arada toplanmıştır. Kâfirlerin sıfatına dair ayetlerde ise, (tebbet sûresi vs.) yalnız zikir fazileti vardır. Zikredilenin (kâfirlerin) fazileti yoktur. (Allah’ın) isim ve sıfatlarının hepsi azamet ve fazilette aralarında farklılık olmaksızın eşittir.

27) Kâsım, Tâhir ve İbrahim Allah Rasûlü sallellahu aleyhi ve sellem’in oğulları; Fâtıma, Rukiyye, Zeynep ve Ümmü Gülsüm de kızları idiler. Allah onlardan razı olsun.

28) Tevhîd ilminin ince meselelerinden herhangi birinde insan güçlükle karşılaşırsa, (onda tereddüt ve şüphe uyandırırsa) sorup öğreneceği bir âlim buluncaya kadar, Allah katında doğru olanı ne ise ona itikat etmesi (ona inandım demesi) gerekir. Aramayı geciktirmesi caiz değildir. Bu hususta beklemek mazur görülmez. Eğer tereddüt ederek beklerse, (belki) küfre girer.

29) Mi’râc haberi haktır. Onu reddeden sapık bir bid’atçi olur. Deccal’in, Ye’cüc ve Me’cüc’ün ortaya çıkması, güneşin batıdan doğması, Hazreti İsa’nın gökten inmesi ve diğer sahîh haberlerde (hadîslerde) bildirilen kıyamet alâmetlerinin hepsi de haktır. Yüce Allah, kimi dilerse onu doğru yola iletir.

Kaynak: İbrahim Cücük, Delilleri İle Ehl-i Sünnet Akaidi, s.600-613

İrfanDunyamiz.com

Yayın Yönetmeni Notu: İmam-ı Azam Ebu Hanife rahmetullahi aleyh Hazretlerinin Fıkh-ı Ekber adlı meşhur eserini, muhterem İbrahim Cücük Hocaefendi’nin tercümesiyle istifadenize sunmak amacıyla sitemizin Kaynak Metinler bölümüne ekledik. Hocamıza vermiş olduğu özel izinden dolayı teşekkür ederiz. Kaynak Metinler bölümümüzde bilhassa ilim talebelerinin okumasında fayda olacağını düşündüğümüz temel dini metinler bulunmaktadır. İnternet ortamında az bulunan ya da hiç bulunmayan bu önemli metinlerden etrafınızdaki ilim ile meşgul kimseleri haberdar etmenizi sizlerden istirham ediyoruz. Mevla’dan bu içerikleri Ümmet-i Muhammed’e faydalı kılmasını niyaz ederiz.

Bu Kitabı Herkese Tavsiye Ediyoruz

Hakkımda irfandunyamiz

Şunlara Gözat

Behlül Dânâ bir gün fırınları denetler

Behlül Dânâ bir gün Harun Reşid’den bir vazife ister. Harun Reşid de ona çarşı pazar …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir