Tahâvi Akâidi Tercümesi

İlim Yolcuları İçin
Temel Dini Metinler 14

Akîdetü’t-Tahâviyye Tercümesi
İmam Tahâvi

Bismillâhi’r Rahmâni’r Rahîm.

1) Allah’ın tevfîkı (hakda ve hayırda bize başarı verdiği)ne itikad edenler olarak Allah’ın tevhîdi (rubûbiyet ve ülûhiyeti bir olan Allah’a isnad etme) hususunda deriz ki: “Muhakkak Allah birdir ve O’nun hiçbir ortağı yoktur. O’na benzeyen hiçbir şey yoktur. O’nu aciz bırakacak hiçbir şey de yoktur. O’ndan başka ilah yoktur. Evveli olmayan kadîmdir, sonu olmayan dâimdir. O’nun varlığı sona ermez ve yok olmaz. Ancak O’nun dilediği olur. Vehimler O’na ulaşamaz. Zihinler O’nu idrak edemez (O’nun hakikatini kuşatamaz). Varlıklar, O’na benzemez. O, hiç ölmeyecek olan Hayy/diridir. O, hiç uyumayan Kayyûmdur. O, (yarattığı şeylere) ihtiyaç duymadan yaratan (Hâlık), yaratıkların rızkını güçlüğe düşmeden (Rezzâk) rızık vericidir. O, korkusuzca öldüren (Mümît), meşakkatsiz yeniden diriltendir (Muhyî).

2) Mahlûkatı yaratmadan önce de sıfatları ile birlikte Kadîm olduğu halde daimdir. Mahlûkâtın olmasıyla, daha evvel olmayan bir sıfatla sıfatlanarak ziyadeleşmedi. Nasıl ki sıfatlarıyla ezeli idi, aynı şekilde o sıfatlarla ebediyyen zâil olmaz. Mahlûkâtı yaratmasından sonra “Hâlık” ismini almış değildir. Ezelden beri Hâlık’tır. Mahlûkâtı ihdâs etmesiyle “Bârî” ismini almış değildir. O’nda Rablık vasfı vardır. Merbûb vasfı yoktur. (Terbiye edendir, başkasının terbiyesi altında olan değildir.) Hâlık vasfı vardır, mahlûk vasfı yoktur. Bütün mahlûkâtı yarattıktan sonra ölüleri dirilttiği gibi “Muhyi’l-mevtâ” ismini onları daha diriltmeden evvel hak etmiştir. Aynı şekilde bunları ilk defa icat etmesiyle “Hâlık” ismini hak etmiş değildir. Şöyle ki, Allah her şeye gücü yeter. Her şey O’na muhtaçtır. Her iş O’na çok kolaydır, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. “O’nun misli gibi bir şey yoktur, O işitendir görendir.” (Şûra sûresi,11.)

3) (Yüce Allah) mahlûkâtı, ilm-i (ezelîsine muvafık olarak) yaratmış, onların kaderlerini takdir etmiş, onların ecellerini de tayin etmiştir. Onları yaratmadan evvel O’na hiçbir şey gizli değildi, onları yaratmadan önce ne yapacaklarını bilmekte idi. Kendisine itaatle emretti, Kendisine isyandan nehyetti. Her şey O’nun takdiri ve dilemesiyle meydana gelir. (Bütün bu olan bitenlerle hakkında ancak) O’nun dilemesi geçerlidir. Kullar için ancak O’nun dilediğini dilemek vardır. (Allah’ın, kullar) için dilediği olur, dilemediği olmaz.

4) (Allah) dilediğini hidayete ulaştırır; fazlu (keremi) ile korur ve âfiyet verir. Adaletinin gereği sapmayı dileyenin de sapmasını yaratır, hızlanda (rahmetten yardımsız) bırakır ve imtihana tabi tutar. Bütün bunlar Allah’ın fazl u keremi ile adaleti arasında Allah’ın meşîeti/dilemesi dairesinde dönüp dolanır. (Allah’ın fazlının ve adaletinin) muhalifi ve dengi olmaktan Allah yücedir. Hükmünü geri çevirecek, hükmünü geri bıraktıracak, emrine karşı üstünlük sağlayacak hiçbir kimse yoktur.

Bunların tamamına iman ettik ve her şeyin Allah tarafından olduğunu kesin olarak kabul ettik. Muhakkak Hazreti Muhammed sallellahu aleyhi ve sellem O’nun seçilmiş kulu, üstün peygamberi ve kendisinden râzı olduğu rasûlüdür, peygamberlerin sonuncusudur; takva sahiplerinin imamıdır; gönderilen rasûllerin efendisidir, âlemlerin Rabbi olan Allah’ın sevgilisidir. O’nun nübüvvetinden sonra yapılacak her nübüvvet iddiası bâtıl ve nefsanîdir. O, hak ve hüda, nur ve ziya ile bütün cinlere ve mahlûkâtın tamamına gönderilmiştir.

6) Muhakkak Kur’ân, Allah Teâlâ’nın kelâmıdır. O’ndan nasıl olduğu bilinmeksizin söz olarak ortaya çıkmış, (Allah) onu Rasûlüne vahiy olarak indirmiş ve mü’minler de bu şekilde hak olarak onu tasdik etmişler. Yakînen inandılar ki Kur’ân gerçekte Allah Teâlâ’nın kelâmıdır. Mahlûkâtın kelâmı gibi mahlûk değildir. Kim Kur’ânı işitir de “O, insan kelâmıdır” derse, kâfir olur. Şüphesiz Allah Teâlâ o kişiyi zemmetti, ayıpladı ve onu “Onu yakında Sekar’a /cehnneme girdireceğim” (Müddessir, 26.) diyerek kınamış ve ayıplamış ve onu cehennemle tehdit etmiştir. (Allah, Kur’ân için) “Bu (Kuran), beşer sözünden başka bir şey değildir” (Müddesir, 25.) diyeni Allah Teâlâ ‘Sekar’la tehdit edince, bildik ve kesin anladık ki o Kur’ân, beşeri yaratanın sözüdür; beşer sözüne benzemez.

7) Kim Allah’ı, beşer sıfatlarından bir sıfatla vasıflandırırsa muhakkak kâfir olur. Bu gerçeği gören, ibret alır da artık kâfirlerin ileri sürdüğü bu tür sözlerden kaçınır ve neticede Allah Teâlâ’nın sıfatlarının beşer (sıfatları) gibi olmadığını anlar.

8) Cennet ehli (mü’minlerin Allah’ı) görmesi, Rabbimizin kitabı (Kur’ân)’ın “O gün Rablerine bakan pırıl pırıl parlayan yüzler vardır” (Kıyâmet, 2223.) buyurduğu gibi ihata/kuşatma ve keyfiyet söz konusu olmaksızın haktır. Bu âyetin tefsiri, Allah’ın irâde ettiği ve ilmi üzeredir. Bu hususta Rasûlullah sallellahu aleyhi ve sellem’den gelen sahîh hadîslerin tamamı, (Efendimiz’in) buyurduğu gibi, manası da irade ettiği gibidir. Bu hususta kendi görüşümüzle yorum yapıcı olarak ve tahminlerimizle zanlarda bulunarak meseleye girmeyiz. Çünkü kişi dininde ancak, azîz ve celîl olan Allah’a ve Rasûlü sallellahu aleyhi ve sellem’e işi havale ederse ve kendisine karışık gelen işi bilenine havale ederse emin olur.

9) İslâm ayağı, ancak teslimiyet ve itaat üzere sabit kalabilir. Kim ki bilinmesi kendisinden men olunan (müteşabihatı) bilmeyi talep ederse, anlayışı teslimiyetle kanaat getirmezse, onun bu talebi onu halis tevhidden, saf marifetullahtan ve sahîh imandan engeller (ona mani olur); küfür ile iman, tasdik ve yalanlamak, ikrar ve inkâr arasında vesveseci, şaşkın, haktan kaydığı halde ne iman eden bir mü’min ne de inkâr eden bir yalancı durumuna gelmeden bocalar durur.

10) Bir kimsenin, selam yurdu (cennet) ehlinin, Allah’ı görmesine dair imanı, ru’yetin gerçekleşmesini vehmetmesi, kendi anlayışı ile te’vil etmesi suretiyle sahih olmaz. Çünkü Allah’ı görmeyi ve O’na nispet edilen her bir mananın te’vili, ancak te’vili terk edip teslimiyete sarılmak suretiyle olur. Peygamberlerin getirdiği din, (aynı anlayış) üzerindedir. Nefy etmek (Allah’ın sıfatları inkâr etmek)ten ve teşbih (Allah’ı mahlûkatına benzetmek) ten sakınmayan kimse kayar, tenzîh (akîdesin)e ulaşamaz. Muhakkak Yüce Rabbimiz, vahdaniyet (Allah’ın zâtî sıfatları açısından tevhid) sıfatlarıyla ve ferdaniyet (Allah’ın fiilî sıfatları itibariyle tevhid) sıfatlarıyla vasıflanmıştır. Mahlûkâttan O’nun sahip olduğu sıfatlara sahip olan hiçbir kimse yoktur. Allah sınırlanmaktan, mekândan, âza ve edevattan yücedir, münezzehtir. Yaratılan her şeyi kuşattığı gibi altı yön Allah’ı kuşatamaz.

11) Mirac haktır. Muhakkak Peygamber Efendimiz sallellahu aleyhi ve sellem gece yolculuğuna götürüldü ve uyanık iken bedeni ile göklere yükseltildi. Daha sonra Allah’ın dilediği bazı yüce makamlara ulaştırıldı. Allah dilediği şeyleri ona ikram etti ve ona vahyetmiş olduğu şeyleri vahy etti.

12) Allah Teâla’nın (Peygamberimiz’in) ümmetine rahmet olarak ikram ettiği Havz, haktır.

14) Allah Teâlâ’nın Âdem aleyhis selam’dan ve zürriyyetinden almış olduğu misak (Allah’ı Rab olarak tanıdıklarına dair almış olduğu söz), haktır.

15) Allah Teâlâ, ezelde, cennete ve cehenneme gireceklerin sayısını muhakkak toptan bilmektedir. Bu sayıda, artma ve eksilme olmaz. Aynı şekilde insanların yapacağı fiilleri de Allah ezelden bilmektedir. Herkese, kendisi için yaratılan işleri yapma kolaylaştırılmış (imkân verilmiş)tir. Ameller, sonuçlara göre (değerlendirilir). Saîd (cennetlik) olan, Allah’ın hükmü ile cennetlik, şakî (cehennemlik) olan da Allah’ın hükmü ile cehennemlik olmuştur.

16) Kaderin aslı, Allah Teâlâ’nın mahlûkâtı hakkındaki gizlediği sırrıdır. Bu sırra mukarreb melek (en yakın bir melek) de gönderilen bir peygamber de muttali (haberdar) olmuş değildir. Bu meselede derine dalmak, akıl ve fikir yürütmek, hızlâna/rahmetten mahrumiyyete vesiledir; mahrumiyet merdivenidir; azgınlık derecesidir. (Bu kader konusunda bize gereken) akıl fikir yürütmekten ve vesveseye düşmekten bütünüyle sakınmaktır. Çünkü Allah Teâlâ mahlûkâtından kaderi bilmeyi gizlemiş ve kullarını kader hakkında bilgi edinme isteğinden de nehyetmiştir. Nitekim Allah Teâlâ kitabı (Kur’ân-ı Kerîm’in)de şöyle buyurduğu gibi “O (Allah), yaptıklarından dolayı sorgulanamaz fakat onlar (kullar) sorgulanırlar.” (Enbiya, 23.) Öyle ise kim “(Allah) bir şeyi neden böyle yaptı” diye sorarsa, muhakkak o kimse Allah’ın kitabının (Kur’ân’ın) hükmünü reddetmiş olur. Kim de Allah Teâlâ’nın kitabının hükmünü reddederse, kâfirlerden olur.

17) İşte bu (açıklamalar), Allah dostlarından kalbi nurlu olan kişilerin ihtiyaç duyduğu şeylerin tümüdür. Bu, ilimde derinleşmiş âlimlerin derecesidir. Çünkü ilim, iki kısımdır. Mahlûkat arasında mevcut olan ilim (şeriat ilmi), diğeri de mahlûkatta bulunmayan ilim (kaderle alakalı ilim)dir. Mahlûkatta mevcut olan ilmin inkârı da küfürdür mahlûkatta bulunmayan (gayb) ilmini bildiğini iddia edilmesi de küfürdür. İman, ancak mevcud (din) ilmin kabulü; mahlûkatta olmayan (kader) ilminin istenmesinin terk edilmesi ile sabit olur.

18) Biz Levh-i Mahfuz’a, Kalem’e ve Levh-i Mahfuz’da yazılanların tamamına iman ederiz. Bütün mahlûkat, Allah’ın Levh-i Mahfuz’da olacağını yazdığı şeyin olmaması için toplansalar, buna güç yetiremezler; şayet Allah’ın Levh-i Mahfuz’da olmayacaktır diye yazdığı şeyi yapmak için bütün mahlûkat toplansa, buna da kadir olamazlar. Kalem kıyamete kadar olacakları yazıp bitirmiştir.

19) Kuldan sapan (kulun başına gelmeyen) şey kula isabet etmez, kula isabet edecek şey de kuldan sapmaz (kulun yakasını bırakmaz). Kula gerekli olan, Allah’ın ilminin, mahlûkundan her olacak şey hakkında Allah’ın ilminin öne geçtiğini bilmektir. Kulun, (Allah’ın olacak) her şeyi sağlam, muhkem bir ölçü ile takdir ettiğini bilmesi de vaciptir. O’nun bu ezelî ilmi ile takdir ettiği şeyi, göklerde ve yerde mahlûkatından hiçbir geri bıraktıracak, giderecek, bozacak, değiştirecek, tahvil edecek, noksanlaştıracak ve ziyadeleştirecek kimse yoktur. İşte bu durum, iman akdinden, dinin temellerinin bilinmesinden, Allah’ın tevhîdinin ve Rubûbiyyetinin itiraf edilmesinden dolayıdır. Allah’ın kitabı Kur’ân-ı Kerîm’in şu âyetinde olduğu gibi “O (Allah) her şeyi yaratmış, yarattığı o şeyleri bir ölçüye göre takdir etmiştir.” (Furkan,25/ 2.) “Allah’ın emri, takdir edilmiş bir kaderdir.” (Azhab, 33/38.)

20) Kader meselesinde Allah’a düşman olana ve konuda görüşüne temel olarak hasta bir kalp hazırlayana yazıklar olsun. Muhakkak bu (hasta kalp sahibi) vehmi (kuruntusu) ile gayb ilminin araştırılmasında çok gizli olana yönelmiş ve bu konuda söylediği fikirlerden dolayı iftiracı günahkâr durumuna düşmüştür.

21) (Allah’ın) kitabı (Kur’ân-ı Kerîm’in)de beyan ettiği gibi Arş ve Kürsî haktır. O’nun (Allah’ın) Arş’a da Arş’ın daha aşağısındaki şeylere de ihtiyacı yoktur. O, her şeyi ve her şeyin üstündeki Arşı da kuşatandır ve her şeyin üstündedir. Kendisini kuşatmaktan ise mahlûkâtını aciz bırakmıştır. (Allah kuşatıcıdır, mahlûkat ise Allah tarafından kuşatılmıştır.) 22) Allah Teâlâ’nın, Hazreti İbrahim aleyhis selam’ı halîl/dost edindiğini, Hazreti Musa aleyhis selam ile bir çeşit konuşmakla konuştuğunu iman, tasdik ve teslimiyet olarak ifade ediyoruz.

23) Melekler(in varlığına), peygamberlere ve peygamberlere indirilen kitaplara iman eder, peygamberlerin apaçık hak üzere olduklarına da şâhidlik ederiz ki.

24) Biz, kıble ehlimizi (kıblemize doğru namaz kılanları), Peygamber Efendimiz sallellahu aleyhi ve sellem’in getirdiği şeyleri itiraf ettiği müddetçe, söylediklerini haber verdiklerini tasdik ettikleri müddetçe müslüman ve mü’min diye isimlendiririz.

25) Allah(’ın zâtı) hakkında derine dalmayız. Allah’ın dini konusunda da birbirimizle münakaşa etmeyiz.

26) Kur’ân hakkında birbirimizle mücadele etmeyiz. Biliriz ki muhakkak Kur’ân, Âlemlerin Rabbinin kelâmıdır. Onu, Rûhu’l-emîn (Cebrail) vasıtasıyla indirmiş, onu peygamberlerin efendisi olan Hazreti Muhammed sallellahu aleyhi ve sellem’e öğretmiştir. Allah’ın rahmeti onun âl ve eshabının tamamının üzerine olsun. (Yine biliriz ki)  Allah Teâlâ’ın kelamı (olan Kur’ân’a), mahlûkâtın kelamından hiçbir şey denk olamaz. Kur’ân’ın, mahlûk olduğuna hükmetmeyiz. Bu konuda Müslümanların (Ehl-i Sünnet) cemaatine muhalefet etmeyiz.

27) Günahı helal kabul etmediği müddetçe Ehl-i Kıbleden hiçbir kimseyi, günah işlemesi sebebiyle tekfir etmeyiz (kâfirdir demeyiz). İman etmekle birlikte günah işleyene, günah zarar vermez, demeyiz. Mü’minlerden güzel amel işleyen kimseleri, Allah’ın affetmesini, rahmetiyle onları cennete girdirmesini umarız. Mü’minler için Allah’ın azabından emin olamayız. Onların doğrudan cennette olduklarına şehâdet edemeyiz; kötülük işleyenler için mağfiret isteriz; onların akıbeti hakkında korkarız; ama onlardan ümit kestirmeyiz. Azaptan emin olmak ve rahmetten ümit kesmek kişiyi İslam dininden çıkarır. Ehli kıble için hak yol, ikisinin (ümitle ve yeisin) arasıdır.

28) Kul, ancak kendisini iman dairesine sokan şeyleri inkâr etmekle imandan çıkar.

29) İman, dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir. Allah Teâlâ’nın, Kur’ân’da şeriat olarak indirdiği ve Rasûlullah sallellahu aleyhi ve sellem’in beyan ettiğine dair sahîh olarak gelen şeylerin tamamı haktır. İman tektir. İman ehli, imanın aslında eşittirler. Aralarındaki üstünlük, haşyet/korku, takvâ, hevâya muhalefet ve evlâ olana yapışmakladır. Bütün mü’minler Rahman’ın dostlarıdır. Onların Allah indinde en değerli olanı, Kur’ân’a en çok boyun eğeni ve tâbi olanıdır. İman: Allah’a, meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine, ahiret gününe, öldükten sonra dirilmeye, kader;  hayır ve şer, acı ve tatlı her şeyin Allah tarafından olduğuna inanmaktır. Biz bunların tamamına iman ederiz. Peygamberlerinin hiçbirisini diğerinden ayırt etmeyiz. Hepsinin, Allah’tan getirdikleri şeyleri tasdik ederiz.

30) Ümmet-i Muhammed’den büyük günah işleyenler; tövbe etmemiş bile olsalar, iman edip ve Allah’ı tanıdıktan sonra tevhid ehli oldukları halde ölerek Allah’a kavuştuktan sonra cehennemde ebedî bırakılmazlar. Onlar (büyük günah işleyenler), Allah’ın dilemesi ve hükmü altındadırlar; dilerse onları mağfiret eder ve onları fazl u keremiyle affeder. Kur’ân-ı Kerîm’de Allah, bu hususta şöyle buyurduğu gibi: “Şüphesiz Allah, kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez. Bunun dışında kalan (günahları) ise dilediği kimseler için mağfiret eder.” (Nisâ 4/48, 116) dilerse onları adaletiyle cehennemde günahı kadar azap eder, sonra onları rahmetiyle, taât ehlinden olan şefaât edenlerin şefaatiyle cehennemden çıkarır; sonra da onları cennetine gönderir. İşte Allah Teâlâ’nın bu muamelesi, Kendisini tanıyanların dostu olmasından ve bu kullarını, iki cihanda da Allah’ın hidayetini yitiren, O’nun dostluğuna erişemeyen inkârcı kimseler gibi bir tutmamasından ileri gelir.

31) Ey İslâm’ın ve İslam ehli (Müslüman olan kimseleri)nin velisi/sahibi olan Allah’ım! Sana kavuşana kadar bizi, İslâm üzere sabit eyle!

32) Ehl-i kıbleden olan günahkâr ve iyi kişilerin peşinde namaz kılmayı ve bunlardan ölen kişilerin cenaze namazını kılmayı caiz görürüz. Onlardan hiçbir kimseyi cennete ve cehenneme indirmeyiz. (Ehl-i kıbleden muayyen bir kimseyi ne cennete sokar ne de cehenneme atarız.) Onlardan küfür, şirk ve nifak gibi bir şey belirmedikçe bunların aleyhine küfürle, şirkle, nifakla şâhitlik etmeyiz. Onların gizli hallerini Allah’a havale ederiz.

33) Ümmet-i Muhammed sallellahu aleyhi ve sellem’den katli vacip olanlar hariç hiçbir kimseye silah çekmeyi caiz görmeyiz.

34) (Devlet idarecimiz olan) imamlarımıza ve işlerimizi yürüten yöneticilerimize, zulmetseler bile karşı çıkıp isyan etmeyi caiz görmeyiz. Onların aleyhine beddua etmeyiz. Onlara itaat etmekten el çekmeyiz. Bize günahı emretmedikleri müddetçe, onlara itaati Allah’a itaat gibi farz görürüz. Onların ıslah olup düzelmeleri ve âfiyet içinde bulunmaları için dua ederiz

35) Sünnete ve Ehl-i Sünnet cemaatine tabi oluruz. Ayrılıktan, ihtilaf ve parçalanmaktan kaçınırız. Adalet ve emânet ehlini severiz (Âdil davranan ve idareciliğin emanet olduğu şuuru ile hareket eden idarecilerimizi severiz). Zulüm ve hıyanet ehline buğzederiz. Bilinmesi bize karışık gelen şeyler konusunda, Allah daha iyi bilir, deriz (ve öylece inanırız)

36) Hadîs-i şerîflerde geldiği gibi yolculukta ve ikâmet halinde mestler üzerine mesh etmeyi caiz görürüz. Hac ve cihad, Müslümanların imamlarından (idarecilerinden) ister iyi ister fâcir olsun ulü’l-emr ile birlikte kıyamete kadar devamlı (yapılacak olan) iki farzdır. Bu iki (farzı) hiçbir şey iptal edemez ve kaldıramaz.

37) Kirâmen kâtibîn meleklerine ve muhakkak Allah’ın onları bizim üzerimize koruyucu ve (yaptıklarımızı) kaydedici yaptığına inanırız.

38) Âlemdeki (bütün) canlıların ruhlarını almakla görevli ölüm meleğine inanırız. Hak eden (ve lâyık olanların) kabirde azabı ve nimetini göreceğine; Rasûlullah sallellahu aleyhi ve sellem’den ve eshabından gelen haberlere göre ölüye kabrinde Münker ve Nekir meleklerinin, kişinin Rabbinden, dininden ve Peygamber’inden süal soracağına da inanırız.

39) Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur.

40) Öldükten sonra dirilmeye, kıyamet gününde amellerin karşılığının verileceğine, amellerin (Allah’ın huzurunda) arz edilmesine, hesaba çekilmeye, amel defterinin okunmasına, sevaba, azaba, sırat (köprüsü) ve teraziye (mizana) iman ederiz.

41) Cennet ve cehennem yaratılmış olup ebediyyen sona ermez ve yok olmaz. Şüphesiz Allah Teâlâ (diğer) mahlûkatı yaratmadan evvel cennet ve cehennemi yaratmıştır. Cennet ve cehennem ehlini yarattı. Onlardan dilediği kimseyi lütuf olarak cennet için, onlardan dilediği kimseyi de Kendisinden adalet olarak cehennem için (takdir etmiş)tir. Zaten her bir insan, kendileri için takdir edilmiş bulunan (cenneti veya cehennemi hak edecek) ameli işler.

42) Hayır ve şer, kullar üzerine önceden (Allah tarafından) takdir edilmiştir. Fiilin meydana gelmesi için gerekli olan istitaat (güç ve kuvvet) fiil ile beraber bulunur. Bu istitaat, fiilin meydana gelmesi için tevfîk/başarı açısından söz konusu olup bununla mahlûkatın vasfolunması caiz değildir. Lakin sıhhat, takat, fiile elverişli olması, azaların sağlam oluşu cihetinden söz konusu olan istitaâta gelince, bu fiilden evvel bulunur. Kişiyi sorumlu tutan hitap da bunlara bağlıdır. Allah Teâlâ’nın “Allah, her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef tutar.” (Bakara, 2/286.) buyurduğu gibi.

43) Kulların fiilleri, Allah’ın mahlûku/yarattığı, kullar tarafından kesbtir (yerine getirilen, kazanılandır). Allah Teâlâ, kulları ancak güç yetirebilecekleri şeylerle mükellef kılmıştır. Kullar da ancak Allah’ın mükellef kıldığı şeylere güç yetirebilirler. Bu açıklama “Hayrı elde etmeye olan güç, şerden sakınmaya olan kudret ancak Allah’ın yardımıyladır” sözünün tefsiridir. Biz deriz ki: Allah’a isyan etmekten korunmak için hiçbir kimsenin Allah’ın yardımından başka ne bir kudreti ne bir hareketi ve ne de bir çaresi mevcut değildir. Yine bir kimsenin Allah’a itaat etmesi ve itaatinde devam etmesi için Allah’ın muvaffak kılmasından başka bir kudreti yoktur.

44) Her şey Allah’ın iradesi, ilmi, kazası/hükmü ve kaderiyle cereyan eder. Allah’ın dilemesi, bütün dilemelere galiptir. Allah’ın hükmü diğer bütün çarelere galiptir. O (Allah) dilediğini yapar, asla zalim değildir. Her türlü çirkinlik ve zararlardan paktır (temizdir). Her türlü ayıp ve noksanlıklardan münezzehdir. “O (Allah) yaptığından sorulmaz. Hâlbuki onlar (kullar) mesuldürler.” (Enbiyâ, 21/23.) 45) Dirilerin duası ve sadakalarında, ölüler için faydalar vardır. Allah dualara icabet eder, ihtiyaçları giderir, her şeye maliktir, O’na hiçbir kimse malik olamaz.

46) Allah’a, göz açıp yumacak kadar bir zaman için bile müstağnîlik (ihtiyaç duymamak) olmaz. Kim Allah’tan göz açıp yumacak bir an bile ihtiyaçsız kaldığına inanırsa, muhakkak kâfir olur ve helâk ehlinden olur. Allah hem gazaba gelir, kızar ve hem de razılık gösterir hoşnut olur. Fakat O’nun kızması ve razı olması insanlardan her hangi birinin buğz ve rızası gibi değildir

47) Peygamber Efendimiz sallellahu aleyhi ve sellem’in eshâbını severiz. Onlardan hiç birinin sevgisi hususunda aşırı gitmeyiz, onlardan hiç birinden uzaklaşmayız. Onlara buğz edene buğz ederiz, onları hayır dışında bir şeyle ananlara da buğz ederiz. Onları ancak hayırla anarız. Onları sevmek dindir, imandır, iyiliktir. Onlara buğzetmek küfür, nifak ve tuğyan/azgınlıktır.

48) Peygamber Efendimiz sallellahu aleyhi ve sellem’den sonra, halifeliğin, ümmet-i Muhammedin en faziletlisi ve en önde geleni olarak Ebu Bekir es-Sıddîk radıyellahu anh’a ait olduğunu, ondan sonra Ömer bin Hattab radıyellahu anh’a, ondan sonra Osman bin Affan radıyellahu anh’a, sonra da Ali bin Ebi Tâlib radıyellahu anh’a ait olduğunu belirtiriz. Onlar Hulefâ-i Râşidîn ve insanları hakka ve hidayete ulaştıran imamlardır.

49) Rasûlullah sallellahu aleyhi ve sellem’in isimlerini söyleyip kendilerini cennetle müjdelediği on kişi için, Rasûlullah’ın onlar üzerine olan şahidliğine dayanarak biz de onların cennetlik olduğuna şahidlik ederiz. O’nun (Rasûlullah’ın) sözü haktır. Bu on kişi şunlardır: Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Sa’d, Saîd, Abdurruhman bin Avf, Ebu Ubeyde bin Cerrah – ki bu zat ümmetin emînidir- Allah hepsinden razı olsun.

50) Kim sözünü, Rasûlullah sallellahu aleyhi ve sellem’in eshabı ve (temiz zevceleri) ve her türlü kirden tertemiz olan (ezvâc-ı tâhirâtı) zevceleri ve pâk olan sülalesi hakkında güzel söylerse, o kişi nifaktan beri olmuş olur. 

51) Sahabe, Tâbiûn ve onlardan sonra gelen hayır ve eser sahibi, fıkıh ve düşünce ehli olan selef âlimleri de ancak güzellikle anılırlar. Kim onları kötülükle anarsa, o kişi, hak yolun dışına çıkmış olur.

52) Velilerden hiç birini, peygamberlerden hiçbiri üzerine üstün saymayız. “Bir tek peygamber, bütün velilerden daha üstündür” deriz. Velilerin kerametlerinden ve güvenilir râvilerden gelen rivayetlerine ait şeylere iman ederiz.

53) Kıyamet alametlerine inanırız. Onlar: Deccalın çıkması, Meryem oğlu İsa Aleyhisselam’ın gökten inmesi, güneşin battığı yerden doğması, Dâbbetü’l arz’ın yerinden çıkması.

54) Hiçbir kâhin ve müneccimi tasdik etmeyiz. Ve Kitap, Sünnet ve İcmâ-ı Ümmete zıt bir şey iddia eden şahısları asla tasdik etmeyiz. Cemaati (hak üzere birliği ve beraberliği) hak ve doğru görür; parçalanmayı (tefrikayı), eğrilik/sapıklık ve azap olarak görürüz.

55) Allah’ın dini, göklerde ve yerde tektir, o da İslam dinidir. “Muhakkak Allah indinde din, İslâm’dır” (Âl-i İmrân, 3/19), “Kim İslâm’dan başka din ararsa, o din kendisinden kabul edilmeyecektir.” (Âl-i İmrân, 3/85), “Sizin için din olarak İslâm’a râzı oldum” (Mâide, 5/3) “Bu din, ifratla (aşırılık) tefritin (dini noksan uygulama) ortası, teşbih ile (Allah’ı yaratıklara benzetme) ta’tilin (Allah’ın sıfatlarını inkâr etme) ortası, cebriyecilik ile kaderciliğin ortası, ümitsizlik ile aşırı güvenin ortası bir yoldur.

56) İşte dinimiz ve itikadımız, zâhiren ve bâtınen budur. Biz, (buraya kadar) söylediğimiz ve açıkladığımız inanç esaslarına aykırı düşenlerden Allah’a uzak olduğumuzu belirtiyoruz.

57) Allah’tan bizi iman üzere sabit kılmasını ve o imanla bizi sonlandırmasını diler, bizi (batıl) karışmış arzulardan, muhtelif (çeşitli batıl) görüşlerden, Müşebbihe (Allah’a cisim isnad edenler), Mutezile, Cehmiyye, Cebriyye, Kaderiyye gibi Ehl-i Sünnet ve Cemaate muhalefet eden, bid’ata ve sapıklığa tabi olan mezheplerden muhafaza buyurmasını dileriz. Biz Ehl-i Sünnet olarak onlardan uzağız. Onlar bize göre sapıktırlar ve değersizdirler. Batıldan korunmak ve hak yolda muvaffak olmak ancak Allah’ın yardımıyladır. Allah doğru olanı en iyi bilendir. Dönüş de ancak O’nadır.

Kaynak: İbrahim Cücük, Delilleri İle Ehl-i Sünnet Akaidi, s.614-630

İrfanDunyamiz.com

Yayın Yönetmeni Notu: İmam Tahâvi rahmetullahi aleyh’in El- Akîdetü’t-Tahâviyye adlı temel eserini, muhterem İbrahim Cücük Hocaefendi’nin tercümesiyle istifadenize sunmak amacıyla sitemizin Kaynak Metinler bölümüne ekledik. Hocamıza vermiş olduğu özel izinden dolayı teşekkür ederiz. Kaynak Metinler bölümümüzde bilhassa ilim talebelerinin okumasında fayda olacağını düşündüğümüz temel dini metinler bulunmaktadır. İnternet ortamında az bulunan ya da hiç bulunmayan bu önemli metinlerden etrafınızdaki talebeleri ve ilim ile meşgul kimseleri haberdar etmenizi sizlerden istirham ediyoruz. Mevla’dan bu içerikleri Ümmet-i Muhammed’e faydalı kılmasını niyaz ederiz.

Hakkımda irfandunyamiz

Şunlara Gözat

Behlül Dânâ bir gün fırınları denetler

Behlül Dânâ bir gün Harun Reşid’den bir vazife ister. Harun Reşid de ona çarşı pazar …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir