Abdulmetin Hoca nefsinin vaiziydi…

Vaiz öncelikle kendi nefsine vaaz etmeli, sonra insanların gönlüne hitap etmelidir. Kendi nefsinde anlattıklarını uygulamayan bir vaiz insanların gönüllerine tesir edemez. Bir kişinin gönlüne girmeden de aklına hitap edemezsiniz. Önce gönüllere girer kendinizi kabul ettirir, sonra onlar da sizin söylediklerinizi can kulağı ile dinlerler. İşte merhum Abdulmetin Balkanlıoğlu Hocamız gönüllere hitap etmeyi başarmış bir vaizdi. Çünkü o önce kendi nefsinin vaiziydi.

O kısa zamanda uzun mesafeler kat etmişti. Tebliğ ve irşadın püf noktalarını tespit etmişti. İnsanlarla iletişime geçmekte hiç zorlanmıyordu. Dili, dini, rengi, ırkı ne olursa olsun onun bir kişiyle sağlıklı bir iletişim kurması sadece dakikalarını alıyordu. Bunu yaparken kişisel gelişim uzmanlarının raflar dolusu kitaplarını okumuyordu. Sürekli dini rehberlik ve manevi danışmanlık eğitimlerine de katılmıyordu. Onun yaratılışı böyleydi, hemen kaynaşan bir yapısı vardı.

Hemen kaynaşırdı

Hani tasavvufta Fena Fillah, Fena Fir Resul, Fena Fiş Şeyh gibi makamlardan bahsedilir ya! Her birinin farklı açıklamaları vardır. Kitaplarda yazan teorik bilgilerin pratiğe dönüştüğü bir şahsiyetti. Satırlarda yazanı sadırlara muhabbet ipi ile ilmek ilmek dokuyan adamdı.

Enaniyetten, egodan ve kendini beğenme gibi hallerden sıyrıldığı için kapris, kasıntı gibi tavırları yoktu, gayet rahattı. Evet onun gibi olmak güzeldir ama bu herkesin başarabileceği bir şey de değildir. Keşke bizler de onun gibi insanlara kaynaşabilsek de Peygamber Efendimiz sallellahu aleyhi ve sellem’in şu hadis-i şerifine mazhar olabilsek: “Mümin, başkasıyla hoş geçinen ve kendisiyle hoş geçinilen kişidir. İnsanlarla güzel geçinmeyen ve kendisiyle güzel geçinilmeyen kimsede hayır yoktur.” (Ahmed, Müsned, 2/400, 5/225)

Allah’ın dinini anlatan kişilerde aranan en temel özelliklerden bir tanesi de insanlara anlayacakları dilden konuşmaktır. Tıpkı onun yaptığı gibi. Abdulmetin Hocam 6 aylık bebekle onun anlayacağı dilden konuşur, altı yaşındaki çocukla ya da 18 yaşındaki gençle en uygun şekilde iletişim kurardı. Çocukla çocuk, gençle genç, ihtiyarla ihtiyar olurdu.

Avrupa’ya gittiğinde oradakilerin hal ve hareketine göre yaklaşır, Afrika’ya gittiğinde de Afrika’nın iklimine ayak uydururdu. Onun tebliğ ve davet metodu ile ilgili belki de yakın gelecekte birçok makale ve tez yayınlanacaktır. Çünkü o tek bir uygulamasıyla bile İslam âleminde çığır açmış bir hocaefendiydi. Afrika’ya gittiğinde zengin coğrafyanın fakir insanlarıyla kucaklaşması, ilk defa köylerine su gelen insanların çocuklarının yüzlerini kendi elleriyle yıkaması her türlü zarafet, letafet ve nezaketin üstünde bir davranıştı.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı manzara-hatiralarin-izinde-hatira-arsivi-anilar-gecidi-irfandunyamizali.jpg

Allah dostuydu

O yaratılışındaki saflığı, samimiyeti, muhabbeti ortaya çıkartmış, kötü ve çirkin huyları ortadan kaldırmış ve böylece dininin adamı olmuş bir hocaydı. İslam’ı iliğine, kemiğine kadar hissetmiş ve yaşıyodu. Nefsine en zor gelen hususlarda bile hakkı söylemekten çekinmiyordu. Allah ve Resulü’nün yolunu adım adım takip ediyordu. Belki de o Peygamber ahlakına erişmeye çalışan gizli bir Allah dostuydu.

Birçok kişinin lafızda kaldığı yerde o manaya ermişti. Fiziği aşmış metafiziğe geçmişti. Söylenenleri, konuşulanları, anlatılanları, sözleri; eyleme, icraata, aksiyona, hayata dönüştürmüştü. Üstat Necip Fazıl‘ın “aksiyon” dediği şey tam olarak onun hayatında müşahhaslaşmıştı. O tepeden tırnağa aksiyon adamıydı. Gözlerinin içi daima çakmak çakmaktı.

Cübbesinin dümdüz durduğu sarığının tam olarak yerinde olduğu pek görülmezdi. Çünkü hiç yerinde durmuyordu. Ya kaşı, ya gözü Ya Allah rızasına adanan elleri ayakları mutlaka bir şekilde hareket halindeydi. Uzuvlarının her birinden duygu ve fikir akıyordu. Bakması, gülmesi, konuşması, dokunması, sarılması hepsi ama hepsi bir amaçla varlığını sürdürüyordu.

Her saniyede her dakikada niyeti insanları Allah’a yaklaştırmaktı. 124.000 ya da 224.000 peygamberin varlık sebebi de bu gaye için yaşamak değil miydi? Onlar insanlara Hakkı tanıtmak için gelmemişler miydi? Nebiler silsilesinin son halkası Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; “Allah’a yemin ederim ki, senin sayende Allah’ın bir tek kişiye hidayet vermesi senin için, kırmızı develerin olmasından daha hayırlıdır.” (Buhari 7/3468, Müslim 2406/34) diyerek bir kişiye ulaşmanın üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha hayırlı olduğunu ifade buyurmamış mıydı?

Tebliğ ederdi

Abdulmetin Hoca kendi hayatına ciddi derecede yön veren, adeta onu kurak bir çölde bulup gül bahçesine getiren ve onu en tatlı, en verimli, en bereketli sular ile yetiştiren Üstadına karşı da son derece vefalıydı. Şöyle ki kendisi hediye vermeyi çok severdi. Müslümanlara hediye verirken -kendisini karanlıklardan aydınlığa çıkartan, öz benliğini bulduran, nefsinden azad olup ruhuyla baş başa kalmasına vesile olan- Hocasına bir vefa borcu olarak o hediyeyi hocasının adı ile verirdi. “Buyurun efendim. Bu size Üstadım Mahmud Ustaosmanoğlu Hocaefendi’nin hediyesidir” derdi.

İslam’la tanışmamış yahut İslam’ı duymuş ama henüz İslam’la müşerref olmamış gayrimüslimlerle karşılaştığında ise; güleryüzüyle birkaç güzel kelamıyla tanıştığı bu kişilere cebinden çıkarttığı hediyesini ikram ederken; “Buyurun Efendim! Bu size Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’in hediyesidir” derdi. Her halinde güzellik, her halinde incelik vardı.

Mescid-i Aksa’nın merdivenlerinin önündeki bir videosunu izlemiştik. Fransız turistlerle -yarım yamalak İngilizcesi ile- çat pat iletişim kurmaya gayret ederken gönlündeki aşk ve heyecanının tüm mimiklerinden seyredildiği bir videoydu. Oradaki kadın erkek karışık yabancı turistlere helvalı bisküvi ikram etmişti. Evet, muhatapları insandı ve emr-i maruf nehy-i münker vazifesi tüm insanlığa karşı sorumluk alanımızdı.

Karşımızdaki ilah tanımaz bir ateist bile olsa ona Allah’ın varlığını anlatmalıydık. Allah’ın varlığına inanan kişinin Alllah tarafından ne kadar mutlu edildiğini, ne kadar lütuflara mazhar olduğunu yüzümüzdeki tebessümle anlatmalıydık, elimizdeki hediyeyle anlatmalıydık ona. Rabbimizin bize gönderdiği elçiyi ne kadar sevdiğimizi 1400 yıl sonra verdiğimiz hediyenin üzerine o kutlu elçinin mührünü vurmakla ispat etmeliydik. İşte bizim konuştuklarımızı icraata geçiren adamdı Abdulmetin Hocamız.

Çalışmak zorundayız

Neden biz onun bu ufkuna yaklaşamıyoruz. İslam’ın güzelliklerini neden daha fazla insana ulaştırmak için bir gayret içerisinde değiliz. Çünkü biz bir türlü aşamadığımız bencilliklerimizden, egolarımızdan sıyrılmalıydık ki… Milyonların izlediği 5 dakikalık o efsanevi videosunda diyordu ya Hocamız: “Eyüp Sultan Hazretleri kadar olamadık… Burnundan kıl aldırmayan, gizli kapitalist, gizli materyalist, gizli dünyacılar… Yeter artık. Allah’ı ve Resulullah’ı seviyorsanız. Kitabı seviyorsanız, tüm dünya için çalışacaksınız.”

Yine o konuşmanın devamında artık keyfimizi, zevkimizi, şu dünyanın geçici lezzetlerini terk etmemiz gerektiğini ve ebedi olan ahiret için çalışmanın -şu rahatlık zamanında, şu kolaylık döneminde- adeta üzerimize farz olduğunu bir kez daha haykırarak bize hatırlatıyordu. “Durmayacaksınız. İmkan var, ortam var, özgürlük var. Çalışmayan haindir” diyordu.

Öyle değil mi ama? Ne çabuk unuttuk, bundan 100 sene önce Müslümanlara kendi topraklarında adeta yaşama hakkı tanınmıyordu. O gün dini yaşantısı ellerinden alınan, çalınan Müslümanlar olarak şimdilerde ne kadar da rahatladık. Belki de şu anda ülkemizde yaşayan Müslümanlar olarak en büyük dört sorunumuz şunlardır:

1. Acizlik

2. Tembellik

3. Korkaklık

4. Cimrilik

Rehavet tehlikesi

Bugün biz Müslümanların en büyük problemi rehavete kapılmak, tembellik değil midir? Acı ama bu gerçekleri ifade etmek zorundayım. Mücahid olarak başladığımız davada müteahhit olmamalıydık. Tesettür mücadelesi ile başladığımız davada modanın maşası olmayı kabul etmemeliydik. Bir lokma bir hırka ile başladığımız seyri sülük yolculuğunda lüks ve şatafatlara dalmamalıydık. Kendimizi bu derece kaybetmemeliydik.

Çayı çok sevmesine rağmen bir bardaktan fazla çay içmeyip “Çay içecek vakitte bir mü’min kardeşimin derdine derman olurum” diyen Mahmud Efendi Hazreleri aklıma geliyor. Biz bu fedakarlık düzeyine ne kadar da uzak kalmışız. Bu davaya ömrünün tamamını gecesi ile gündüzüyle feda eden Abdulmetin Hocamın ruhuna ne kadar uzak düşmüşüz.

Allah aşkına biz zamanımızı, saatlerimizi, günlerimizi gecelerimizi hangi uğurda geçiriyoruz? Yolda yürürken bir mü’mine selam vermekten dahi kaçınıyor muyuz? Toplum içerisinde hakkı ve hakikati savunmaktan geri mi duruyoruz? İnsanların gözüne girmek için Allah Teala’nın rızasını feda mı ediyoruz? İnandığımız gibi mi yaşıyoruz yoksa yaşadığımız gibi mi inanmaya başladık?

Ne zaman nefsimizi ön plana çıkarmak için çalışmaktan vazgeçeceğiz? Ne zaman “ene ene, ben ben, benim benim” diye sayıklamaktan vazgeçeceğiz? Bu kavga, bu kin, bu nefret, bu haset, bu fesat, bu kendini ispat etme davası ne zaman bitecek? Ne zaman Allah için sevecek Allah için buğz edeceğiz? Nerede kaldı “el hubbu lillah, vel buğdu lillah” düsturu…

Yeter artık

Artık yeter! Üzerimizdeki şu ölü toprağını bir atalım. Acizlik, korkaklık، tembellik ve cimrilik gibi nefsimizin kötü huylarından kurtulalım. Resulullah sallellahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in münacatına kulak verelim. Biz dahi onun gibi Mevla’ya sığınalım: “Allahümme innî e’ûzü bike mine’l hemmi ve’l hazeni. Ve e’ûzü bike mine’l ‘aczi vel keseli. Ve e’ûzü bike minel cübni vel buhli. Ve e’ûzü bike min ğalebetid deyni ve kahrir ricâli.” Anlamı: “Allah’ım! Kederden ve üzüntüden, acizlikten, tembellikten, cimrilikten, korkaklıktan, borç yükünden ve insanların kahrından sana sığınırım.” (Ebû Davud, Sâlat 367 )

Abdulmetin Hocam bu konularda asla zaaf göstermemiştir. Ümmete hizmet şuuruyla kapı kapı, ev ev, dükkan dükkan, medrese medrese, il il, mahalle mahalle, köy köy gezerek İslam’ı anlatırken; kendi ailesini, kendi köyünü, kendi mahallesini, kendi çevresini ihmal etmemiş ve evlatlarını da bu yolda yetiştirmenin gayretinde olmuştur.

Hiçbir zaman dünyalığı hayatının amacı haline getirmemiş ve mü’minlere de hep bunu tavsiye etmiştir. Bir sohbetinde yine her zamanki heybetiyle kürsüde aslan gibi kükrerken şöyle diyordu: “Ey Müslümanlar! Son nefesinizde dünyalıklar için ölmeyin. Sadece Müslüman olarak, Allah’ın kulu olarak ölün!”

O ölümünden sonra bile insanlara vaaz etmeye devam ediyor. Tebliğ ve irşad faaliyetlerine zerre kadar ara vermedi. Sosyal medyada onun sohbetlerini dinleyen ve paylaşan birçok insan var. Ben de her fırsatta onun sohbetlerini dinlemeye çalışıyorum. Ve bir vaiz olarak her zaman onu kendime örnek almışımdır.

Çünkü o adam gibi adam, eğilip bükülmeyen dosdoğru bir Müslümandır. O vefat ettiği gün cebinden çıkan 46 adet hediyelik esans şişesiyle ruhunu teslim etmeye giden cömert bir vaizdir. Rabbim gani gani rahmet eylesin.

Mustafa Çınar/ İrfanDunyamiz.com

ABDULMETİN BALKANLIOĞLU İLE İLGİLİ YAZILAR

Gönül Dünyamız ↗

Gönül insanlarına dair bam telinize dokunacak yazılar okumak için tıklayın.

İrfan Mektebi ↗

Sevdirici, müjdeleyici üslupla yazılmış hayata dair yazılar okumak için tıklayın.

Şunlara Gözat

Değerli alimlerimizden bize kalan…

Değerli âlimlerimiz, günden güne dünyamızdan ayrılmaktalar. Efendimiz bir âlimin ölümünü bir kabilenin ölümünden daha fena …

2 Yorumlar

  1. Allah nurlara gark eylesin

  2. Adnan Memduhoğlu

    Maşallah, yine çok güzel bir yazı okuduk!
    Web sayfamızın editörüne ve yazara teşekkür ederiz.

    Abdulmetin Hocamıza Cenâb-ı Hak rahmet eylesin. Cennetinde buluştursun. Âmîn.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.