Cami avlusunda irfan dersi…

Ergün Amca her gün yaptığı gibi ikindiye bir saat kadar evvel Üsküdar Yeni Camii avlusunda oturur ve camiye ziyaret için gelenlere caminin mimarî ve tarihî yapısı ile ilgili bilgiler verir. Kafasında güneşten korunmak için beyaz bir boyacı şapkası vardır. Beyaz kısa sakallı, emekli bir amcamızdır. Allah rızası için yaptığı bu gönüllü hizmette tabiri caizse kendi dinleyicilerini de kendisi avlar. Yani caminin ziyaretçileri ile bir şekilde iletişim kurar ve onlara ecdadımızın inceliklerini anlatır.

Biz de o gün camiye bir saat kadar erken gelmiştik. Avluda otururken yanımızda oturan Ergün Amca bizimle de bir şekilde irtibata geçmiş ve meraklı olduğumuzu görünce de caminin sütunlarından duvarlarına, yerlerde kullanılan mermerden şadırvana kadar birçok şey hakkında hiç de sıkıcı olmayan bir tarzda bilgiler verdi. 

Kuşları düşünen medeniyet

 Önce bize; “Caminin duvarındaki şu küçük oyukların ne olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu. O zaman ikimiz de bunu bilememiştik de kendisinden onların kuş yuvası olduğunu öğrenmiştik. Bu caminin önünden defalarca geçerdik ama şimdiye kadar duvardaki bu delikler dikkatimizi hiç çekmemişti.

 Sonra bizi dış avlu kapısına götürdü. “Kafanızı kaldırın” dedi ve kapılarının üstündeki çanak şeklindeki yuvaları gösterdi. “Bunlar da büyük kuşlar için yapılmış” dedi. Ona göre bu kuş yuvalarını bilmeden Osmanlı’yı tanımak mümkün değilmiş. Böyle asil ve büyük bir medeniyeti tanıyabilmek için bu kuş yuvalarını bilmek gerekiyormuş.

“İşte” dedi; “Ecdadımız böyle mahlûkatı düşünen asil insanlardı. Kim böyle minik kuşları ayrı, büyük kuşları ayrı düşünür? Hangi mimarî anlayışta bu vardır? Ecdadımız sadece buraya bir bina yapayım diye düşünmedi. En güzel bir şekilde yapayım, insanlar baktıkça ruhları ferahlasın, kuşlar da buradan faydalansın dedi. Şimdi bu yuvalardaki kuşlar sabah namazında avluda toplanıyorlar, biriken sularda banyo yapıyorlar, abdest alıyorlar. Sonra öyle bir zikir çekiyorlar ki onları dinleyince insan mest oluyor. Bu manzarayı izledikçe Ya Rabbi ne güzel yaratmışsın diyoruz, izlemeye doyamıyoruz.”

Ergün Amca’nın içli içli söylediği bu sözler bana derinden derine tesir ediyor ve adeta beynimde şimşek gibi çakıyordu. Biz öğretmenler bu güzel nurlu geçmişimizi, mübarek ecdadımızı öğrencilerimize niçin hakkıyla anlatamıyorduk. Kuşları düşünen bir medeniyet ne kadar yüksek bir medeniyettir, ah bunu bir anlayabilseydik.

Şerbet dağıtılırdı

“Ah evladım” dedi; “Eskiden mübarek gün ve gecelerde zenginler Üsküdar’ın meşhur çeşmelerini çeşitli meyvelerden yapılan şerbetlerle doldurup halka parasız ikram ederlermiş. Şimdi bu çeşmelerden su bile akmıyor.”

“Evladım, eskiden İstanbul camilerin avlusunda, merkezi yerlerde sadaka taşları olurmuş. Zenginler geceleyin gizlice oraya para bırakır, fakirler de rencide olmadan gizlice gidip oradan ihtiyacı kadar alırmış. Fazlasını almazmış, diğer bir fakir kardeşim de faydalansın diye düşünürmüş. Kilit yok, anahtar yok, açıkta paralar… İnsanlar, taşın içindeki bu paralara dokunmuyor, kimse çalmıyor. Siz nasıl üstün bir ahlak eğitimi verdiniz ki böyle karakterli insanlar yetiştirebildiniz. Ah evladım, işte bizim ecdadımız böyle dürüst insanlardı.”

Sadaka taşlarının anlamını henüz daha milletçe kavrayamamıştık. Gerçekten de Osmanlıları, ecdadımızı yeni nesillere anlatabilmek için İstanbul’daki bütün öğrencileri otobüslerle sadaka taşlarının olduğu yerlere götürmek lazım diye düşündüm; bu sözleri duyunca. Çünkü sadaka taşları adeta bu medeniyetin bir şifresi, bir sembolüydü. Ecdadımız ile övünmek için değil onların bu ruhunu günümüze taşıyabilmek için bunu yapmalıydık.

Aşk ve şevk ile

Ergün Amca caminin mimari özelliklerinden de bize bahsetti. Sütunların hangi malzemeden, taşların hangi taşlar olduğundan ve daha birçok sanat ve mimari ile ilgili detaydan bahsetti. Aşk ve şevk ile anlatıyordu… Ve o kadar samimi anlatıyordu ki kendisinin yer yer gözleri doluyordu.

Bir gün mimarlık fakültesinden karı koca iki profesöre bu caminin sütunlarının yapımındaki inceliklerden bahsetmiş. Anlattığına göre onların ikisi de hüngür hüngür ağlamışlar. Öyle dindar görünümlü insanlar da değillermiş. Keşke aklımda kalsaydı da bu incelikleri sizlere nakledebilseydim. Hakikaten de ecdadın mimarideki anlayışı, işi bilenleri etkileyecek ve hayran bırakacak düzeydedir.

Ergün Amca’nın mimar ve mühendis tarzı bir bakış açısı vardı. Bize bu kadar detaydan bahsedince onun eskiden ne iş yaptığını merak ettik ve kendisine sorduk. Emekli bir teknik eleman olduğunu, vakt-i zamanında otuz sekiz tane sigortalı işçinin başında durduğunu söyledi.

İkindi namazı ve cenaze namazının ardından, tekrar Ergün Amca ile görüştük. Bizi evine çaya davet etti. Daha bir iki saat kadar önce tanıştığımız Ergün Amca’nın dört yüz metre kadar ilerideki evine gittik. Yaşlı insanların evlerinde bir huzur ve sadelik vardır, gözünüze seccade ve teşbih gibi şeyler çarpar. Bu sade evler kullar için tam bir yuvadır. Gösterişli, şaşalı, lüks döşeli evlerde bu saf ruhu bulamazsınız.

Sade bir odada eski bir kanepenin üzerine oturduk. Evde bize çaydan başka üzüm ve kavun ikram etti. Bir de “muşmula” denilen meyveden ikram etti. Bazı hastalıklara iyi geldiğini öğrendiğim bu meyveyi ilk defa o gün tattım. Yemek yememiz için de ısrar ettiler, fakat kabul etmedik.

 Evdeki sohbette bu sefer Ergün Amca bazı hatıralarından bahsetti. On sene kadar merhum Cemal Öğüt Hoca’nın kızı Hikmet Anne’ye bakmak nasip olduğunu söyledi. Bunu söylerken sesi yumuşadıkça yumuşadı ve gözleri de doldu. Hikmet Anne’nin babasının altı bin ciltlik muazzam kütüphanesini vasiyeti üzerine Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’ne bağışladığını söyledi. Bu kısa sohbetten daha fazla bir şey hatırlayamıyorum. Umut ile birlikte evinden ayrılırken bize bazı dini kitaplar hediye etti.

Üç yıl sonra

Telefonunu yanlış kaydettiğim için Ergün Amca’yı bu görüşmeden sonra üç yılıdır ne arayıp ne de sorabilmiştim. Fakat o samimi halini hiçbir zaman unutamamıştım. Gidip onun irfanından tekrar nasiplenmeyi hep gönlümden geçirmiştim. Nihayet üçüncü yılın sonunda Üsküdar’da Ergün Amca’mızın izini sürdüm ve biraz zor da olsa evini hatırladım. Yanımda bu sefer Umut değil, Şırnak Uludere’den veteriner arkadaşım Yücel vardı. 

Bu gittiğimizde hiçbir şey değişmemiş aynı şevkle bir şeyler anlatmaya devam ediyordu. Sadece bazı hastalıklar atlatmış ve yaşı yetmiş sekize ulaşmıştı o kadar. Sağlık sorunları yüzünden artık cami avlusundaki fahrî hizmetini sürdüremiyormuş. Beni unutmamış, ilk karşılaştığımız günkü ilgi ve alakasını bu gidişimiz de bulmuştum.

Ergün Amca ilk olarak iki sene önce Batman’da katıldığı kurban eti dağıtma organizasyonunu anlattı bize: “Kızım ve damadımla birlikte iki sene önce Batman’a gittik, ev ev kurban eti dağıttık. Bizi görünce sarılanlar, ağlayanlar oldu… Bu kurban sayesinde oralardaki ahvali şartları öğrendik. Yoksa biz nereden bilecektik ki Batman’a ne oldu, Diyarbakır’a ne oldu, Mardin’e ne oldu? 2006 senesinde Ramazan umresine gitmiştim, Batman’a gidince de vallahi billahi aynı ruhaniyeti yaşadım kardeşim. Bizim insanımız; bu millet nereye gidersen git çok asil bir millet. Biz hepimiz Müslümanız, bu milleti Türk, Kürt diye ayırmışlar. Türk’le Kürt etle tırnak gibidir, birbirinin parçasıdır. Kurban, adı gibi bizi birbirimize yaklaştırdı.”  

 “Bu gün öyle genç var ki on sekiz tane tosun kesiyor… Benim imkânım olsa ben de o kadar keserim kardeşim. Bazıları gidiyor hocaya; ‘Hocam bana kurban düşer mi?’ diyor. Hocaya sormaya ne lüzum var, Allah senede bir kere emretmiş, paran varsa git al da kes be kardeşim! Bak ne güzel organizasyonlar yapıyorlar, Afrika’da bile kesebiliyorsun. Varsa paran bir tane burada kes, bir tane de Van’da kes. Şu İslam’ın güzelliğini görüyor musun? Evlerine et girmeyen kardeşlerimizin sofrasına senede bir defa et giriyor.”

Kardeşlik olsun

Ergün Amca 1983’de gittiği hac günlerini bize anlatırken şöyle bir anısını anlatı: “Hacda iken bayram günü herkesle musâfaha yapıyorduk, yanımızda da bir siyahî vardı. Onunla musâfaha yaptıktan sonra içimden geldi adamın alnından öptüm. Beyaz adam bir siyahiyi öptüğü için yanındaki kabilesi öyle bir sevindi ki… Onlar için bu çok büyük bir meseleymiş. Tabi Türkçe bilmiyorlar, ben de onların dilini bilmiyorum; “Bilal-i Habeşi” dedim bir daha öptüm. Çok hoşlarına gitti. Osmanlı zamanında biz bu o coğrafyalara yetişmişiz, Afrikalı kardeşlerimize hep abilik yapmışız.”

Ergün Amca bunu anlattıktan sonra benden de ufak bir ricada bulundu: “Ne olursun kardeşim! Senden bir ricam var, ilk karşılaştığın siyahîyi alnından öp!” Ben de “Vardır bunda bir hikmet” diye düşünerek bu konuşmadan bir iki gün sonra Eyüp Sultan’da karşılaştığım ilk siyahi ile musafaha yaptıktan sonra alnından öptüm, hoş karşıladı. Büyüklerin öğütlerini tutmakta fayda vardı. Yirmili yaşlarda Filip adında bir Hristiyan’dı; Allah hidayet versin.

2006 yılında gittiği Ramazan umresini bize şöyle anlattı: “Medine’de bayram sabahı Resulullah’ı ziyarete gittik. Orucu orada tutup bayram sabahı Resulullah’ın huzurunda olmak ne kadar büyük bir ikram Allah’ım. Orada öne geçmek isteyenler vardı, ben gittim en arkaya durdum. Size de bunu tavsiye ederim kardeşim; bir ziyarete mi gidiyorsunuz, dergâha mı gidiyorsunuz, nereye giderseniz gidin ileri geçmeye çalışmayın, en arkada durun. En arkada durursanız inanın bana daha fazla rahmet gelir. Bak bir anahtar veriyorum size. Bırakın o acele edenler, birbirini itenler geçsinler öne. Sen en arkada dur! Oranın ruhaniyetine inanıyorsan o ruhaniyet sana gelir kardeşim.”   

Güzel nasihatler

Bu nasihatler ne kadar güzel ve kıymetli nasihatlerdi böyle. Zaman zaman tasavvuf büyüklerini ziyaret ettiğimde, bu hususa dikkat etmeye çalıştım. Hakikaten daha bir farlı feyiz oluyor sanki. Kendini göstermek ister gibi ön sıralara gitmektense, arka sıralarda nasiplenmeye çalışmak daha başka, daha bir güzel oluyordu.

Bediüzzaman Said Nursi’yi görmesini de şöyle anlattı: “Ben on yedi yaşındayken Said Nursi Hazretleri buraya geldi, şu sağdaki Yeni Cami tabir ettikleri camiye geldi. Bu insan, biliyor musunuz o kadar nurlu ki şöyle baktığınız zaman etki eden bir insan. Uzun boylu falan değil, kısaya yakın orta boylu. Zayıfça bir insan. Yanında polisler vardı, namazını kıldı, çıktı gitti; ben o kadar onu görebildim yani… Ama onun yakınları ile irtibatım oldu. Burada Eker firması vardı, orada on sene hizmet ettim.”

Herkes hasta

Ergün Amca doğma büyüme bir İstanbullu olarak şifalı bitkiler ile ilgili de malumata sahipti. Fakat bu bilgilerini sadece soranlara söylüyor ve bunun ticaretini yapmıyordu. Şöyle anlatıyor: “İnsanlık bugün hep hasta. Doktora gidiyorsun doktor da hasta. Bir gün doktora gittim, doktora; ‘Sen hastasın, niye hasta olduğunu söyleyeyim mi? Sen ne yapıyorsun burada? Avrupa’nın tüm ilaç fabrikalarının kâtipliğini yapıyorsun’ dedim. İlaç fabrikalarında çalışan birkaç tane kimya mühendisi ile konuştum, adam tabi korkuyor konuşmaya. ‘Biz ne bulursak onu koyuyoruz içine’ diyorlar. Hâlbuki bizim kendimizde ne cevherler var bir bilseniz. Siz tabi onları görmediniz, bizim çocukluğumuzda öyle otlar vardı ki ilaç asıl onlardı. Sarılık hastalığını berber dilinizin altından usturayla keserdi; sarılık geçerdi. Mesela ben kabakulak oldum, birisi okuyordu bir bakıyorsun ki birkaç gün sonra Allah şifasını vermiş. Başka bir tanesi eline bir pamuk alıyordu dişi tutup çekiyordu.”

Efendimizin tavsiye ettiği “hacamat”la ilgili olarak da Ergün amca şunları söyledi: “Eskiden bütün herkes hacamat oluyordu. Gidiyordun hamamlara ama nasıl hamam biliyor musun? O hamama girdiğin zaman yeniden doğmuş gibi hafifleyip çıkıyordun. Bir ter atarsın, yeniden doğmuş gibi olursun. Bunların hepsini kaldırdılar. Benim bir Amerikalı arkadaşım var, orada malı mülkü var, buraya geliyor; Çarşamba’da Mahmud Efendi’nin oraya gidiyor, orada hacamat oluyor. Düşünebiliyor musun kardeşim Amerika‘da oturan bir insan buraya her sene hacamat olmak için geliyor.”

Öyle bir gül ki

Sohbetimiz esnasında Ergün amca nesli tükenmekte olan bir gül cinsinden bahsetti. Dedi ki: “İstanbul’daki bütün ahşap evlerin bahçesinde bu gülden vardı. Bu gül Peygamber’in teni şeklinde kokan bir güldü. Bu gülü koklarken salavat getireceksiniz. Bu gülden lokum yaparlardı, akide şekeri yaparlardı. Gül şurubu, gül şerbeti, gül reçeli; bunların hepsi şifadır. Diyeceksiniz ki bu gördüğünüz güller o gül değil mi? Hayır değil, bu gül başka. Ben birkaç yıl evvel vakıftan izin alıp bu gülü Marmara İlahiyat Fakültesi’nin bahçesine diktim. Fakat oraya gelip bir kamelya yapmışlar gülü sökmüşler. Ben sürekli oraya gider o gülü koklar salavat getirirdim. Bir gün bir baktım ki o gül yok olmuş. O gülden şuanda bir camiinin bahçesinde kilitli birkaç tane var. Yaza nasip olursa haziranda, temmuzda sizi oraya götürürüm inşallah. Peygamber gülü olarak bilinen bu gül artık unutulmuş.”

Ergün Amca bir ara içeri gitti ve iki adet yeşil yaprak getirdi. Kokladık normal bir kokusu vardı. “Bunu elinizde ovalayın” dedi. Ovaladık elimizi kokladık ki müthiş derecede güzel bir esans kokuyor. Hani Efendimiz’in bir hadisi vardır; “Dünyanızdan üç şey sevdirildi” diye başlar ve bunlardan birisinin de güzel koku olduğu buyrulur. Ben bu vakte kadar buradaki güzel kokuyu hacıyağı türü esanslar zannederdim. Bu güzel kokuyu koklayınca şuana kadar güzel kokunun ne olduğunu bilmediğime hayret ettim.

Bu bitkiyi Ergün Amca bize şöyle anlattı: “Marmara İlahiyat ’ta vakıfta çalışan bir genç kardeşimiz var. Bu genç kardeşimiz o güle de ıtıra da gönül verdi, onlara sahip çıkıyor. Bu ıtır evdeki saksıda bir çoğaldı bir çoğaldı ondan dört beş kişiye verdik. Bunu istiklal madalyası olan bir gaziden öğrendim ki; eskiden bütün Osmanlı bu ıtırı kullanırmış. Hakiki esans bu, kardeşim! Bunu benim damadım Mersin’den getirdi. Böyle güzel kıymetli bitkilerimiz varken, Fransız’ın; o ahlaksız heriflerin kozmetiğini esansını, bütün aile içine kadar soktular. Bize ıtırı unutturdular.”

Kalkmamıza yakın; “Senden bir arzum var” diyen Ergün Amca şunları söyledi: “Beşiktaş’ta Yahya Efendi’nin kabrini mutlaka ziyaret et. Orada ne yazıyor biliyor musun? ‘Yahya Efendi, Hızır aleyhis selam’dan ders almıştır’ yazıyor. Kanuni Sultan Süleyman onun sütkardeşidir. Fakat Yahya Efendi saraya hiç gitmezmiş, Kanuni Sultan Süleyman onu ziyarete gidermiş. Onlar evliya kardeşim; evliya olmak kolay değil. İnşallah sizler de çalışırsanız gayret ederseniz o mertebeyi bulursunuz. Bu söylediğim şey var ya; o kadar önemli bir şey ki dünyanın servetiymiş, malıymış mülküymüş, altınmış, mücevhermiş, bunlar hiçbir şey değil. Senden bir arzum daha var. Edirnekapı’da İbni Kemal Hazretleri’nin kabrini de mutlaka ziyaret et.” 

Ayrılırken ıtır bitkisini saksısı ile birlikte bize hediye etmek isteyen Ergün Amca; “Alın bunu bütün herkese tanıtın” dedi. Biz de onu hakkıyla tanıtamayız düşüncesi ile almadık. Ama o bitkinin kıymetini bilecek birisi olursa Ergün Amca’ya haber edeceğiz; böyle sözleştik…  Daha sonra Ergün Amca’nın evine bir kere daha annem ve teyzemle gittik. Ondan sonra da daha görüşemedik. Son olarak Prof. Dr. Hüsrev Subaşı’ndan onun vefat ettiğini öğrendim. Allah Teâlâ rahmet eylesin.

Aydın Başar/ Somuncu Baba Dergisi

İrfan Mektebi ↗

Sevdirici, müjdeleyici üslupla yazılmış hayata dair yazılar okumak için tıklayın.

Gönül Dünyamız ↗

Gönül insanlarına dair bam telinize dokunacak yazılar okumak için tıklayın.

Şunlara Gözat

Yaşar Fersahoğlu hoca derste anlatmıştı

Fakültede okuduğum yıllarda bir dönem Din Eğitimi dersimize Yaşar Fersahoğlu Hocamız gelmişti. Şöyle anlattığını hatırlıyorum: …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.