
Hayata bakışımızın ve dünya görüşümüzün şekillenmesinde önemli tesirleri olan çok kıymetli hocalarımızdan birisi de Mâhir Bey idi. İstanbul İmam-Hatip Okuluna kaydımı yaptırdığımda, Mâhir Bey, müdürlüğünü yaptığı bu ilim yuvasından iki yıl önce ayrıldığı için kendisini tanıma şerefine nâil olamamış, sadece adını duyuştum.
İstanbul İmam-Hatip Okulunda, lise ikiye geçtiğim 1966 senesinin yaz tatilinde merhum Ahmet Muhtar Büyükçınar Hocamız Yalova Esenköy’de bir yaz kampı açmıştı. Üç yıl devam eden bu kamplar, galiba son iki yılında Mâhir Hocamızın ilim heyetinde yer aldığı İlim Yayma Cemiyetinin himâyelerinde gerçekleşmişti. 1966 yılı yazında başlayan ve 41 kişiden oluşan ilk yaz kampında hoca ve talebelerin durumunu görmek, başarılarını tespit etmek üzere İlim Yayma Cemiyeti tarafından Mahir İz Hocamız görevlendirilmişti.
Pehlivan yapılıydı
Kendisini işte o zaman ve orada tanıma bahtiyarlığına ulaştım. Fizikî yapısına baktığınızda pehlivan yapılı, heybetli bir insan olan hocamızın asıl heybeti, konuşmaya başladığında daha iyi anlaşılıyordu. Büyükçınar Hocamız, kampta bize bir taraftan Arapça (gramermetin okuma-pratik yapma), Belâgat, Tefsir ve Hadis okuturken, diğer taraftan Cuma günleri, önce köyler, daha sonra Yalova, Karamürsel ve Gölcük gibi ilçeler, Adapazarı, İzmit, Bursa ve nihâyet İstanbul gibi illerde vereceğimiz vaazlar ve îrâd edeceğimiz hutbelere altyapı oluşturmak üzere tebliğ ve irşat dersleri de veriyordu.
Biz hocamızın anlattığı tebliğ ve irşat konularını not alır, ders bitince de ağaçların altına çekilir, kuş sesleri arasında o haftanın hutbe veya vaazını yazardık. Ertesi gün (muhtemelen perşembe) derste hocanın huzurunda, kaleme alınmış olan hutbe ve vaazlar tartışılır, değerlendirilerek son şeklini alırdı. İşte böyle bir günde Mâhir Hoca kampımıza çıkagelmişti. Biz çalışmamızı kesmiş, hepimiz kulak kesilmiş Mâhir Hocayı dinliyorduk.

Hale bak
O nasıl bir aşk! Nasıl bir şevk, nasıl bir heyecan ve nasıl bir hâfıza! Mükemmel bir hatip olarak irşad edici müthiş bir konuşma yapıyor, gerektiğinde ayet-i kerime ve hadis-i şerifler okuyor, konuyu hikemî şiir ve manzumeler inşad ederek destekliyor, süslüyordu. Konuşma epey ilerledikten sonra ben, Mâhir İz Hocamın nefeslendiği bir ânı gözlemiş, bütün cesaretimi toplayarak şöyle bir sual sormuştum: “Hocam istikbalden ümitvar mısınız?”
Bir sessizlik oldu… Suali soran bendeniz de arkadaşlarımız ve dinleyenler de bu sorunun ruhlarımızı tutuşturacak bir yangınının ilk kıvılcımı olduğunu hocamız söze başlayınca anladık. Verilen cevap alışılmış cevaplardan değildi ve orada bulunanları âdeta şaşırtmıştı. “Oğlum bırak istikbâli! Hâle bak hâle! Hâlini değerlendirebiliyor musun? Hâlini yaşayabiliyor musun? Odur istikbâl! Her ânını nasıl kıymetlendirebileceğini, bir günün 24 saatinin nasıl yaşanacağını biliyor musun? Odur istikbâl!”
“Hâl nedir hâl? Hâl bulunduğun an, yaşadığın zamandır. Hâli yaşamak demek, kolunun birinin mâzinin derinliklerine, diğerinin istikbâlin yüceliklerine uzanması demektir. O an gerektiği gibi değerlendirilirse hal de istikbal de kuvvet bulur, kudret kazanır.” dedi ve ekledi, yok yok eklemedi, gürledi: “Geçti mâzi çekme istikbâle gam Gün bugün, sâat bu sâat, dem bu dem”
Ardından sohbet soru cevap şekline döndü. Sonradan anladık ki Hoca kendisine soru sorulmasından pek hoşlanırmış. Bunu bir eğitim metodu ve bir nevi müzakere sayarmış. Hazreti Ali’nin “İlim bir kuyudur, müzâkere onun kovasıdır” şeklinde tercüme edilebilecek vecizesini de bu vesileyle kendisinden duymuştuk.
Sohbet sonunda her arkadaşımız bir vaaz veya hutbe konusu çıkarmıştı. Benim kaleme aldığım hutbenin başlığız ise: “İstikbâl mi Hâl mi?” şeklinde idi. O hafta Hocamızın feyz ü bereketinden beslenen vaaz ve hutbelerimizin ne kadar etkileyici olduğunu söylemeye hacet yoktur sanırım.
Talebesi oldum
Benim merhum Mâhir İz Hocam ile esas yakınlığım, İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü ikinci sınıfında kendisinin talebesi olduğum 1969 yılında başlayıp devam etmiştir. O yıllarda İstanbul’da yeterli yurt bulunmadığından birçoğumuz, vazife alabilmiş arkadaşların yanına sığınmıştık. Ben de Boğaz’da Arnavutköy Câmi’inde müezzin olan arkadaşım Mustafa Solakoğlu ile birlikte bu camiin meşrutasında kalıyordum.
Hocamız, yazları Emirgan’da oturuyor, bu aylardaki özel sohbetlerini de Arnavutköy câmiinin avlusunda yapıyordu. Diğer sohbet mekânları zaman ve mevsime göre değişmekle birlikte hatırlayabildiğim kadarıyla yazları Emirgan ve Yahya Efendi Dergâhı ile kışları Erenköy Galip Paşa Camii ve Erenköy Kur’an Kursu başlıca sohbet mekânları idi.
Arnavutköy’de sohbet yazın haftada bir gün ikindiden sonra yapılırdı. Sohbete 20-30 kişi katılır, fevkalâde faydalı olurdu. Câmiin imamı Hikmet Ağabey de yukarıda adı geçen arkadaşım da benim gibi Mâhir Hocanın öğrencileri idi. Sohbet esnasında çay ve bisküvi ikram edilirdi. Bu çay ve bisküvilerin masrafını da Mahir Bey karşılarmış…

Sohbetler olurdu
Hocanın sohbetlerine katılanlardan hatırladığım bir kısım zevatı kaydetmek isterim: M. Ertuğrul Düzdağ, İsmâil Erünsal, Yusuf Ziya Kavakçı, Mustafa Bilge, Mahmut ve Vefâ Çamdibi kardeşler, Mahmut Kaya, Mahmut Özakkaş, İsmâil Özdoğan, Hekimoğlu İsmail, M. Şevket Eygi, Mustafa Uzun…
Yaz bitip ders dönemi yaklaşınca Hoca Erenköy’deki kışlık evine taşındı. Emirgan’daki yazlığını, kış boyunca değişik fakültelerden güvendiği üniversite öğrencilerine tahsis edermiş. Hatırladığıma göre bir gün, kendisiyle daha sık ve yakın görüşen arkadaşlardan Mustafa Uzun bana: “Fuadcığım, Mahir Bey hocamız, arkadaşlarımızdan kalacak yere ihtiyacı olan bir kişinin, ders yılı boyunca, Emirgan’daki yazlığında kalabileceğini söyledi. Benden isim istiyor. Biraz uzak ama ismini vereyim mi?” diye sordu.
“Doğrusu bu benim için büyük bir nimetti.” Hemen kabul ettim. Kısa zamanda Hocamın Emirgân’daki evine taşındım. Burada, eczacılık fakültesinde okuyan başka arkadaşlar da kalıyordu. İki yıl kış yaz burada kaldım. Bu vesileyle hocamızı daha yakından tanımış oldum. En çok dikkatimi çeken Mahir Bey’in “göründüğü gibi olduğu veya olduğu gibi göründüğü” idi.
İncir reçeli
Bize ailesinin bir ferdi, evlâdı gibi samimi ve nazik davranırdı. Annem gibi saydığım, sevdiğim eşi Mihrinur Teyzeyi de burada rahmetle anıyorum. Bir İstanbul hanımefendisi idi, nefis yemekler yapardı, tattığım ilk incir reçeli onun eliyle pişirilmiş ve soframıza gelmişti. Ailece “yediklerinden yedirir, giydiklerinden giydirirlerdi” desem abartmış olmam.
Sonraki yıllarda Büyükçınar hocamızdan sık sık duyduğumuz; “Hayrü’l – ebeveyn men allemeke/ En hayırlı ana-baba öğretmenindir” atasözü şahıslarında tecessüm etmişti. Bunun daha açık ölçüsünü Mahir Bey’in bütün talebelerinin hafızalarında yer etmiş şu muhteşem değerlendirmesinden de anlamak mümkündür.
Bir seferinde arkadaşlar kendisine: “Hocam, neredeyse ailenizden daha çok bizimle vakit geçirmenizin sebebi nedir?” diye sorunca şu unutulmayacak cevabı vermiş: “Çünkü sizler benim talebemsiniz evlâdım! Bir hoca için talebe, evlâttan da evlâdır! En hayırlı vâris, talebedir! Evlât, ana-babanın idealini suiistimal edebilir; ama talebe çoğunlukla etmez! Hocanın amel-i sâlihini evlâttan ziyade talebesi devam ettirir. Allah muhafaza buyursun, evlât hayırsız çıkabilir; ama talebenin hayırsız çıkma ihtimali daha azdır.”
Mahir Beyi’n bir diğer ölçüsü de: “Cihan bağında ey âkil budur makbûl-i ins ü cin/ Ne kimse senden incinsin ne de sen kimseden incin” beytinde ifadesini bulan “lâ zarara velâ zırâr/ zarar vermek de yoktur zarara uğramak da” anlayışı idi. Buna Hocamızın, halâ kulaklarımızda çınlayan okuyuşuyla, Pertev Paşa’nın:
Ne şemm et bülbülün verdin, ne de hârdan incin
Ne gayrın yârine meyl et, ne sen ağyârdan incin
Ne sen bir kimseden âh al, ne âh u zârdan incin
Ne sen bir kimseden incin, ne senden kimse incinsin
Mısralarındaki ifadesini bulan tasavvufî ve daha kapsamlı ölçüyü de ekleyebiliriz. Ayrıca her işin “amel-i sâlih”i peşinde olmak da hocamızın örnek alınacak davranışlarındandır. “Amel-i sâlih”i: İslâm’a, Müslümana; insana en iyi şekilde hizmet olarak anlar ve anlatırdı.
Yediveren
1968-71 yılları benim Lâleli Câmi’inde hatip olarak görev yaptığım yıllardı. Bilhassa yaz mevsiminde, hutbemi hazırladıktan sonra perşembe günleri hocama dinletir, tavsiyelerini alırdım. Bu benim için çok faydalı olurdu. Bir keresinde kardeşi Prof. Fâhir İz Bey, eşiyle birlikte Mâhir Bey’i ziyarete gelmişti. İki kardeşin bahçedeki sohbetini ve aralarındaki saygı ve sevgiye dayalı yârenliklerini unutamam.
Dikkatimi çeken en önemli husus Fâhir Bey’in hocama çok saygılı davranması olmuştu. Yediveren cinsi bir gül ağacının dibinde gül ve gül kokusu dolayısıyla “Tarikat-ı Furkaniyye” etrafında başlayıp devam eden o deruni sohbeti kaydetmiş olmayı ne kadar isterdim.
Üsküdar Bağlarbaşı’ndaki Yüksek İslâm Enstitüsüne ulaşmak için Emirgân-Beşiktaş-Üsküdar-Bağlarbaşı güzergâhını kullanıyordum. Merhum hocam, Beşiktaş’ta bir bankaya her ay bir miktar para gönderirdi. Zaman zaman o parayı bana verir, ben de enstitüye giderken yolumun üzerindeki bankaya uğrar ve parayı yatırırdım.
Bu hatırayı nakletmekten maksadım, Hocamızın örnek bir davranışını hatırlattığındandır: Almamak için ne yaparsam yapayım, ne söylersem söyleyeyim, hocam o günkü yol parasını, üstelik dolmuş ücreti üzerinden mutlaka verir ve eklerdi: “Tarîkat-ı Furkāniyye’de usûl budur evlâdım!” Tabii böyle bir tarikat yoktu, ama hocamız, bir Müslümanın hayatını Kur’an ve Hadisin inceliklerine uygun yaşaması gerektiğini bu tabirle ifade ederdi…
Osmanlı münevveri
Hocamın Yakın Çevresinden Fuad Şemsi Bey’i Ziyaret Osmanlı Maarif Nezâreti şube müdürlerinden olan Fuad Şemsî İnan (1886-1974), Mehmed Âkif Ersoy’un Safahat’ın altıncı kitabı Âsım’ı, “Kardeşim Fuad Şemsî’ye” başlığıyla ithaf ettiği yakın dostu idi. Mâhir Bey, Fuad Şemsi Bey ile komşu idi. Emirgan’daki evlerinin bahçeleri bitişikti.
Hocamdan Fuad Şemsi Bey’in orada oturduğunu öğrenince evde kalan birkaç arkadaşla kendisini ziyaret etmeye karar verdik. Randevu alarak kendisini ziyaret ettik. Bizi kütüphanesinde karşıladı. O zaman seksenli yaşlardaydı. Ama bir Osmanlı münevveri olduğu her halinden belli, dinç görünüşlü, gözleri çakmak çakmak, yüreğinden konuşan bir zat ile karşılaşmıştık.
Konuşması Hocamı andırıyordu. Nitekim merhum Mâhir İz Hocam, hatıratında ondan bahsederken şöyle diyordu: “Ben fikren bana bu kadar yakın kimseye rast gelmedim. O konuşurken kendimden geçerdim; ben konuşuyorum zannederdim.”
Fuad Şemsi Bey, o gün bize Tevfik Fikret’in “Târih-i Kadîm” ine yazdığı “Hak” isimli reddiyesinden bahsetti, uzun uzun manzumeler okudu. Hocamla aynı yıl vefat eden, onun vasıtası ile kendisini tanıma imkânı elde ettiğim dürüstlüğüyle tanınmış, üstün karakter sâhibi ve evinden hiç çıkmayan bu cerbezeli zatı rahmetle yâd ediyorum.
Unutulmaz bir konuşma
Bu arada şunu da belirtmeliyim ki Hocam, onun gibi Osmanlı bakiyesi birkaç ismi daha tanımamıza vesile olmuştu. Mehmet Âkif Ersoy’u Anma Merasiminde Hocamızı Dinlerken İstiklâl Marşı şairimiz Mehmet Âkif Ersoy için Yüksek İslâm Enstitüsü talebeleri olarak Kadıköy Halkevi’nde bir anma merasimi düzenlemiştik. Programı takdim vazifesi bana verilmişti.
Konuşmacılar arasında Mâhir İz’in yanında diğer bir hocamız Ömer Çam ile başka hocalarımız da bulunmakta idi. Âkif’in, İstiklâl Marşı’nın dışında Bülbül, Ordunun Duâsı, Çanakkale Şehitlerine ve Köse İmam gibi bazı bestelenmiş eserleri de Aydın Tarı idaresindeki Enstitü öğrenci korosu tarafından başarı ile icra edilmişti. Bu güzel anma gecesinde Ömer Çam Hoca, konuşmasına Safahat’tan uzun uzun parçalar yerleştirerek ezbere ve çok güzel bir şekilde okumuştu.
Sıra Mâhir Bey’e geldiğinde kendisini konuşmasını yapmak üzere sahneye dâvet etmiştim. Sözlerine Ömer Çam’ı kastederek “Hâfızasına maşâallah!, Nâtıkasına bârekellah!, İnşâdına tebârekallah!” diyerek başladı; Hocası ve dostu Mehmed Âkif hakkında irticalen nefis bir konuşma yaptı. O günkü şartlarda kayıt imkânımız olmadığı için tespit edemediğimiz bu konuşmanın zayi olmasına hâlâ yanarım.
Hocamızın sohbetleri gibi Yüksek İslâm Enstitüsündeki Tasavvuf Tarihi dersleri de çok heyecanlı geçiyordu. 80’e yaklaşan yaşı sebebiyle âilesi bu heyecanın kalbine zarar verebileceği endişesini taşıyordu. Eşi Mihrinur Teyze bir gün benden, “hoca derste heyecanlandığında ayağa kalkıp oturmamı veya elimi kaldırarak hocamıza sakinleşmesi gerektiğini hatırlatmamı” istediler.
Bunu derslerde uygulamaya çalıştım. Ama bazen, kaç kere oturup kalktığımı, elimi kaldırdığımı Allah bilir. Böyle durumlarda sanki beni görmez konuşmasına devam ederdi. Bazen de beni fark ettiğini anlardım, fakat, sanki bıyık altından gülerek aynı heyecanla derse devam ederdi.
İlk baskısı 1969 yılında İstanbul’da yapılmış olan ve ders kitabı olarak okuduğumuz “Tasavvuf” adlı eserini “Yüksek İslâm Enstitüsü’nün, istikbâlin mânevî mimarı, değerli talebelerine…” ifâdesi ile öğrencilerine ithâf etmiştir. Bana lütfettiği nüshası muhterem hocamın “Bihî, Oğlum Fuad Günel’e 1 Mayıs 1969 Mahir İz” cümlesini taşımaktadır.
Mâhir İz’in evinde bir ziyâfet
Hocam zaman zaman arkadaşlardan oluşan 5-10 kişilik grupları evinde yemeğe davet ederdi. Bir seferinde arkadaşlarla beraber ben de bu ziyafete katılmıştım. Bir taraftan Mihrinur Teyzenin leziz yemeklerini yiyor, diğer yanda hocamızın enfes sohbetini dinliyor, hem midemizi, hem kafamızı doyurup, dolduruyorduk.
Hocamız yemeklerden, neyin nerede, ne zaman ve nasıl yeneceğinden iyi anlayan, günümüzdeki tâbirle iyi bir “gurme” idi. Masaya gelen her yemek için anlattıkları, naklettiği fıkralar, söylediği beyitler, bunlardan hareketle bağladığı konular hakkındaki sohbeti hepimizi âdeta mest etmişti. Yemekten sonra aynı minval üzere, fakat daha ciddi mevzular üzerindeki sohbet ise farkına varmadan gece yarısına doğru uzamıştı.
O yıllarda İstanbul’da hayat geceleri nerdeyse durduğu, nakil vasıtaları 24’ten sonra çalışmadığı için mecburen sohbetinden ayrılmak üzere hocamızdan izin alıp evden çıkarken her birimize “diş kirası” adı altında bazı hediyeler verildi. Bana verilen hediyenin ne olduğunu hatırlamamakla beraber, “diş kirası” tâbirini ve uygulamasını ilk defa o gece orada duyduğumu unutmuyorum, Bir de Hocamızın bu uygulamasından nasibimizi aldığımı.
Son ziyâret
Hocamız bir süredir hasta idi ve evinde istirahat ediyordu. Yine birkaç arkadaş Mihrinur Teyzemiz’den izin alıp saadet-hanelerine ziyârete gittik. Gördüğümüz manzara hepimizi şaşırtmış ve çok üzmüştü. O heybetli, pehlivan yapılı insan güzeli Mahir Hocamız gitmiş yerine adeta 10-12 yaşlarında bir çocuk gibi bedeni küçülmüş başka bir insan gelmişti.
Yatağın içinde öylece yatan hocamızın elini öptük, bir süre kaldık, üzüntümüzden neler konuştuk hatırlamıyorum… Hem ne hocamızda, ne de bizde konuşacak hâl kalmamıştı zâten… Her halde ondan duyduğum: “ Mine’l – kalbi ile’l – kalbi sebilâ ” vecizesinin manzum tercümesi olan: “Dil dili var dilden dile” mısraının ifade ettiği surette kalben helâlleşip, üzüntü içinde ayrılmıştık…
Bizim gibi Mâhir Bey’in talebesi olan Mehmed Ali Sarı hocamız da hastayken ziyârete gittiğinde Hocanın, Hâfız-ı Şîrazi’ye ait şu beyti okuduğunu nakletmişti: “Ne şükûfe ne berkî ne semer ne sâye-dârem; Heme hayretem ki dihkân be çi-kâr-ı kişt mârâ” Bu nakil bana merhum Hocamın, Şeyh Galib’in “âteş” redifli meşhur şiirinin şu ilk beytini her münâsebet düştükçe okuduğunu hatırlattı: “Gül âteş, gülbün âteş, gülşen âteş, cûybâr âteş/ Semender-tıynetân-ı aşka bestir lâle-zâr âteş”
Mâhir İz Hocamın bu manzûmeyi aruzun âhengine riâyet ederek, veznin mûsıkīsini hissettirerek etkileyici, müthiş bir heyecanla okuduğunu hatırlıyorum. Bizlere de ezberlettiği şiirler arasında, Âkif’in “İstiklâl Marşı”, “Çanakkale Şehitlerine”, ve “Bülbül”ü, ile Mithat Cemal Kuntay’ın “Meçhul Asker’e” ve “Kimdim” adlı şiiri hâlâ ezberimdedir. Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun!..
Not: Bu yazı Tasavvuf Dergisi 47 [2021], s. 91-108’de Fuad Günel imzasıyla yayınlanan Merhum Mâhir İz başlıklı yazıdan kısaltılarak iktibas edilmiştir. Başlıklar sitemize ait olup yazının tamamı ilgili kaynaktadır.
Fuad Günel/ Tasavvuf Dergisi
Gönül Dünyamız ↗
Gönül insanlarına dair bam telinize dokunacak yazılar okumak için tıklayın.
İrfan Mektebi ↗
Sevdirici, müjdeleyici üslupla yazılmış hayata dair yazılar okumak için tıklayın.
İrfan Dünyamız Kendi İrfanımızı Keşfet!

