Hüzünlü bir kaçış hikayesi…

Konya’nın meşhur hafızlarından Hayra Hizmet Vakfı kurucusu merhum Hasan Hüseyin Varol hocamızın hatıralarını rahmete ve Fatihalara vesile olması niyeti ile yayınlamaya devam ediyoruz.

Bir vesile oldu İstanbul’a okumaya gittim. Orada iki yıl kaldım. Bunları hatıralarımın farklı bir yerinde anlatacağım. Sonunda döndüm ve o zaman böyle coşkun akan, başında beklediğim Kuşapınar’ı. Bugün maalesef yerinde yoktur. Ne su kalmış, ne de pınar…

Konya’da Çiçekçiler Mescidi’nde görev yapıyordum. Bir sabah namazından sonra, cemaatten birisi; “Hocam, akşam mevlidimiz var, okur musunuz?” dedi. Ben de; “Akşam benim maniim var, başka bir yere gideceğim” dedim.

Babam kızdı

Bunu derken babam da vardı, duydu dediklerimi. Başladı bana ağır laflar söylemeye, mübarek adam bir kere kızmaya başladı mı, kolay kolay bırakmazdı. Eve geldik hala laf saymaya devam ediyordu. Annem de duydu. Birkaç kez; “Herif yeter gayri” dediyse de babam durmadı. Bendeniz iyice bunaldım. Kafam çok karıştı, artık Konya’yı terk etmeye karar verdim.

Bir bisikletim vardı, Steyr marka idi. Atladım ve çarşıya geldim. Tellal pazarında o bisikleti 5 liraya sattım. Bir miktar da yanımda vardı. Gittim otobüse yazıldım. Saatim geldi, bindim ve doğru İstanbul’a geldim. Fakat, kış günü olduğundan İstanbul’da bir sis oturmuş, Üsküdar’dan Beşiktaş’a gitmek mümkün değil. Vapurlar çalışmıyor. Gece yarısı bir motor “ben götüreyim” diye iskeleye yanaştı.

Bekleyen çok adam vardı, herkes atladı, ben de atladım. Fakat iki metre ilerisi görünmüyordu. Deniz motoruna haddinden fazla insan bindiği belliydi. Motorun kaptanı el feneriyle yol bulmaya çalışıyor, bir taraftan da yola devam ediyorduk. Motorun üzerinde oturanlardan daha çok ayakta duran yolcular vardı.

Tam Beşiktaş rıhtımına yanaşmıştık. Çok büyük bir gemi rıhtımda duruyormuş. Görmek mümkün değil. Geminin ışıkları yanıyordu, ama sisten görünmüyordu. Motor her ne kadar süratli değilse de geldi, gemiye tosladı. Ön tarafta ayakta duranların çoğu bu sarsıntıyla birlikte denize düştüler. Artık küfrün bini bir paraydı. Ortalık kaynıyordu, o hengamede karaya çıktık.

Gece yarısı

Lâkin ne taksi var ne de otobüs. Yürüdüm, Osman Yılmaz isminde bir ağabeyimiz vardı. Onun camisine geldim. O da Cihangir Camii’ne geçmiş. Haydi oradan tekrar oraya vardım. Sokak kapısı kocaman bir demir kapıydı. Onu da hoca arkasından kilitlemiş. Uğraştım, açamadım. Kapıyı epeyce çaktıktan sonra Osman Hoca uyandı. “Yahu, gecenin bu saatinde kimsin sen?” diye öfkeli öfkeli seslendi. Kendimi tanıttım.

Geldi kapıyı açtı. Beni de çok severdi. Saffet hocada beraber okumuştuk. Oturduk, uzun uzun konuştuk, macerayı ona anlattım. Bana hem gülüyordu, ama hem de kızıyordu. Derken sabah oldu. Konya’da akşam olup da benim gelmediğimi görünce annem; “O çocuğa olmadık lafları saydın, o da kaçtı gitti. Ya Hasan’ı bulursun, ya da işte ben de gidiyorum” diyerek annem de evden çıkmış gitmiş. Babama böyle bir tavır koymuş.

Babacığım, ne yapsın, pişman olmuş ama neden sonra. Sormuş, soruşturmuş, benim İstanbul’a gidebileceğimi tahmin etmiş. Fakat Babam, İstanbul’a hiç gitmediği için oraları bilmez. Buna rağmen benim kimlerin yanına gidebileceğimi sormuş ve öğrenmiş. Sonunda atlamış otobüse ve gelmiş İstanbul’a.

Bendeniz Osman Hoca’nın evinde biraz yattım. Kalktım, Beyazıt Camii’nin önünde bir ağabey vardı. Abdulgani Uygun adında. İstanbul’da bulunan Konyalıların hemen hemen hepsi oraya uğrarlardı. Onlar hakkında taze bilgileri de ancak Gani abiden alabilirdim. Onun yanına geldim kucaklaştık, görüştük. Biraz da ağlaştık. Çünkü çok oturmuş, kalkmış, yemeklerde, sohbetlerde beraber olmuştuk.

Babam geldi

Biraz konuştuktan sonra bana; “Sen ne yaptın Hasan!, bu kış gününde anneni ve babanı çok üzmüşsün. Biraz evvel baban geldi, iki gözü iki çeşme ağlıyor. Annen bırakmış gitmiş, baban çok pişman olmuş. Abdest tazelemeye gitti. Bunu sen yapmamalıydın!” dedi. Tam o anda babam da çıkageldi kucaklaştık. Ağlaştık.

Gani ağabey çay ısmarladı, içtik. İzin istedik. Ayrılacağımızda Gani ağabey; “Hafız Hasan, babana büyük camileri gezdir de öyle gidin” dedi. Gayri öyle yaptık ve Konya’ya döndük. İşte bu olayda babamı tâ İstanbul’lara getiren etken, rahmetli annemin benim için tavır koyması olmuştur. Şimdi ben her ikisine de
dua ediyorum.

Rahmetli annem 54 yaşında vefat etti. Çok genç yaşta bir ölüm. Babam rahmetli de 64 yaşında vefat etti. Onun da ölümü genç sayılır. Çilelerin kucağında geçen bir ömür. anneciğim 1974 senesinde, babacığım da 1978 senesinde ahirete gittiler. Arkalarında iki çocukları vardı. Birisi bendeniz, diğeri ise, kız kardeşim. Kız kardeşim de çok çileli bir hayat sürdü. Öldü. Allah ona da bol bol rahmet eylesin.

Bana gelince, şu anda 83. yaşımı yaşıyorum. Benim de onların yanına gitmem yaklaşıyor. Çünkü bütün arkadaşlarım gittiler. Kocahasanlar sülalesinde en yaşlı ben kalmışım. Elbette herkese olan bana da olacak. Rabb’imden hayırlı akibetler niyâz ediyorum.

(Not Bu yazı merhum Hafız Hasan Hüseyin Varol Hocamızın “Yaşadıklarım ve Gördüklerim” adlı kitabından kısaltılarak derlenmiştir. Başlıklar sitemize aittir. Geçmişlerimiz için Fatihalara ve dualara vesile olması niyazı ile.)

Hasan Hüseyin Varol/ İrfanDunyamiz.com

Yayın Yönetmeni Notu: Anne babalar ile çocuklar arasında zaman zaman problemler yaşanabilmekte, kimi zaman bu problemler aşılırken kimi zaman ise adeta kar topu gibi büyümektedir. Anne babalar illa ki bazı konularda çocuğunun davranışlarını beğenmeyebilir ve onlara tepki gösterebilirler. Bu güzel hatıra bize çocuklarımıza -bilhassa ergen veya genç olanlara- karşı tepkilerimizde ileri gitmememiz gerektiğini öğretiyor. Hiç tepki olmasın, hiçbir şeye karışılmasın demiyoruz ama tepkilerimiz de belli bir dengede olmalıdır. Sabırlı olmakta fayda vardır.

İrfan Mektebi ↗

Sevdirici, müjdeleyici üslupla yazılmış hayata dair yazılar okumak için tıklayın.

Gönül Dünyamız ↗

Gönül insanlarına dair bam telinize dokunacak yazılar okumak için tıklayın.

Şunlara Gözat

Ahmet M Ziylan’dan İki Çift Söz Yeter

Çocukken dedelerimiz ve ninelerimiz bize bazı hikâyeler anlatırlardı. Çok güzel ve tesirli mesajları olurdu bu …

Hafız Halil Necati Coşan Efendi

Halil Necati Efendi, 1906 yılında (Rûmî 1322) Ahmetçe Köyü’nde doğdu. Babası Molla Mehmed’dir. Ailenin ikinci …

Çocuklar M. Yaşar Kandemir okumalı…

Bir müddettir seçmeli ders olarak okutulan “Siyer-i Nebi” yani “Peygamberimizin Hayatı” dersi, geleceğimiz ve yeni …

Her gösteri masum mudur?

Niçin toplandıklarını ve ne istediklerini bilmeksizin kendilerini yöneten ve yönlendiren toplum mühenislerinin gazıyla meydana çıkan …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.