İslam’da zina suçu ve cezası…

Yüce Allah Mekkî surelerde fuhşu ve zinayı yasaklamıştır. Furkan Suresinde; “Ve onlar ki, Allah’la beraber, asla birtakım düzmece tanrılara yalvarıp yakarmazlar; ve hukuki bir gerekçe olmadıkça Allah’ın dokunulmaz kıldığı cana kıymazlar ve zina etmezler. Çünkü (bilirler ki) bunlardan herhangi birini işleyen kimse, bir kötülüğe bulaşmış olacaktır”1 uyarısını yapmıştır.

Mü’minun Suresi’nde de cinselliği korumayı Müslümanların değişmez vasıflarından biri saymıştır: “Ve Müslümanlar ki ırzlarını/namuslarını korurlar”2 İffetlerini ve ırzlarını korumak için; “Hayasızlığın açığına da, gizlisine de yaklaşmayın3 emrine muhatap olan Müslümanlar, fuhşun her türlüsünden sakınmışlardır. Değil sakınmak fuhşa yaklaşmamaları istenmiştir: “Ve sakın zinaya yaklaşmayın; çünkü bu son derece yüz kızartıcı, azgınca bir davranış ve çok kötü bir yoldur.”4

Medine döneminde ceza

Yukarıda metin ve meallerini verdiğimiz ayetler gösteriyor ki Mekke döneminde Müslümanlar iktidar olamadıklarından; Kur’an ve Sünnet’i hukukun kaynağı haline getirip İslâm’ı kurumsal hâle getiremediklerinden zina yapanlara bir müeyyide uygulayamamışlardır. Uyarılar ahlaki boyutta kalmıştır. Mevcut siyasal yapı zina edenlerin cezalandırılmasına uygun olamamıştır.

Peygamber Efendimiz, Mekke’de sosyal hayatı İslam’la anlamlandırma imkânı bulamayınca Allah’tan aldığı emir üzerine Medine’ye hicret etmiştir. İlim ehli bilir ve takdir eder ki hukukun da doğuş, gelişme ve olgunlaşma süreçleri vardır. Medine döneminin başından itibaren altı veya yedi yıllık bir müddet hukukun geçiş/gelişme sürecidir. Toplum zihnen ve siyasal olarak hukukun kâmil anlamda uygulanmasına müsait olmadığı için bu dönemde ara hükümler nazil olmuştur. Medine’de hukukun geçiş dönemi sayılan ilk yıllarında yok denecek kadar az zina meydana geldiğinde Allah Teâlâ şu ayetleri indirmiştir:

“Kadınlarınızdan zina edenlere (veya kadın kadına hayasızca davranışlarda bulunanlara/lezbiyenlik yapanlara) gelince, onların işlediği bu ahlaksızlığa aranızdan dört kişi şahitlik etsin; bunlar onun için şahitlik yaparlarsa, suçlu kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara tövbe etmeleri suretiyle bir kapı açıncaya kadar, evlerine hapsediniz. İçinizden fuhuş yapan her iki tarafa ceza verin, eziyet edin; eğer tövbe eder, uslanırlarsa artık onlara ceza verip eziyet etmekten vazgeçin; çünkü Allah tövbeleri çok kabul eden ve çok esirgeyendir.”5 Ayetten açıkça anlaşıldığı gibi, zina yapanlara Medine döneminin ilk beş-altı yılında hapis veya eziyet etme cezası verilmiştir.

Aşamalı bir yasaklama

Ayrıca birçok dinî hükme baktığımız zaman görürüz ki yasaklanmaları da, farz kılınmaları da aşamalı bir şekilde olmuştur. Örneğin faiz de dört aşamada haram kılınmıştır.6 Aynı şekilde içki de üç veya dört kademede yasaklanmıştır. Abdullah bin Ömer, içkinin üç aşamada inen ayetlerle yasaklandığını söylemektedir: İlk önce; ‘Sana, içki / uyuşturucu ve kumar hakkında soru sorarlar. De ki: Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır…7 ayeti inmiştir. Bu ayet inince; ‘Ey Allah’ın Elçisi! Allah’ın buyurduğu gibi, hem içer hem de onunla faydalanırız’ demişler ve sonra da şu ayet inmiştir: Ey iman edenler! Siz sarhoş iken; ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayınız.8

Kendilerine, ayetten bir durum çıkaran bazı kişiler; “Ey Allah’ın Resulü! Namaz vakti yaklaşınca içmeyiz” diye Peygamberimize karşılık vermişlerdir. En sonunda şu ayet nazil olmuştur: Ey iman edenler! İçki, kumar, tapınılmak için dikilen taşlar ve kısmet aramak için çektiğiniz fal okları şeytan işi pisliklerdir. Onlardan uzaklaşırsanız mutlaka kurtuluşa erersiniz.9 Bu ayet üzerine Resulullah, ‘İçki kesin haram kılınmıştır.’ buyurdu.10 İçkiyle ilgili inen birinci ve ikinci ayette; “Ey Allah’ım! İçki hakkında bize şifa verici bir açıklamada bulun” diyen Hazreti Ömer radıyellahu anh, son ayetin inmesi üzerine “Vazgeçtik ya Rabbi” demiştir.11

Hemen müeyyide uygulamamaktan amaç, cezanın korkutuculuğu insanların İslâm’la buluşmasına engel olmasın. Toplum önce suç işlemekten vazgeçsin, sonra da cezanın gerekliliğine kendisi inansın. Ayrıca herkes hukuku öğrensin ve hukuku bilmemek mazeret olmaktan çıksın.

Tedricilikle ilgili açıklamalar

 Medine döneminde İslâm öğrenilip siyasal istikrar sağlandıktan sonra zina suçu işleyenlere verilecek cezanın keyfiyetinde değişiklik yapılmıştır. Tedricilikle alakalı bu uygulamanın birçok yararları vardır ki bu yararları şöyle sıralayabiliriz:

1- Peygamberimiz, Kur’an’ı hafızasına nakşetsin ve yazılı olarak sunmaktan çok ezberinden okusun diye.

2-Kur’an, olaylara çözüm bağlamında ve sorulan sorulara cevap mahiyetinde gelmiş bir kitaptır. Toplumun oluşumuna göre bazı hükümlerin yine bazısıyla yürürlükten kaldırılabileceği bilinsin diye.12

3-Mesaj ve öğretileri zihinlerde iyice yer etsin, tedricen değişik zamanlarda, değişik üsluplarda okunulan ayetlerden yararlansınlar diye.

4-Tarif ettiği hayat biçimi tam bir inanç ve kanaatle uygulansın diye. Hükümler topluca ve bir defada indirilseydi istenilen düzeyde yaşanması mümkün olmazdı.

5-Hak ile batıl arasındaki mücadelede Peygamberimiz ve izleyicilerinin yürekleri iyice cesaretlensin diye.13

6- Vahyin yenilenişi ve Allah tarafından meleğin her gelişinde Hazreti Muhammed sallellahu aleyhi ve sellem’in kalbi sevinçle dolsun diye.

7- İslâm düşmanları Peygamber’e baskı ve şiddetlerini artırdıklarında yeni gelen ayetlerle teselli olsun diye.

8- Peygamberimize çeşitli zamanlarda farklı guruplar tarafından sorulan sorulara vaktinde cevaplar verilsin diye.

9- Münâfıklar başta olmak üzere tüm İslâm düşmanlarının hâli Resulullah’a belli olsun diye.14

Razi’ye göre tedricilik

Kur’an-ı Kerim’in hükümlerinin tedrici oluşu konusunda en yerinde açıklamalardan birini de Râzî (ö: 606/1209) yapmıştır. Râzî’ye göre Kur’an’ın tedrici olarak inmesinin sebep ve hikmetleri şunlardır:

1- “Hazreti Muhammed sallellahu aleyhi ve sellem, okuma ve yazma bilmiyordu. Eğer Kur’an bir defada inseydi; onu muhafaza etmek zor olurdu ve buna bağlı olarak yanlış okumalar ve unutmalar olabilirdi.

2- Parça parça gelmesi Kur’an’ın ezberlenmesini kolaylaştırmıştır.

3- Eğer Kur’an bir defada inseydi onun kurallarını uygulamak halka zor gelebilirdi. Dinî yükümlülüklerin ağır ağır gelmesi, uygulamada kolaylıklar getirmiştir.

4- Cebrail, değişen durumları gördükçe, müşahedesine göre Peygamberin kalbini takviye etmiştir. Bunun sonucunda Resulullah, kavminin eziyetlerine ve onlara karşı cihatta, getirdiği hükümlerde; peygamberliğe karşı koyanlara sabırlı ve kararlı davranmıştır.

5- Kur’an, sorulan sorular ve meydana gelen olaylara cevap mahiyetinde gelmekteydi. Bu hal Müslümanların basiretini artırmıştır.

6- Kur’an parça parça gelmesine rağmen Peygamber Efendimiz, müşriklere, onun bir benzerini getirmeleri konusunda meydan okumuştur. Kur’an’ın bir bölümünün bile benzerini getiremeyenler, tümünün benzerini getirmekten haydi haydi acizdirler. Resulullah’ın kalbine, kavminin Kur’an’a karşı çıkmalarındaki acizlikleri böylece yerleşmiştir.

7-Allah Teâlâ ile peygamberleri arasında, onun kelâmını insanlara tebliğ etmek için elçilik yapmak büyük bir makamdır. Kur’an bir defada inmiş olsaydı, Cebrail için bu durum gerçekleşmemiş olurdu.”15

Tedricilik konusunda Hazreti Ayşe radıyellahu anha’nın çok önemli bir tespiti bulunmaktadır.

Kur’an’ı ezberlemek, manayı kavramak ve hükümlerini muhafaza etmek16 gibi hikmetlerden ayrı olarak, Kur’an’ın tedrîcen inmesinin en önemli faydası, ona iman etmek ve hükümlerini hayata katmakla alâkalıdır. Bu durum Kur’an’ın parça parça inmesindeki en önemli hikmettir. En önemli dediğimiz hikmeti Hazreti Ayşe radıyellahu anha şöyle tespit etmiştir:

Kur’an’dan ilk nazil olanlar mufassal surelerdir. Bu surelerde cennet ve cehennem tasvirleri vardır. İnsanlar İslam’ı kabul edince, helal ve haramla ilgili hükümler indi. Eğer ilk önce, ‘İçki içmeyiniz’ gibi ayetler inmiş olsaydı, halk hep beraber şöyle derdi: “’Biz içkiyi kesinlikle /ebedî olarak bırakmayız.’ Önce ‘Zina yapmayın’ ayeti inseydi, insanlar; ‘Biz kesinlikle bunu terk etmeyiz’ derlerdi.17 “Toplumun sosyal yapısında inkılaplar yapan hükümler birden bire inseydi, bunları uygulamak güç olurdu. Bundan dolayı bu hükümler, zamanı geldikçe indirilmiştir.”18

Yüz değnek

Hazreti Ayşe’nin tespitinde olduğu üzere, diğer cezalarla beraber eğer zina cezası Mekke’de veya Medine döneminin başında uygulansaydı Müslümanların sayısı belki de hiç artmazdı. Bütün bunları en iyi bilen Yüce Allah, Medine döneminin ortalarında Nur Suresi’nde zina edenlere verilecek ceza ile ilgili yeni bir hüküm indirmiştir. Bu hükmün Kur’an’daki ifadesi şöyledir: “Zina eden kadın ve erkeğin her birine yüz değnek vurun ve eğer Allah’a ve Ahiret Günü’ne inanıyorsanız, onlara karşı duyduğunuz acıma, sizi Allah’ın bu yasasını uygulamaktan alıkoymasın ve inananlardan bir topluluk da onların cezalandırılmalarına şahit olsun.”19

Zina edenlere verilecek cezanın yüz sopa vurmak olduğu ayette sarih bir şekilde belirtilmiştir. Cezanın aleni, insanların şehadetinde ve tam olarak uygulanması istenmektedir. Eğer, Kur’an’la yetinelim der ve Sünnet’i hesaba katmaz, Peygamberinizin beyan yetkisini inkâr ederseniz; Ona vermediğiniz beyan yetkisini kendiniz kullanmaya kalkarsanız zina edenlere verilecek cezanın sonucunu ayette bulabilirsiniz. Yüz demet çubuğu bir defada vurup cezayı uyguladığınızı iddia bile edebilirsiniz.

Kur’an’ı en iyi anlayan ve beyanını Allah’tan öğrenen Hazreti Muhammed sallellahu aleyhi ve sellem Nur Suresi’nin 2. ayetindeki cezayı bekâr oldukları hâlde zina eden kimselere uygulamıştır. Evli, cinselliğin tadına varmış, aile kurumunun ne olduğunu bilen, sahih nikâhla başından evlilik geçmiş ve aklı başında olan kimseler için sopa/celde cezası uygulamamıştır. Evli oldukları halde aile ve nikâh bağına sadakat göstermeyen kişilere -bu gruba dullar da dâhildir- Peygamber Efendimiz daha ağır bir ceza uygulamıştır. Uygulanan bu cezaya, infazın taşla yapılmasından dolayı “recm” denilmiştir.

Kompleksli yaklaşımlar

Recm edilerek zina edenlerin cezalandırılmasının niteliğini tartışmayacağız. “Batı insanlık ailesi ne der?” şeklinde lüzumsuz bir polemiğe girmeyecek ve vereceğimiz Sünnet’ten örneklerle okuyucunun Resulullah ve Raşit halifeler dönemlerindeki uygulamalarla yüzleşmesini sağlayacağız. Yalnız, recm konusunda kaynakları ve uygulamaları inkâr edenlerin referansları ve vardıkları sonuçlar çok önemlidir; bütün Müslümanları ilgilendirmektedir.

Ülkemizin ilahiyatçı akademisyenleri hukuki, siyasi, felsefi ve iktisadi konularda batıyı çok ciddiye almaktadırlar. Bu ciddiyetlerinin sonucu, sadece felsefi konular değil din denilince bile akıllarına Hristiyanlık gelmektedir. Hatta Hristiyanlığa verdikleri krediyi İslâm’a vermemektedirler. Bu insanların böyle bir ruh haline düşmelerindeki nedenler ciddi doktora çalışmaları olarak akademi dünyasına kazandırılmalıdır. İslâm’a karşı ön kabullü ve batılı değerlerin etkinliği ile bakan zevatın ortak paydaları dilsizlik, usulsüzlük ve zillettir. Bu ifadeleri hissi olarak değil, okuduğumuz eserlerden yola çıkarak ifade ediyoruz.

Dinle alakalı konularda batılı değerleri esas alanlar dini yalın ve kapsamı olmayan bir inanç manzumesi olarak anlamışlardır. Dinin kurumsallaşmasını, sosyal ve hukuki alana müdahalesini, bir dünya görüşü ortaya koymasını ve hepsinden önemlisi; dinin anlaşılmasında Peygamberimizin hadislerini kabul etmemişlerdir.  Dinin doğru anlaşılması için salt akıl asıl, Kur’an fer’î kaynak sayılmıştır.20

Bu anlayışlarının kazandırdığı sonuca göre İslâm’ın kaynaklarını, uygulamalarını eleştirirken, hayatın sorunlarının sadece batıdan alınacak kurallar ve dünya görüşleriyle çözüleceğine inanmışlardır. Bu inanç onları derin araştırmalardan ve Müslümanların sorunlarına Müslümanca çözümler üretmekten uzaklaştırmıştır. Verili duruma teslim olup dini sadece ahlâk sistemi şeklinde görmek onların önerdiği tek çözüm yoludur.

“Bu kaynaklardaki rivayetler şu yönlerden zayıf veya uydurmadır; metinlerin ve senetlerin arızaları şunlardır” şeklinde ilmi bir yöntemle karşımıza çıkmıyorlar, “Batı insanlık ailesi ne der?” gibi gülünç ve sığ söylemlerle itiraz ediyorlar.

Tekrar konuya dönersek, biz burada recmle ilgili sübjektif beyanlarda bulunmayacağız. Kaynaklarda var olanın referanslarını göstereceğiz. Bunun karşılığında beklediğimiz; “bu kaynaklardaki rivayetler şu yönlerden zayıf veya uydurmadır; metinlerin ve senetlerin arızaları şunlardır” şeklinde ispata dayanan malumatların karşımıza çıkarılmasıdır. İlmi çalışmalardan beklenenler bunlardır.

Modern anlayışın usül eksikliğinden dolayı olaya yaklaşımı gülünç ve sığdır. Şunların iyi bilinmesi gerekir ki İslâm’da ceza hukukunun tatbik edilebilmesi için önce ortamın siyasal anlamda uygun olması şarttır. Laik devlet yapısında İslâm belirleyici olmadığı gibi velayet ilişkileri de İslâm’a göre düzenlenmemiştir. Dolayısıyla patronaya tavırlar sergilemeye de gerek yoktur.

Tarihteki uygulamayı bile doğru dürüst açıklamak yerine, özür dileyici ve inkârcı bir yaklaşımla konuya eğilmenin ve yapay gündemler oluşturmanın doğru olmadığı kanaatindeyiz. Ayrıca hukuku bilmemenin, uygulamada geçiş dönemlerinin, suçlularla ilgili derin tahlillerin ve sonuçlarının suçlular için hafifletici etkilerini de düşünürsek bu kadar endişeye gerek yoktur.

Bu husustaki en kötü yaklaşım; modern siyasadaki suç; zina oranlarını İslâm hukukuna göre çözme çelişkisidir. Yıllık fuhuş rakamlarını karşısına alan araştırmacılarımız, yüzbinlerce insanın ya dayak yediğine veya öldürüldüğüne şahit oluyor ve bu korkunç durumdan kurtulmak için çareyi İslâm hukukunun inkârında buluyor. Dinin kurumsallaşmasına savaş açıyor.

Çalışmamızda belirttiğimiz gibi Peygamber Efendimiz, fuhuş yapanlara verilecek cezanın “yolunu” Yüce Allah beyan ettikten sonra Nur Suresi’nin 2. ayetini bekârlar için tahsis etmiştir. Evli olanlar veya başından sahih nikâh geçip de daha sonra dul kalanlar için ise recm cezası takdir etmiştir. Bu sonuca göre celde Kur’an’la, recm de Sünnet ile sabit olmuştur.

“Muhsan olma şartlarını taşıyan bir kimsenin recm olması üzerinde ulema ittifak etmiştir.”

İmam Matüridi

Bazılarının rasyonalite ile dini aynileştirmek için cahilce gündeme getirdiği ve üzerinden modern bir algı yönettiği Ehli Sünnet’in büyük imamı, İmam Matüridi (ö.h.333) recm hakkında şöyle demektedir: “Muhsan olma şartlarını taşıyan bir kimsenin recm olması üzerinde ulema ittifak etmiştir.”21

Böyle ağır bir cezayı Peygamber Efendimiz Mekke’de uygulayamamıştır. Siyasal anlamda Müslümanların velayetinde olmayan ve hukukun kaynağının vahiy olmadığı yerler bu şekil bir cezayı uygulamaya müsait değildir. Bu dönemde daha çok ahlâkî uyarılar etkindir. Medine’de şartlar tamamen değişmiştir. Toplumdaki bilgilenme ve hukukun geçiş süreçleri tamamlanınca cezalar nihai şekilde uygulanmıştır. Hukukun uygulanmasına çok önem veren Peygamber Efendimiz cezaların tatbiki ile ilgili şöyle buyurmuştur: “Allah’ın koyduğu cezalardan (had) birisinin uygulanması yeryüzüne otuz veya kırk gün sabah yağmurunun yağmasından daha hayırlıdır.”22

Evlinin zinası

Hazreti Muhammed sallellahu aleyhi ve sellem zina suçundan nefret etmiş ve faillerinin evli olma durumlarında verilecek cezanın daha ağır olmasını istemiştir. Dinin beyan hakkını kullanan bir peygamber sıfatıyla evli zinakârlar için şöyle buyurmuştur: “Çocuk kimin yatağında/ evinde doğmuşsa ona aittir. Evli iken zina yapanlar ise recmedilirler.”23

Peygamber Efendimiz evli olduğu veya başından sahih bir nikâh geçtiği halde insanın zina yapmasını can emniyetini kaybettiren bir suç olarak görmüş ve şöyle buyurmuştur: “İşlenen şu üç suçun dışında bir Müslümanın kanını akıtmak haramdır. Bunlar; imandan sonra tekrar küfre dönmek, evlendikten sonra zina yapmak ve herhangi bir cana karşılık olmaksızın (masum) bir kimsenin kanını dökmek.24

“Zina suçu işleyen kadınlarınızın aleyhinde dört kişinin şahitliklerine başvurunuz. Eğer dört kişi aleyhte şahitlik ederse o kadınları, ölünceye kadar ya da Allah kendileri hakkında başka bir yol gösterinceye kadar evlerinizden dışarı salmayınız”25 ayeti indikten bir müddet sonra Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Zinanın nihai hükmünü benden alınız; benden alınız. Allah Teâlâ onlarla ilgili takip edilecek yolu belirtmiştir: Evli bir kişi evli bir kadınla zina yapacak olursa yüz celde ve sonra da recm cezası verilecektir. Bekâr bir kişi de bekâr bir hanım ile zina yapacak olursa; yüz sopa vurulduktan sonra bir yıl sürgün edilecektir.”26

Yukarıda referanslarıyla vermiş olduğumuz hadislerde Peygamberimiz, evli olan erkekler ve kadınlar zina yapacak olurlarsa verilecek cezanın şeklinin recm olduğunu açıkça söylemiştir. Hadislerin lafızları açık ve kaynakları da ortadadır. Resulullah böyle bir açıklama yaptığına göre inkâr siyaseti gütmek ilmi bir tutum değildir. Eğer inkâr siyaseti alışkanlık hâline getirilecek olursa sonuçta dinin içerisi boşaltılır.

Aşağıdaki rivayetlerde de Peygamber Efendimiz’in uygulamalarından örnekler verilmiştir. “Resulullah sallellahu aleyhi ve sellem, Medine’ye hicret ettikten sonra Yahudilerden bir kadın ve erkek zina etmişler. Resulullah’a durum iletilmiş ve bunları yargılaması istenmiştir. Bunun üzerine Resulullah, bu iki kişinin evli olmalarına rağmen zina etmelerine karşılık recm cezası ile cezalandırılmalarını istemiş ve recm ettirmiştir.”27

Bazı araştırmacılar bu rivayetlerin Medine döneminin başında tahakkuk ettiğini, daha sonra bu olayın nesh olduğunu iddia etseler de yaklaşımları tutarsızdır ve ilmi olmaktan uzatır. Nesh olduğuna dair tarihi verileri kaynaklarıyla beraber ortaya koymaları ilim adamlarının güvenilirliği için en önemli yoldur. Eğer nesh olayı gerçekleşse idi recmin Raşit halifelerin uygulamalarında olmaması gerekirdi. Çünkü onlar nüzul dönemine bizzat şahit olmuş kimselerdirler. Ayrıca, bu konuda neshi savunanların şöyle bir tutarsızlıkları daha vardır: Kur’an’ı nâsih kabul etmeyip muharref de olsa Tevrat’ın hükümlerinin geçerli olduğunu söyleyen bu kimselerin recm taraftarı olmamaları kendileriyle düştükleri derin bir çelişkidir. Çünkü eldeki mevcut Yahudi kaynaklarında recm vardır.

Peygamberimizin Eslem kabilesinden Hazzal isimli bir şahsı recm ettirdiği de kaynaklarımızda geçmektedir.28 Yazımızın başında ifade ettiğimiz gibi, biz kaynaklarda var olan bir şeyin inkâr edilmemesi üzerinde duruyoruz. Eğer, “recm Kur’an’da yok hadislerde var; biz de hadisleri kabul etmiyoruz” deniliyorsa, bu tez sahiplerinin de tutarlı olması gerekir. Bu iddia sahiplerinin açıkça hadisleri ve Sünnet’i hiçbir alanda kabul etmediklerini halka deklare etmeleri ahlaki bir tutarlılıktır. İşine gelince hadislere sarılıp gelmeyince hadisleri reddetmek ilim adamlarına yakışmayan bir tutumdur.

Hadis kaynakları sahih bir senetle Peygamberimizin, “Kendisine işveren şahsın hanımı ile zina eden bir çobanın cezalandırılmasından da bahsetmiştir. Şöyle ki çoban bekâr olduğu için sopa cezasına çarptırılmış, işverenin karısı ise evli olması nedeniyle zina yapması nedeniyle öldürülmüştür.”29 Bu naklettiğimiz rivayetlerden daha meşhuru ise Maiz ile ilgili rivayettir. Maiz, Peygamberimiz mescitte iken gelmiş ve “Ben zina ettim” diye suçunu itiraf etmiştir. Efendimiz ona kulak vermemiş ve o da ısrarla dört ayrı mecliste suçunu tekrar itiraf etmiştir. Peygamber Efendimiz, Maiz’le ilgili araştırmalar yaptırmış ve kendisini de sorgulamıştır. Müslüman, evli, akıllı ve ikrah olmaksızın bu çirkin fiili işlediği netleşince onun öldürülmesine karar verilmiştir.”30

Halifeler döneminde

Bu konudaki uygulamaların nesh olduğunu iddia edenlere Raşit halifeler döneminden örnekler vererek konuyu neticelendirmek istiyoruz. Neshin vaki olduğuna dair rivayetler varsa bunların ortaya konması ve ispat edilmesi şarttır. Ayrıca şunu da unutmamak önemlidir; şayet recmin nesh edildiğine ait ortak kanaat oluşsaydı müçtehit imamlar eserlerini verirlerken fıkıh çalışmalarına Sünnet ile sabit olan ilgili hükümleri almazlardı. Bu konularda ispatsız konuşanlar ve yazanlar Müslümanların fıkıh geleneklerini de inkâr etmek suretiyle köksüzlüğü tercih etmektedirler.

Hazreti Ömer radıyellahu, sahabe dönemindeki recmle ilgili uygulamalara açıklık getirmiştir. Bu çerçevede şu açıklamayı yapmıştır: “Resulullah ve Ebubekir recmettiler, ben de (halifeliğim) döneminde recmettim.” Hatta Hazreti Ömer gelecek nesiller recmi, Kitapta bulamazlarsa inkâr eder ederler endişesiyle; “Kitaba ziyade yapmaktan korkmasam oraya mutlaka recmi de yazardım.”31 Bu açıklamada Hazreti Ömer recmin Kur’an’da olmamasından dolayı inkâr edilebileceğine vurgu yapmıştır. Önemini biraz abartılı şekilde ifade etmiş olabilir ama gayesi; Kitaba ekleme yapmak değildir. Böyle bir eklemede bulunmanın küfür olduğunu en iyi bilenlerden birisidir. Dolayısıyla, anlamaya çalışmak yerine polemiği tercih etmeyi doğru bulmuyoruz.

Bu rivayetle ilgili Muhammed Hamidullah Hoca’nın şöyle bir yorumu vardır: “Buhari’deki rivayette Kur’an kelimesi geçmemektedir. Buhari, ‘Allah’ın kitabı’ ifadesini kullanmıştır. Bazı âlimler ‘Allah’ın kitabından kast edilen şeyin Allah’ın hükümleri olduğunu belirtmektedir ki ben de bu yorumu doğru buluyorum. Zira Tevrat ve İncil’de (ilk indiği şekliyle M. S.) Allah’ın kitaplarıdır ve onlarda da evli kişiler arasındaki zinanın cezasının taşlanarak öldürülme olduğuna ilişkin açık bir beyan bulunmaktadır. Bu açıdan, Hazreti Ömer’in bu tepkisi hem haklı, hem de makul hâle gelmektedir. O, bu cezanın Allah’ın emriyle öngörüldüğü ve resulullah sallellahu aleyhi ve sellem’in bu cezayı uyguladığı görüşündeydi. Dolayısıyla, bunu Kur’an’a ilave etmekte tereddüt etmezdi. Hazreti Ömer, Kur’an’da böyle bir surenin mevcut olduğunu iddia etmedi. Onun bütün söylediği, böyle bir cezanın Allah’ın emriyle öngörüldüğüdür. Bu ikisi arasında büyük fark vardır.”32

Recmi uygulayan birisi olarak Hazreti Ömer, devrinde mecnun/ aklı başında olmayan bir kadın zina etmiştir. Hukuku uygulamaya ramak kala Hazreti Ali gelip durumu sorunca, kadının deli olduğunu söylemişlerdir. Uygulamayı iptal ettirip Hazreti Ömer’in huzuruna çıkmış ve : “Uyuyandan, çocuktan ve deliden sorumluluğun kalktığına” dair hadisi rivayet etmiştir.”33 Her ne kadar müeyyide uygulanmasa da bu olay bizlere prensipte recmin varlığını gösterir. Hazreti Ömer döneminde nasıl ki recimle ilgili uygulamalar olmuşsa Hazreti Osman zamanında da uygulama olmuştur.34 Çok az da olsa olmuştur. Amacımız varlığını delilleriyle ortaya koyup inkâr edenlerin de aynı yöntemle yokluğunu ispat etmelerini beklemektir.

Recimle ilgili rivayetlerden zina suçunun İslâm toplumunda çok işlendiği sonucu sakın çıkarılmasın. Bu suç, İslâm toplumunun olgunlaşma sürecinden sonra neredeyse sıfırlanmıştır. Arşivlere baktığımız zaman bile yüzyıllarca zina suçuna bağlı cezalandırmaların adli kayıtlarda yer almadığını görürüz. İsteyenler Osmanlı arşivlerine müracaat edebilirler.

Hazreti Ali’nin hilafet döneminde de böyle bir suç münferit olarak adli makamlara yansıdığını görüyoruz. Rivayetleri birleştirdiğimizde olayın Kûfe’de geçtiğini tahmin ediyoruz. Ahmed bin Hanbel Müsned’inde Kufe’den sarahatle bahsetmiştir. Kadının biri gelmiş ve zina yaptığını itiraf etmiştir. Bunun üzerine Hazreti Ali radıyellahu anh; “Zinadan başka bir şey yapmışındır, uyku halinde böyle bir durum görmüşündür, seni birisi zorlamıştır; isteksiz yapmışındır, kocanla beraber olmuşundur”35 türünden sorularla kadından cezayı düşürmek için çok gayret göstermiştir. Çünkü İslâm’ın özünde öldürmek değil diriltmek vardır.

Kadın bütün bu sorulara olumsuz cevap vermiş ve zina yaptığına dair itirafını yinelemiştir. Birçok badirelerden sonra kadının öldürülmesine karar verilmiştir. Bazı rivayetlerde Hazreti Ali’nin evli iken zina yapanlara hem celde hem de recm cezası uyguladığı söylenir. Sahabeden Ubey bin Kâb’ın da aynı görüşte olduğu nakledilmiştir. Hazreti Ali uygulamadan sonra; “Allah’ın Kitabına göre celde vurdum, Resulünün sünnetine göre de recmettim.” demiştir.36 Hazreti Ali’nin bu uygulamasından celdenin Kur’an’la, recmin de Sünnet’le sabit olduğu anlaşılmaktadır.

Bazı hatırlatmalar

Bir defa daha yinelemekte fayda görüyoruz ki biz bu başlığın altında herhangi bir kanaat belirtmedik. Sadece tarihte var olanları, yoktur diyenlerin karşısına koyduk ki olaylarla yüzleşsinler. İnkâr yerine ispat yolunu tutsunlar. Elbette biliyoruz ki bu konuları konuşmanın, yazmanın riski vardır ve kötü niyetli kişilerin polemiğine açıktır. İslâm hukuku okuyan herkes bilir ki zina suçuna ceza uygulanabilmesi için;

  1. Suçlunun aklı başında ve ergen olması,
  2. Suçu özgürce ve kendi iradesiyle işlemesi; ikrah olmaması,
  3. Dört âdil şahidin suçu ayan beyan, fiili temas halinde görmeleri,
  4. Gördükleri durumu çelişkisiz olarak hâkime bildirmeleri,
  5. Şahitler yoksa suçlunun suçunu dört ayrı mecliste itiraf etmesi,
  6. İtirafından dönmemesi,
  7. Suçlunun muhsan olması,
  8. Taraflar arasında nikâh şüphesinin olmaması,
  9. Suçun işlendiği yerde Kur’an ve Sünnetin hukukun kaynağı olması gerekir.

İslâm böyle ağır bir suça ağır ceza takdir etmekle toplumda ahlaksızlığı ve nikâh dışı beraberlikleri önlemeyi amaçlamıştır. Bu isteğinde başarıyı da elde etmiştir. Amaç; sağlıklı birey, aile, toplum ve temiz bir nesil yetiştirmektir. Dinin öngördüğü cezaları katı bulanlar kendilerini Allah’tan ve Resulünden daha merhametli görmesinler. Eğer en yakınlarının başına gelecek bir zina ve tecavüz olayı ile empati yapacak olurlarsa İslâm’ın ne demek istediğini daha iyi anlarlar. 2015 Şubatında Tarsus’ta meydana gelen çirkin tecavüz neticesinde öldürülen kızımızla ilgili toplumsal infial iyi tahlil edilmelidir. Toplumun yüreğine serinlik getiren din, cezaları fıtrata uygun ve devletin kendisine bırakarak hem hukuk anarşisini önlemekte hem de suçları sıfırlamayı hedeflemektedir.

Konuyla alakalı ilmi izahatı yaptıktan sonra şu açıklamayı yapmayı da bir zaruret olarak hissediyoruz: Recm konusu hadis ve rivayet kitaplarımızda mevcuttur. Rivayetlerin sıhhatine ve ravilerin durumuna göre fıkıh âlimleri kanaatlerini çalışmalarının ilgili bablarında açıklamışlardır. Tarihte de uygulamalar olmuştur. Bu uygulamaların kaynaklarımızda olmadığını iddia etmek kompleksli bir hukuk tasavvurunun ve batılılar karşısında aşağılık duygusuna kapılmanın ifadesidir. Batılıların söylediklerine göre dininize şekil verecek olursanız siz de onlar gibi inanmadıkça onları razı edemezsiniz.37 Üstelik dininizin içerisini boşaltmak için istekleri de bitmez. “Camilerinizi yıkıp imamlarınızı öldürseniz bile onları razı edemezsiniz.”

Bugün ceza hukukunuzu sorgulayanlar yarın namazınızı, orucunuzu ve haccınızı sorgularlar. Nitekim cihadınızı gündemden kaldırmak için terör örgütleriyle bu ibadet arasında ilgi kurdukları gibi. Çalışmaları semere verdi ve bugün Müslümanlar “cihad” kavramını ağızlarına bile alamaz duruma geldiler. Kısacası kâfirler Müslümanları iyi yönlendirip istemedikleri şeyleri konuşturmuyorlar. Konuşanların çoğu onların yörüngesinde ve ilkelerine göre konuştukları için kendilerine bir varlık alanı buldular. Bu çerçevede  kendilerini bir matah sanmasınlar. Sözün özü; recm konusu Yahudi-Hristiyan geleneğinde daha net ifade edilmiştir.

Adlarını kendilerinin icat ettikleri Eski ve Yeni Ahit (Tevrat-İncil) recme yer vermişken ne Yahudiler ne de Hristiyanlar bu konuyu gündeme getirip özür dileyici bir tavır takınmamışlardır. Yahudi ilahiyatçılar ve hahamlar herhangi bir oturum düzenleyerek muharref de olsa Tevrat’ı tartışmaya bile açmadıkları gibi İslâm’a bir sürü laf söyleyen oryantalistler de Tevrat’taki recm ile alakalı tek kelâm etmemişlerdir. Bütün bunlar karşısında seküler hukukun etkin olduğu ve İslâm hukukunun meriyette olmadığı bir ülkede sanal bir konudan hareketle İslâm hukuku hakkında insafsızca saldırıda bulunup kompleksli bir edayla din düşmanlarına yaranmak isteyenlere “veyl” olsun.  

Dr. Mehmet Sürmeli/ İrfanDunyamiz.com


DİPNOTLAR 

1  Furkan 25/68
2  Mü’minun 23/5
2  Enam 6/151
4  İsra 17/32
5  Nisa 4/15-16
6  Bak: 30/Rum 39; 4/Nisa 161; 3/Âl-i İmran 130; 2/Bakara 275-279.
7  2/Bakara 219.
8  4/Nisa 43.
9  5/Maide 90.
10  Taberî, Câmiu’l-Beyan, II, 374; Nahhas, Meâni’l-Kur’an, I, 171; Şafii, er-Risale, s. 409; Suyutî, İtkan, I, 26.
11  İbn Arabî, Ahkamu’l-Kur’an, I, 209.
12  Zemahşerî, Keşşaf, III, 270-1
13  Mevdudî, Tefhim, III, 527.
14  Zerkanî, Menâhil, I, 53-62; Turgut, Tefsir Usulü, ss. 88-9; Sabunî, et-Tıbyân fî Ulûmi’l-Kur’an, ss. 49-50.
15  Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, VI, 472-3.
16  Ebû Suud Efendi, İrşadu’l-Akli’s-Selim ilâ Mezâye’l-Kur’ani’l-Kerim (Tefsir-i Kebir yanında), Şirket-i Sahife-i Osmanî, İstanbul trsz., VI, 477.
17  Abdurrezzak, Musannef, Fedâil, III, 352; Buhârî, 65, Fedâilu’l-Kur’an 6, VI. 101; Şiblî, Asr-ı Saadet, I, 470.
18  Ateş, Kur’an-ı Kerim Tefsiri, IV, 1850.
19  Nur 24/2
20   Toker, İhsan, Teolojik Bir İnşa Olarak Laiklik, Eskiyeni Yay. 2009, Ankara,s.1-65 
21  Maturidi, Ebu Mansur, Muhammed, Te’vilatu ehli’s- Sünne, c. VII, s. 506
22  Ahmed, Müsned, (tah: Muhammed Şakir), Had. no: 8723, c.XVI, s.201.
23  Abdürrezzak, Musannef, c. IV, s.148, c. VII, s.443,Had.no:13821.
24  Abdürrezzak, Musannef, c.X, s.167;Ahmed, Müsned, c.I, s.428; Tirmizi, 9, Diyet, had. No:1402, c.IV,s.19 Darimi, Hudud, Had.no: 2, c.I,s.568; İbni Mace, Hudud, 1, Had. no: 2533, c.II,s.847; Nesai, Kasame,45, Had no:5, c.VIII,s.13.
25  Nisa 4/15
26  Abdürrezzak, Musannef, Had. no:13308, c.VII,s.310.
27  Malik, Muvatta,41,Hudud,1,c.II,s.819; Buhari,23,Cenaiz, 61,c.II,s. 90; İbni Hişam, es- Siyre, c.II,s.205-6; Ahmed, Müsned (tah: Muhammed Şakir, had.no:4498),c.VI,s.231; İbni Mace,Hudud, 10, Had.no:2556,c.II,s.854. İbni Mace’nin aynı ciltteki 2557 no’lu Cabir’den gelen; 2558 numaralı  Beraa b. azib’den gelen rivayetleri de Yahudilerin recm edilmesiyle alakalıdırlar.
28  Malik, Muvatta, 41,Hudud, 2, c.II,s.820
29  Abdürrezzak, Musannef, Had.no:13310, c.VII,s.311; Malik, Muvatta, 41,Hudud, 6, c.II, s.822;Ahmed, Müsned, c.IV,s.114; İbni Mace,Hudud, 7,Had.no:2549,c.II,s.853.
30  Malik, Muvatta, 41,Hudud, 4,c.II, s.821 vd; Ahmed, Müsned, (tah: Muhammed Şakir, Had.no:9844), c.XIX,s.53; İbni Mace, Hudud,9,Had.no: 2554-5, c.II,s.854
31  Tirmizi, Hudud, V,Had.no:1431,c.IV,s.38.
32  Hamidullah, Muhammed, Sorunlar Sorular ve Cevaplar, haz: Kâmil Yeşil, Beyan Yay., İstanbul, s. 137-8
33  Abdürrezzak, Musannef, Had.no:12288,c.VII,s.80;Ahmed, Müsned, c.I,s.23
34  Malik, Muvatta,41, Hudud, 10,c.II,s.825 
35  Heysemi, Zevâid, c.VI,s.248
36  Abdürrezzak, Musannef, Had no:13356,c.VII,s.328; Ahmed, Müsned, c.I,s.93  
37  Bak: Bakara 2/120 

İstikamet Yazıları ↗

İslam’ın şuur boyutuna vurgu yapan yazıları okumak için tıklayın.

Kaynak Metinler ↗

İlim yolcuları için derlenmiş temel dini metinlere ulaşmak için tıklayın.

Şunlara Gözat

Ahmet M Ziylan’dan İki Çift Söz Yeter

Çocukken dedelerimiz ve ninelerimiz bize bazı hikâyeler anlatırlardı. Çok güzel ve tesirli mesajları olurdu bu …

Hafız Halil Necati Coşan Efendi

Halil Necati Efendi, 1906 yılında (Rûmî 1322) Ahmetçe Köyü’nde doğdu. Babası Molla Mehmed’dir. Ailenin ikinci …

Çocuklar M. Yaşar Kandemir okumalı…

Bir müddettir seçmeli ders olarak okutulan “Siyer-i Nebi” yani “Peygamberimizin Hayatı” dersi, geleceğimiz ve yeni …

Her gösteri masum mudur?

Niçin toplandıklarını ve ne istediklerini bilmeksizin kendilerini yöneten ve yönlendiren toplum mühenislerinin gazıyla meydana çıkan …

Bir yorum

  1. Recm Cezası Üzerine Oluşturulmaya çalışılan İstifhamlara İlmi Bir Cevap
    https://hamzali.org/wp-content/uploads/2022/11/A.Riza-Hocanin-makalesi-uzerine…pdf

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.