
Uluslararası hukukun temel iddiası, güçlünün keyfîliğini sınırlamak, zayıfı korumak ve devletler arası ilişkileri öngörülebilir kurallara bağlamaktır. Ne var ki 21. yüzyılın başında yaşanan gelişmeler, bu iddianın büyük ölçüde çöktüğünü göstermektedir. Birleşmiş Milletler başta olmak üzere uluslararası kurumlar, kuruluş amaçlarının tam tersine, çoğu zaman güçlü devletlerin iradesini meşrulaştıran sembolik yapılara dönüşmüş; hukuk, adaletin değil siyasî menfaatlerin dili hâline gelmiştir. Bugün uluslararası hukuk, kâğıt üzerinde varlığını sürdürmekte; fiiliyatta ise güçlülerin uymayı tercih etmediği bir metinler toplamından ibaret kalmaktadır.
Devletlerin egemen eşitliği, toprak bütünlüğü, kuvvet kullanma yasağı ve iç işlerine karışmama ilkeleri, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın temel sütunlarıdır. Ancak son yıllarda bu ilkeler, açık ve pervasız ihlaller karşısında korunamamaktadır. Bağımsız ülkelerin bombalanması, seçilmiş devlet başkanlarının hedef alınması, ticaret gemilerine el konulması, rejim değişikliği amacıyla iç karışıklıkların teşvik edilmesi artık istisna değil, neredeyse “yeni normal” hâline gelmiştir. Üstelik bu eylemler çoğu zaman herhangi bir meşru savunma gerekçesine bile dayandırılmadan, sadece “yapabilecek güce sahip olma” mantığıyla gerçekleştirilmektedir. Hukukî gerekçe üretme zahmetine bile girilmemesi, gelinen noktayı daha da vahim kılmaktadır.
Bu tablo karşısında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin felç olmuş yapısı, veto mekanizmasının adaleti değil güç dengesini koruyan bir araç hâline gelmesi ve uluslararası toplumun güçlü ihlaller karşısındaki sessizliği, sistemin işlevsizliğini açıkça ortaya koymaktadır. Güçlü devletler, uluslararası anlaşmaları kendi çıkarlarına uygun olduğu sürece hatırlamakta; çıkarlarına aykırı hâle geldiğinde ise bu metinleri rahatlıkla ihlal edebilmektedir. Zayıf devletler için bağlayıcı olan hukuk, güçlüler için tercihe bağlı bir seçenekten öteye geçememektedir. Aihm, Lahey, Cenevre gibi uluslararası kurum ve sözleşmelerin hepsi için aynı durum söz konusudur.
Bu şartlar altında “uluslararası hukuk ne işe yarar?” sorusu, giderek daha yüksek sesle sorulmaktadır. Gerçekçi cevap ise şudur: Hukukun arkasında caydırıcı bir güç yoksa, metinler tek başına adaleti tesis edemez. Modern çağın haydutluk ve eşkıyalıkları karşısında, sadece kınama açıklamalarıyla, raporlarla ve sonuçsuz kararlarla durmak mümkün değildir. Tarih, gücün tamamen hukuksuz bırakılmasının zulüm ürettiğini; hukukun ise güçle desteklenmediğinde etkisiz kaldığını defalarca göstermiştir.
Dolayısıyla 21. yüzyılın başında gerçek adaletin temini, ne salt güç tapıncında ne de güçten arındırılmış bir hukuk idealizmindedir. Çözüm, hakka dayalı güç ve kuvvet anlayışındadır. Yani meşruiyetini hukuktan ve adaletten alan, ancak gerektiğinde saldırganı caydıracak fiilî kapasiteye sahip bir güç. Kendi savunma gücünü inşa edemeyen, caydırıcılığını tesis edemeyen toplumların, uluslararası sistemde adalete değil merhamete muhtaç hâle geldiği bir döneme girilmiş bulunuyor.
Eğitim, sağlık, ekonomi, sanayi, teknoloji ve hukuk alanlarında yapılacak yatırımlar yanında bugün artık her türlü saldırıya karşı kendini savunabilecek, mazlumları koruyup kollayacak bir güç kıvamına gelmeyi hedeflemek gerekir. Bugünün dünyasında acı gerçek şudur: Hakkı koruyacak kudret yoksa, hukuk sadece ihlalin kaydını tutan bir arşivden ibaret kalmaktadır.
Prof. Dr. Adnan Memduhoğlu/ İrfanDunyamiz.com
İstikamet Yazıları ↗
İslam’ın şuur boyutuna vurgu yapan yazıları okumak için tıklayın.
Kaynak Metinler ↗
İlim yolcuları için derlenmiş temel dini metinlere ulaşmak için tıklayın.
İrfan Dünyamız Kendi İrfanımızı Keşfet!

