
Babam merhum Osman Yılmaz Hoca Efendi’nin (1929- 1995) hayatını kaleme alma çalışmalarım sırasında yolum babamın 1948-1964 yılları arasında Ermenekli Safvet (Aysu) Efendi’de okurken bir dönem birlikte okudukları talebe arkadaşlarından Hasan Küçük Hocaefendi ile kesişti. 31 Mayıs 2021 pazartesi günü Hasan Küçük Hocaefendi ile Kadıköy Söğütlüçeşme Camii’nin avlusundaki Türkiye Anıtlar Vakfı’nın merkezinde görüştük. Bereketli ilmi ve sosyal çalışmalara imza atan Hocamız 04.08.2025 tarihinde vefat etti. Kendisi ile yapmış olduğumuz mülakatı istifadenize sunuyoruz.
Ermenekli Safvet Hoca’ya talebe olduğunuz yıllardan bahseder misiniz?
O dönem milli şeflik dönemiydi, Türkiye’de İslamiyet’in yasak olduğu, Kur’an’ın yasak olduğu hatta Kur’an-ı Kerim’in kaldırılmasının, yok edilmesinin planlandığı dönemlerdi. Ermenekli Safvet Hoca, bizim hocamız, cesur bir şahsiyete sahipti. 150’liklerden. 150’likler kimlerdi? M. Kemal o dönemde kendi inkılaplarına karşı olan kalbur üstü 150 kişiyi tespit ettirmiş bunları sürgün etmiş. Safvet Hoca da bunların içinde.
Sonradan düşünmüş taşınmış araştırmış, nasıl olduysa Safvet Hoca’nın vatan haini olmadığını, vatanını milletini seven hakikaten bir alim olduğunu anlamış ve affetmiştir. Üç buçuk sene sürgünde kaldıktan sonra vatanına geri dönmüş. Ama hiçbir devirde Kur’an-ı Kerim’e hizmete devamdan vazgeçmemiştir. Böyle bir zat Safvet Hoca. Ermenekli namıyla meşhurdu.
Biz de Kastamonu‘dan tedrisat için kalktık geldik İstanbul’a. Bir taraftan Kur’an talimi okuyoruz Eminönü Camii‘nin baş imamı Hafız Nuri (Yavuzer) Efendi’den. Ondan aşere takrib okuyoruz. Ben hıfzımı Kastamonu’da tamamlamıştım. Talim okumak için İstanbul‘a geldik. O zaman öyle idi. Anadolu’da hafızlığını yapanlar talim okumak için İstanbul’a gelirlerdi.
Çünkü Kur’an-ı Kerim, rivayet ya, derler ki: Mekke‘de nazil olmuş, İstanbul‘da yazılmış, Mısır‘da okunmuş. Mısır hafızlarının Kur’an okumaları Arap şivesi ile çok hoş olur. Ama aynı zamanda İstanbul’da da İstanbul huffazının Kur’an okuma, talim ve tecvid tavrı tarzı çok tatlıdır. Anadolu’daki hafızlar İstanbul’a gitmeyi hayal ederlerdi. Biz de bu hayal ile İstanbul’a geldik.
Hafız Nuri Efendi’den (Yavuzer) talim, vücuh ve aşere takrib Safvet Hoca’dan da Arapça okuyorum. Sene 1955’ler, 57-58-60’lar. Epey de bir talebesi vardı Safvet Hoca’nın. Ali Vehbi Cengiz, Osman Yılmaz da oradaki talebelerdendi. Ben İstanbul Perşembe Pazarı’nda Zenbilli Ali Cemâli Efendi’nin ufak bir camisi vardı. O camide imamdım. Bir taraftan da koşuşturuyoruz.
Sonradan müsabaka imtihanına girdim. Tophane’deki Kılıç Ali Paşa’nın eseri olan salatin camiine baş imam oldum. O dönemler öyleydi. Bu arada ilkokuldan başlayarak ilkokul ve ortaokulu dışardan imtihanlara girerek bitirdim. Liseyi de Vefa Lisesinde okul bünyesinde gece okulu açılmıştı, dört yıl süren bu okula devam ederek bitirdim.
Ondan sonra üniversiteye girdim. Dışardan İmam Hatip okulu fark derslerini vererek İmam Hatip Okulu mezunu oldum. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinin Şarkiyat Arap Fars Dilleri ve Felsefe Psikoloji bölümlerini okudum. Orada akademik kariyerimi, doktoramı yaptım. Yüksek İslam Enstitüsü’ne Felsefe Mantık Grubu hocası olarak Marmara Üniversitesi’nde intisab ettim. Bu okuldan tedrisat hayatımın 42. senesinde kendi isteğimle emekli oldum.
Türkiye Anıtlar Derneği ve buradaki göreviniz nedir?
Türkiye Anıtlar Derneği vardı. Tarihi eserlerin bakımını korunmasını yapmak üzere kurulmuş bir dernektir. Kurulmasına sebep M. Kemal’dir. Hadise şöyle olmuş. Kısa bir yurt gezisine çıkmış, Konya’ya uğramış. Burada Karatay Külliyesini gezmiş bakmış ki tarihi eserler dökülüyor. Devrin başbakanı İsmet Paşa. (Hoca duvardaki telgraf metnini gösterir). Konya’dan Başbakana bu telgrafı çekiyor. “Konya’ya uğradım. Tarihi eserler mahvolmak üzere. Müstaciliyetle bu eserlerin tamiri gerekmektedir” diye İsmet Paşaya nezaketli bir telgraf çekmiştir. Telgraf metninin altında Reisi Cumhur şeklinde imza gözüküyor.
Ama İsmet Paşa’nın o taraklarda bezi yok. Telgrafı atmış bir tarafa. M. Kemal’in vefatından sonra Şemseddin Günaltay başbakan olmuş. Şemseddin Günaltay medrese hocası, müderris. Müderrisin karşılığı yeni teamülde profesör, ordinaryüs profesör. Ordinaryus Profesör Şemseddin Günaltay başbakan olunca hatırlamış bu telgrafı. “Yahu M. Kemal’in bir telgrafı olacak, şunu bulun” demiş. Araştırmışlar, metruk evrakın arasından bu telgrafı bulup çıkarmışlar.
Bunun üzerine Şemseddin Günaltay o günün bürokratlarından sekiz on kişi ki bunlar arasında Hasan Âli Yücel var Maarif Nazırı o zaman; Ordinaryus Profesör Feridun Fazıl Urdu var; Ziraat Bankası Genel Müdürü, Birinci Ordu Müfettişi, Paşalardan var birkaç kişi. Bu şekilde Türkiye Anıtlar Derneği diye bir dernek 1946 yılında kurulmuş. Bu dernek elan devam etmektedir: Türkiye Anıtlar Derneği. Şimdi siz Türkiye Anıtlar Derneği mekanındasınız. Genel Merkez Ankara’dadır.
80’lere doğru gelince önüne gelen dernek kuruyor ve bazı istismarlar yaşanıyor, halk nazarında dernek kelimesi olumsuz algılanıyor. Şimdilerde dernek devam etmekle beraber Türkiye Anıtlar Vakfına dönüştürüldü. Şimdi hem “Dernek” var hem de “Vakıf” var. Vakfın genel merkezi Söğütlüçeşme Camii’nin avlusundaki bu yer. Ben bu vakfın genel başkanıyım. Vakfımızın Anadolu’nun çeşitli yerlerinde şubeleri vardır.
Vakıf kelimesi daha ağırlıklı olduğu için hayır sever vatandaşlar vakfa daha çok itibar ederler. Elimizden geldiği kadar bugün nöbet sırası bize gelmiştir. Aşağı yukarı 20 seneye yakındır bu vakfın başkanı olarak haddim olmayarak hizmet veriyorum. Derneğimizin genel merkezi Ankara’dadır. Türkiye Anıtlar Derneği. Ankara’da M. Kemal bulvarında bir handadır. Zaman zaman burada toplantılar olur ben de üye olarak giderim.
Pendik’te bir cami yaptırdınız bu nasıl gerçekleşti?
Benim ufak bir yazlık yerim vardı. İstanbul Yenidoğan semtinde. Şimdi Sancaktepe ilçesi oldu. Oralara müteahhit girdi. Sekiz on daire bize intikal etti. Bu daireler nakite çevrilince bir meblağ oluştu. “Ya Rabbi şu parayı Senin rızana uygun bir hayra nasip eyle” diye Cenab-ı Hakka dua ettim. Pendik bölgesinde Esenyalı denilen semtte birileri bir cami inşaatına başlamış. Hafriyatını da yapmışlar.
Sabiha Gökçen Havaalanına giderken sağda çift minareli bir cami. Cami altında 1100 m Kur’an Kursu var. Ben o parayla Kur’an Kursu yapmak istiyordum. Bu inşaata başlayanlar benim bu niyetimi duymuşlar, buraya geldiler. “Hocam durum böyle böyle. Siz bir eser yapmak istiyor muşunuz. Bizim böyle bir durumumuz var” dediler. “Kalkın beni oraya götürün bir göreyim” dedim. Baktık, hafriyatını falan yapmışlar. Ama fakir muhit. “Siz geri çekilin bırakın bana” dedim.
Şimdi orada elhamdülillah çok şahane çift minareli salatin bir cami yaptım. Minarelerinin arasına bir de dijital mahya koyduk. Her gün değiştiriliyor sözler, otomatik, bilgisayara bağlı. Camimiz ibadete devam eder. Biz de Allah’a bu imkanı nasip etti diye dua ediyoruz. Bu alemden ebediyete intikal edince banisinin ruhuna bir Fatiha gönderirler beklentisinden başka bir beklentimiz yoktur.

Safvet Hoca’dan ders okuyan arkadaşlarınız kimlerdi?
Safvet Hocamızdan feyz almış arkadaşlarımız arasında babanız Osman Yılmaz arkadaşımız vardı. Arkadaşlık münasebetimiz pek uzun sürmedi. Safvet Hocamız rahmete kavuşunca arkadaşlar her biri bir tarafa gitti. Osman Hoca’nın yaşı benden büyüktü. Hocanın yanından ayrıldıktan sonra bir daha görüşmemiz mümkün olmadı. Ali Vehbi Cengiz, Şahin Yılmaz, Bayram Binici vardı. Koçero derdik Abdullah Taşdelen vardı. Talebeler birbirlerine lakap takarlar ya. Biraz mukallit biri idi. Kuledibi’nde Şehsuvar Bey Camii’nde imamdı. Ayrıca Alaeddin Cebeci Hoca vardı.
Safvet Hoca, Anıtların bir evinde oturuyordu. Taksim’den yukarı doğru giderken Elmadağ denilen bir semtte. Biz sabahleyin arkadaşlarla nöbetleşe evine giderdik. Hocayı bir arabaya bindirir, Beyoğlu’ndaki Kamer Hatun Camii’ne getirirdik. Caminin üst katında bir minderi vardı oraya otururdu. Akşama kadar grup grup talebeler gelir Hoca onlara ders verirdi. Dersler aşağı yukarı dokuz gibi başlardı. Hocanın bütün gıdası bir tek simit. Bir tane susamlı simit alırdık, ağzının kenarında ince ince yerdi.
Hocanın ders halkasında birden fazla grup vardı. Bir tarafı gelir bir tarafı giderdi. Bir taraftan polis korkusu da vardı. O zamanlar bildiğim kadarıyla yasaklar devam ediyordu. Camiye bir cemaat gibi girerdik üst kata çıkardık. Hoca üst kattaydı. Hocanın üst katta olduğunu talebelerden yakın çevresindekilerden başkası bilmezdi. Hocam, “Ulen Allah kerimdir” derdi. Bize cesaret verirdi. Sonradan Menderes devri gelince malum rahatladı. Bereketli bir ömür yaşadı. Bu aleme veda etti.
O günkü İstanbul uleması Safvet Hoca’ya çok hürmet ederdi. Hafız cemiyetleri olurdu sık sık. Hafızlık cemiyetlerine biz Hocamızı götürürdük. Safvet Hoca caminin kapısından girdi mi orada bulunan Ömer Nasuhi Bilmen Hoca da dahil herkes ayağa kalkardı.

İskilipli Hoca’nın arkadaşıydı…
Safvet Hoca’nın ağzından duyduğumu hatırlamıyorum ama Safvet Hoca anlatmış arkadaşlarımız söylerlerdi İskilipli Atıf Hoca var ya bu zat ile Hocamız medresede oda arkadaşı imiş, İskilipli Atıf Hoca’ya demiş ki: “Yahu Atıf M. Kemal haber göndermiş “Benden özür dileyiversin affedeyim.” Ona affetmesi için ricada bulunmuşlar.
Fakat İskilipli Atıf Hocaefendi merhum Peygamber Efendimiz’i rüyasında görmüş, Peygamber Efendimiz demiş ki: “Atıf ne bekliyorsun gelsene” diye davet etmiş. “Ben Efendimiz tarafından davetliyim” demiş, af dileme teklifini kabul etmemiş. Safvet Hoca; “Yahu Atıf ne olacak iki kelime af dileyiver de bağışlasın dediğim halde sözümü dinlemedi” demiş. Tabi sonrası malum İskilipli Atıf Hoca idam edildi.
O yıllarda şapka giyme meselesi vardı. M. Kemal, İstanbul’a gelmiş bugün ki Cağaloğlu’ndaki Vilayet Konağına. Burada Vali Bey’in makam dairesine oturmuş. İstanbul’un ileri gelen ulemasını tespit ettirmiş. Meşhur hafızları, müderrisleri. Teker teker kendileri ile namazın Türkçe kılınması konusunu müzakere etmek için. Rivayet.
Bunlardan bir tanesi de benim Hocam da oldu meşhur Kurradan Ali Rıza Sağman. Kendisi son zamanlarında İmam Hatip Okulunda hocalık yaptı. Şarkı bestekarı Sadettin Kaynak. Ben Sadettin Kaynağı da gördüm ama felçli yatalaktı. Bu haldeyken Cihangir Camii imamı musiki hocamız “Kıvırcık Hoca” lakaplı Hafız Mustafa Tüzün bizi Sadettin Kaynağı ziyarete götürdü. Beş altı hafız arkadaşla. Kaynak Apartmanındaki evinde yatakta yatıyordu. Sadettin Kaynağı ilk ve son olarak orada gördüm.
Mustafa Hoca dersleri nerede veriyordu?
Mustafa Hoca talebelere ya evinde ya da Cihangir Camii’nin önündeki odada ders verirdi. Bu camiyi Kanuni Sultan Süleyman oğlu Cihangir adına Mimar Sinan‘a yaptırmış. Vilayet Konağında M. Kemal ortada yuvarlak bir masaya oturmuş. Masanın üzerinde bir sarık bir de fötr şapka. Teker teker hoca efendileri çağırıyor. Sıra Safvet Hoca’ya gelmiş. Hocalar hakkında yeterli bilgiyi almış. Gıyaben hepsini tanıyor.
Safvet Efendi de sürgünden dönmüş. “Buyurun Hocam” demiş. “Şimdi resmiyet yok. İki vatandaş gibi şöyle otur bakalım” demiş. “Şapka hakkında ne düşünüyorsun?” demiş. Safvet Hoca ne söylediyse söylemiş. Hocanın başından sarığı almış masaya koymuş, fötr şapkayı almış Hocanın başına koymuş. “Bu şapkayı giymekle sen şimdi gavur oldun mu?” demiş. Hocalar şapka aleyhinde konuşuyorlar ya. İskilipli Atıf Hocayı şapka hakkında bir risale yazması sebebiyle idam etti.
Safvet Hoca; “Hayır Paşam demiş. Ben dinden çıkmadım, gavur olmadım” demiş. “Niye?” demiş. “Ben kendi isteğimle giymedim.” Safvet Hoca lafın altında mı kalacak. Oradan almış kendi eliyle kendi başına koymuş. “Peki ben dinden çıktım mı?” demiş. Safvet Hoca yüzüne gavur oldun dememiş de “Allah bilir” demiş.
Bununla birlikte mesele hakkında ısrarcı olmadığı için Safvet Hoca’yı cezalandırma yoluna gitmemiş. Hocayı içeri çağırınca dışarda bekleyenlerin kalpleri höpür höpür atıyor. Ulan bir aksi damarı tutar da cellatlara işaret ederse. M. Kemal’in ağzından çıkan kanun. Mahkeme falan yok. Bu gitsin dedi mi gidiyor.
Bestekar Sadettin Kaynak, çok güzel sesi var, hafız. Sadettin Kaynak camilerden birinde Türkçe hutbe okumuş. Türkçe namaz da kıldırmış. Türkçe Kur’an’dan makamla aşır da okumuş.
Ali Rıza Sağman‘a gelince onu da Türkçe namazla imtihan etmiş. Ali Rıza Sağman’a “Gel bakalım hafızım” diyor. “Namazı Türkçe Kur’an’la kılacağız. Olur mu?” semiş. Ali Rıza Sağman “Olmaz” demiş. Ben bunu Hoca’nın ağzından duymadım. Her yerde söylemiyor. Ama bunu ağzından söylediğini duyan arkadaşlar var. Anlatırlardı. “Olmaz” demiş.
Şükrü Kaya da salonda bir tarafta koltukta oturuyormuş. Ali Rıza Sağman “olmaz” deyince o da oradan “Nasıl olmaz, bal gibi olur” diye laf atmış. M. Kemal başını çeviriyor: “Sus be adam oradan” diyor, azarlıyor. “Sen karışma” diyor. Ya demiş bir deneyelim. Tecrübe edelim diyor. Nereyi okuyalım? Şurayı mı okuyalım burayı mı okuyalım derken M. Kemal: “Mesela Elemtera suresini okuyalım” demiş. Fatiha aklına gelmemiş. “Ben cemaat sen imam”.
“Öne geç bakalım” demiş. Sağman Hoca’nın başına sarığı koymuş. Elem teradan başladık diyor. Elem tera keyfe faale Rabbüke biashbil fil… “Şimdi bu cümleyi Türkçe’ye çevirerek namaz kılacağız.” Arapça bir cümle Türkçe’ye çevrilirken sondan başa doğru gider. Elem tera, görmedin mi? Keyfe faale rabbüke, nasıl yaptı, bi ashabil fil, ebabil fil ordusunu ne hale getirdi görmedin mi? Görmedin mi cümlenin başında. Cümle biraz dolaşık. Ebabil kuşları Ebrehenin ordusundaki filleri ne hale getirdi görmedin mi ne hale getirdi? Elemtere suresinin tercümesini okuyacak.
Derken, “Bırak, bırak.” demiş. Ali Rıza Sağman Hoca’nın biraz da komik tarafı vardı. “Bırak Bırak olmaz bu iş” demiş M. Kemal. Ali Rıza Sağman Hoca; “Bu hadiseden sonra M. Kemal Türkçe namaz kılma meselesini bir daha ağzına almadı” derdi. Ancak Kur’an’ın bazı bölümlerini Türkçe makamla okuma girişimleri olmuş Sadettin Kaynak’ın. Sadettin Kaynak bu faturayı ağır ödedi.
Durmadan ağlıyordu…
Cihangir Camii İmamı bizi ziyaretine götürdü. Kaynak Apartmanı’ndaki evi İlkyardım Hastanesi’nin sırasında idi. Kendi adını taşıyan bu apartmandaki evinde öldü. Oğlu Gültekin Kaynak vardı. Eşi o zaman sağ mıydı var mıydı hatırlamıyorum. Yatakta yatıyordu. Biz ziyaretine geldiğimizde bir bakıcısı vardı, Hoca haber gönderdi Hafız Mustafa talebeleriyle gelecek diye, bizi aldılar içeri.
Yatağının üzerine doğrulmuş, yatağının üzerinde oturuyordu. Yorganı sırtına çekmişlerdi. Başında takke vardı. Durmadan ağlıyordu. Hayali gözümün önünde şimdi. “Hafızlar bir aşr-i şerif okusunlar” dedi Mustafa Hoca’ya. Hoca kısa bir aşr-i şerif okuttu. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor, gözünden dökülen yaşlar göğsünü ıslatıyordu. Aklı başında ama fazla konuşamıyordu.
Cihangir İmamı Hafız Mustafa ile aşağı yukarı meslektaş gibi. Kendi aralarında da bir iki laf ediyorlar, Mustafa Efendi Hocaya “Üstadım” diyordu. Bu olay Sadettin Kaynak’ın ölümüne yakın bir zamanda oldu. Ben de Tophane Kılıç Ali Paşa camiinde baş imamdım. Bir müddet sonra Sadettin Kaynak öldü. O zamanlar televizyon yok. Radyo var. Cenab-ı Hak adaletini er geç icra ediyor. Daha evvel bir ayet-i kerime var: “Karada ve havada fesad çıkaranlara yaptıklarının cezasının bir kısmını, tamamını değil ama bir kısmını, bu dünyada tattırır.” (Nur suresi, 30/41)
Sadettin Kaynak’a Kuran-ı Kerim Türkçe okunmasındaki cömertçe davranışını, M. Kemal’e yaptığı yağcılıkların cezasını Allah kendisine tattırdı. Bunu ben kendi kafama göre böyle yorumluyorum. Çok ıztırap çekti derlerdi. Gece gündüz bağırıyor, derlerdi. Değer mi üç günlük dünyada. Evet üç günlük dünyada değmez.

Safvet Hoca’ya geri dönersek birkaç grup ders okunuyor. Siz hangi dersleri okudunuz?
Sarf ve nahiv okunurdu. Ben gittiğim dönemde Fethu’l Kadir okutuyordu. Hoca’nın gayesi iyi Arapça öğretmekti. Bunun üstünde ısrarla dururdu. Avamil, maksud, ızhar… Izhar okuduk Hoca’dan. Hoca Fethu’l Kadir okuturken kitaba hiç bakmazdı. Metin Hoca’nın adeta ezberindeydi ya. Nasıl yetişmiş bu adamlar. Hangi medreselerden bu adamları yetiştirmişler.
Simitten bir parça ısırır (nasıl yaptığını gösterir) yavaş yavaş çiğnerken bir taraftan da: “Dikkat et” derdi ibare yanlış okunduğunda. İbareyi öğrenciye okuturdu Hoca. Hazırlanın da gelin derdi. Bir sonraki derse hazırlıklı gelmeyi önceden söylerdi. Molla Hasan, Molla Osman, Molla Vehbi nerede kalmıştık.
Sonra bir de bir huyu vardı Hoca’nın, yarınki dersi kime takrir ettireceğini hiç söylemezdi. Pat diye birden bire; “Devam et başla bakalım” derdi. Eğer hazırlanmadınız ise çok sitem ederdi. Menderes‘e çok dua ederdi.
Hoca bere giyerdi. Yahu benim Safvet Hocamın bir resmi vardı şurada. Bak biri aldı da getirmedi görüyor musun? (Hoca masasının sağ tarafında duvardaki raflardaki resimler arasında Hocasının resmini aradı bulamadı, bu arada başka resimleri gösterdi) Recep Tayyip Erdoğan Bey burada Hasan Küçük Hoca’ya hediye veriyor. (Masasındaki kalemlikten bir kalem alarak.) Bak bu kalem Recep Tayyib Bey’in hediyesidir. (Masasının yan tarafındaki bir resmi gösteriyor)
Said-i Nursi Hazretlerinin Kastamonu‘daki talebelerinden biri Mehmet Feyzi Efendi. (Masasının arkasında duvara dayalı duran bir resmi gösteriyor). İstanbul Anıtlar Derneği Başkanı Avukat İbrahim Eyüpoğlu bir trafik kazasında rahmete kavuştu. (Sağ tarafındaki rafı göstererek) Burada elimin altında bulunması gereken birkaç kitabım var. Kitaba meraklıydım. Kütüphanemi bütün bir oda bir tır dolusu kitabımı yaptırdığım camime bağışladım. Orada elhamdülillah.

Osman Hoca’nın da çok geniş bir kütüphanesi vardı. Sizin devrede demek ki bir kitap merakı vardı?
Biz kaynak eserlere çok meraklıydık. Son olarak epey yorulduk seni de fazla tuttum. Muzaffer Ozak‘la ilgili bir hatıramı da anlatayım. Sahaflar Şeyhi Muzaffer Ozak. Arapça kitaplara meraklıyız ya. Vitrinlere bakıyorum. Vitrinde bir eser gördüm: Kamus. Dört ciltlik kaynak bir eser. Lügat. Her yerde bulunmuyor. İçim yandı. Baktım Muzaffer Ozak içerde oturuyordu, şöyle babayiğit bir adamdı. “Hocam şu Kamusların fiyatı nedir?” dedim. “150 lira” dedi. Benim de epey param var demek ki. Kitap almaya gittiğime göre. Aklımda kaldığına göre 70 lira kadar param var. Ama iki katı.
Boynumu büktüm yavaş yavaş uzaklaştım. Alacak param yok. Hiç de teklif etmedim aşağı olur mu diye. Şöyle beş altı adım uzaklaşmıştım ki “Evlat” diye bağırdı. (Hoca sesini taklit ederek) Önce anlamadım. Yanında bir adamı vardı Mevlüd Efendi. “Evlat” dedi. Tekrar çağırdı. Ona çağır, demiş. Döndüm geri, tam dükkanın önüne geldim, “İçeri gel” dedi. Beni içeri çağırdı. “Sen, kitaba baktın, fiyatını sordun bir şey söylemeden bıraktın gidiyorsun” dedi. “O kitaplar sana lazım mı?” dedi.
“Aman Efendim lazım da laf mı?” dedim. “Sen nerede talebesin?” dedi. “Ben, Safvet Hoca’nın talebesiyim” dedim. “Safvet Hoca’nın mı?” dedi. “Evet” dedim. “Al götür kitapları” dedi. “Hocaefendiye selam söyle benim için de elini öp” dedi. Azizim Muzaffer Ozak Hoca mekanı cennet olsun bana o 150 liralık o dört ciltlik Kamus’u hediye etti. Kütüphanemin baş tarafında halen durur. Böyle hatıralarımız da vardır.
(Hoca odasında duvarda asılı bir cami resmini gösterdi. Caminin Kastamonu’da medfun Şeyh Şaban-ı Veli adına Pendik Güzelyalı’da, altında Kur”an Kursu bulunan iki minareli bir cami yaptırdığını ifade etti. Şahsi kitaplarından oluşan kütüphanesini de buraya bağışladığını ifade etti. Ali Tarık Ziyad Yılmaz)
Hocam ben de sizi yordum kusura bakmayın. Müsadeniz olursa burada olduğunuz sizce de uygun günlerde ben geleyim hatıralarınızı konuşalım, yazıya geçireyim olur mu?
Sen bilirsin. Teşekkür ederim. Allah çalışmalarında seni muvaffak kılsın. Feyzin müzdad olsun. Eser bırakmak çok iyi. İnsan ölür gider eser kalır. Ömer Nasuhi Efendimiz camide hiç vaaz edemezdi. Camiye girip te “Sallu ala Rasulina Muhammed” dediğini duyan yoktur. Ama eserleri konuşuyor. Kalemi eline aldığında konuşturuyor. Düşündüğün çalışmaları sonuna erdirmeyi sana nasip eylesin inşallah.
Not: Prof. Dr. Hasan Küçük Hoca 04.08.2025, pazartesi günü vefat etti. Cenaze namazı 05.08.2025 Salı günü Sahra-i Cedit Camii’nde kılınarak Sahra-i Cedit Mezarlığına defnedildi. Mekanı cennet olsun.
Dr. Ali Tarık Ziyad Yılmaz/ İrfanDunyamiz.com

Hafız Hasan Küçük Hocaefendi kimdir? 1932 yılında Kastamonu’nun Devrekânî ilçesinde doğdu. İlk tahsilini ve hıfzını memleketinde tamamlayıp tahsilini ilerletmek maksadı ile İstanbul’a geldi. Birçok değerli hocadan Kur’an talimi (vücuh, aşere, takrib), Arapça, Farsça, Fıkıh, Akaid, Mantık, Siyer, Hadis dersleri okudu ve her birisinden icazet aldı. Ayrıca İstanbul Üniversitesi Şarkiyat, Psikoloji, Sosyoloji, Mantık, Felsefe şubesinden mezun oldu. Aynı üniversitede akademik kariyerini tamamlayan Hocaefendi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda on beş yıl hizmet verdikten sonra Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesine Öğretim üyesi olarak intisap etti. Binlerce talebe yetiştirerek 42 yıllık hizmeti sonunda emekli oldu. Din, Ahlak, Felsefe, Mantık, Eğitim, Sosyoloji, Psikoloji, Tarikat ve Tasavvuf sahalarında 30’dan fazla yayınlanmış eserine ilaveten muhtelif konularda yüzlerce ilmi tebliği ve makaleleri de yayınlanmıştır. Kendisini talebe yetiştirmeye ve hayır işlerine vakfetmiş olan Hasan Küçük Hoca, Türkiye Anıtlar Vakfı Başkanlığı yanında Diyanet Vakfı üyeliği, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yönetim Kurulu Üyeliği ve Başkanlığı, Şeyh Şaban-ı Veli Vakfı, Türkiye Anıtlar Derneği Merkez Yönetimi Kurulu Üyeliği, Türkiye Kızılay Derneği Başkanlığı Sancaktepe Şubesi Şeref Başkanlığı gibi birçok hayır kurumlarında aktif olarak hizmetlerde bulundu. Hocanın dünyadaki tek emeli, Tekmil-i Kur’an ve teslim-i imandır.
Hatıra Arşivi ↗
Alimler, arifler, hocalar ve önemli şahsiyetlerin hatıralarını okumak için tıklayın.
İyi Haberler ↗
İyiliklere, erdemlere, örnek davranışlara dair beyaz haberler okumak için tıklayın.