
İnsan, bu dünya sürgününde en çok kendi gölgesine takılıp düşüyor. Avuçlarında emaneten tuttuğu bir tutam ilmi, muvakkat bir makamı yahut gün batınca solacak bir güzelliği; kendi mülkü, kendi zaferi sanıyor. Oysa hayat denilen bu muazzam aynada, “ben” dedikçe siliniyor insan; “Hiçim” dedikçe aslına rücu ediyor.
İslam ahlakının o en zarif zirvesi, kulun kendi acziyetini bir madalya gibi göğsünde taşıması ve her türlü kemali, asıl sahibi olan Zülcelâl’e iade etmesidir.
Tevazu, ruhun kendi nefis putuna karşı kazandığı o sessiz zaferin adıdır. Bu, bir eziklik yahut boynu bükük bir pısırıklık değil; aksine, fırtınalara kafa tutan kibrin karşısında, esen rüzgâra göre eğilip kırılmayan bir imanın asaletidir.

Ağaç gibidir
Mütevazı insan, dalları meyveden ağırlaşmış bir ağaç gibidir. O ağaç ki, ne kadar çok ihsana gark olursa, yüzünü o kadar toprağa sürer. Peygamber Efendimiz sallellahu aleyhi ve sellem’in müjdesi, bu sırrın anahtarıdır: “Allah için boyun bükene, göklerin kapısı açılır.”
Gerçek izzet, kalabalıkların alkışında değil, secdedeki o kimsesiz yalnızlıkta gizlidir. İnsan, kendi nefsinin devasa gölgesinden çekilince, ancak o zaman güneşin ışığı kalbine sızabilir.
Eğer tevazu bir kapı ise, mahviyet o kapıdan geçip “yokluk” sarayına varmaktır. Mahviyet; kulun, İlahi iradenin sonsuzluğunda kendi “ben” davasını bir mum gibi eritmesidir. “Ölmeden önce ölmek”, yani nefsin bitmek bilmeyen iştahına bir kefen biçmektir.
Mahviyet limanı
Mahviyet sahibi bir gönül, yaptığı iyiliği denize atar da bir daha arkasına bakmaz. O, toplumun içinde “herhangi biri” olmanın, adsız sansız bir kul kalmanın o hürriyet kokan lezzetiyle sarhoştur.
Hazreti Ebubekir’in bir ağacın yaprağına özenen o ince sızısı, Hazreti Ömer’in halife sıfatıyla bir un çuvalının altında terlemesi; varlık davasından vazgeçenlerin, beka yurdundaki sarsıcı yankılarıdır. Bu hal, ruhu el alem putuna köle olmaktan kurtarır ve onu sadece Yaradan’ın nazarıyla aziz kılar.
Modern çağ, insanı sürekli “biricik” ve “en üstün” olmaya kışkırtan, nefsi her an besleyen bir serap gibidir. Bu benlik yarışı, sadece ruhları değil, insanı insana bağlayan o ince şefkat köprülerini de yıkar. Kendi kusurlarını unutup başkasının ayıbına fener tutanlar, kibrin karanlığında kaybolanlardır.
Oysa mahviyet limanına sığınan kalp, başkasının hatasını gördüğünde ona parmak sallamaz, bilakis “Aynı ateş beni de yakabilirdi” diyerek merhametle eğilir. Zira bilir ki; kibir şeytanın dili, tevazu ise meleklerin lisanıdır.
Yeryüzünde vakarla ama toprağı incitmeden yürümek, mü’minin en duru vasfıdır. Unutulmamalıdır ki; gökyüzünden süzülen rahmet katreleri, mağrur ve sert dağ zirvelerinde durmaz; onlar gider, vadilerin o mütevazı ve alçak gönüllü derinliklerinde toplanır.
Gönlünü ne kadar “alçak” tutarsan, İlahi feyiz o kalbe o kadar gür akar. Hazret-i Mevlânâ’nın o ebedi öğüdü kulağımızda küpe olsun: “Toprak gibi ol ki senden güller bitsin. Taş olana bahar gelse de, sinesinde bir dikenden gayrısını bitiremez.”
Prof. Dr. Ramazan Altıntaş/ İrfanDunyamiz.com
İrfan Mektebi ↗
Sevdirici, müjdeleyici üslupla yazılmış hayata dair yazılar okumak için tıklayın.
Gönül Dünyamız ↗
Gönül insanlarına dair bam telinize dokunacak yazılar okumak için tıklayın.
İrfan Dünyamız Kendi İrfanımızı Keşfet!
