İmam Hatipte okumaktı hayalim

Vakfıkebir Cami Kur’an Kursu’ndan tası tarağı toplayıp köyüme döndüğümde, büyük bir sevinçle bu kadar sıkıntılı bir dönemi atlattığıma şükür ederek yeni bir hayata başladım. İlk işim anneme aldığım belgeyi göstermek oldu. Babam zannediyorum o gün evde yoktu.

Köye varıp biraz dinlendikten sonra yaylaya gittim, gezdim, dolaştım, stresimi attım. Annem dedi ki: “Oğlum bu sene Ordu’da evli olan Hatice Teyze’ne söz verdim, çocukları askere gitmiş, ona fındık toplamaya gideceksin. Beni kırmazsın herhalde?” Ben de tabii ki annemi kıramazdım ve Ordu’ya gitmek için Espiye’den otobüse bindim.

Espiye’ye 20 km yakınlıktaki Almedik dağlarına doğru virajlarla döne döne çıkarken radyoyu açtı şoför. Radyodaki ses; “Şu anda Türk ordusu Kıbrıs’a barış harekâtı ismi ile bir çıkarma yapmaktadır” dedi. Başladı anlatmaya, ben de çok heyecanlandım. Döne döne Almerik Dağı’na tırmandıktan sonra tekrar döne döne aşağı inip sahilden Giresun’a hareket ettik. Ordu’ya yaklaşık 120 km mesafede olan Hatice Teyze’min Melet Irmağı kenarındaki köyüne ulaştım. Tarih 20 Temmuz 1974’tü.

Hatice Teyze’min iki oğlu birden o sene askere gittiğinden geride Fahri isminde küçük oğlu ve bir de kızı, kendisi ve kocasıyla fındıkla baş etmeye çalışıyorlardı. Kendi köylerinden imeceyle tuttukları birkaç kişi de onlara yardım ediyordu. Ben de onlara katıldım. Tabi orada yatılı kaldım, 25 TL yevmiyeyle çalıştım. Fındıkları toplama işi bittikten sonra deniz kenarına çadır kurduk, fındıkları kurutmak için oraya taşıdık.

15- 20 gün sahilde kaldıktan sonra artık ben ordudaki işlerimi bitirip tekrar köyüme dönmek için yola çıktım. Tabi ben orada boşluk bulduğum zaman dereye gidip bahçelerden başak da topladım. Topladığım fındıklarımın hepsini satıp yevmiyeler dahil toplam 3600 TL kazandım.

Saatim bozuldu

Son günlerde kolundaki saatim bozulmuştu. Şehir merkezine saatimi tamir etmek ettirmek için gittim. Ordu’da Eski Cami’nin yanında indiğimde birisine sordum; “Burada saat tamircisi var mı?” diye. “Var, şurada caminin altında bir tamirci var” dediler. Bir pazar günüydü hiç unutmam kiraladığım mobiletle gittim. Saatçinin müşterisi vardı, biraz bekledim.

Baktım ki saatçiye “Hafız Efendi” diyorlar. Müşteriler gittikten sonra baş başa kaldık. “Hocam size niye Hafız Efendi diyorlar, anladığım kadarıyla hafızsınız, bir göreviniz var mı?” dedim. “Evet, var şurada yakın bir camide imamlık yapıyorum, hafızım” dedi. Benim Kur’an kursu belgemin resmiyette bir işe yaramadığını biliyordum. Belki hafızlık yaparsam bir camide müezzinlik ya da imamlık görevi alabilirim diye düşündüğüm için Hocaya bir teklifte bulundum.

“Efendim sizinle burada hafızlık yapsak, müsait olur musunuz? Bana bu konuda kılavuzluk yapar mısınız?” dedim. Hoca biraz düşündü; “Vallahi bir kaç kişi daha ders istiyordu, kendi camimize gideriz, orada bu işi yaparız ama senin kalacak yerin olması lazım” dedi. “Evet, var, ben falan köyde kalıyorum buraya da yakın, gider gelirim mobiletle” dedim. “Tamam, o zaman mesele yok” dedi. Akşam namazı yaklaştığı için Hafız Efendi; “Benim camiye geçmem gerekiyor, dilersen sen de gel. Namazı beraber kılalım ondan sonra gidersin” dedi. Beraberce vazifeli olduğu camiye gittik.

Nereden nereye

Akşam namazını kıldıktan sonra Hocaefendi çıkışta birisiyle konuşuyordu. Uzun boylu yakışıklı bir kişiydi, benden biraz yaş olarak büyüktü. İmam Hatip lise son sınıf öğrencisiymiş. İmam Efendiye; “Bu arkadaş kim” dedi benim için. O da; “Bu kardeşimiz bende hafızlık yapmak istiyor” dedi. İmam Hatipli genç; “Bu sene 1974’liler için İmam Hatiplerin orta kısımları açılıyor sen de gitsene” dedi. “Ya ben 17 yaşına girdim, 16 yaşından büyükleri almıyorlarmış, onu beceremem ki” dedim.

1973 yılında yapılan parlamento seçimlerinde en çok oyu CHP almasına rağmen tek başına iktidar olamamış, rahmetli Erbakan Hoca’nın kurduğu anahtar amblemli Milli Selamet Partisi ile beraber koalisyon kurmuştu. O zamanlar İmam Hatip Liseleri olduğu halde orta kısımları yoktu. Erbakan koalisyon ortağı olur olmaz hemen orta kısımların da açılması için CHP ile anlaştı. İmam Hatip Lisesi diplomasıyla üniversite sınavlarına girilemiyordu. Eğitimi bitiren öğrenciler liseye müracaat edip fark derslerini verirse, sonradan lise diploması alarak ancak üniversite sınavına girme hakkını kazanabiliyorlardı.

Neyse gel gelelim o abimiz şöyle dedi: “Yahu benim dayım avukat. Sen git kendi kayıtlı olduğun ilçende bir müracaat et. Eğer olmazsa dayımdan yardım isteriz, o sana yol gösterir” dedi. Ben de “olur” dedim. Oradaki işlerimi tamamlayıp oradan nüfusa kayıtlı olduğum Tirebolu ilçesine gittim. Rahmetli dedem muhtar olduğu için doğum yeri Tirebolu yazdırmıştı.

O zamanlar Tirebolu yaklaşık 10.000 nüfuslu bir ilçeydi. Yazın herkes yaylalara çıktığı için Tirebolu’da çok insan yok, incin top oynuyordu. Hiç unutmuyorum Ağustos ayının son günlerinde nüfus müdürlüğüne kaydıma baktırmak için gittim. Yaşımı küçültmek istediğimi söyledim. Kayıtlara baktı; “Senin bir yıl senden sonra doğan kız kardeşin var Havva Kılıç haberin var mı?” dedi. Tabi ben 57’nin son aylarında doğmuşum 58 olmalıyım ki 16 yaşına ineyim. Meğer kız kardeşim de 58 doğumluymuş. Adam biraz egolu bir nüfus müdürüydü. “Rüstem siz ikinizde 58 doğumlu oluyorsunuz, senin de 58 olman mümkün değil. O zaman ikiz olurdunuz, bu iş olmaz” diye beni reddetti.

Tirebolu nüfus müdürlüğünden çıktım ve moralim bozuk olarak yürümeye başladım. Hükümetin yakınında köprübaşında bizim de köylümüz olan Hacı Hasan Yılmaz Amca’ya ait lokantaya vardım. Belki o bir şey yapar, yardımcı olur diye… Müşterisi çok kalabalıktı başında… Bana; “Oğlum nüfus müdürü öyle dediyse öyledir, benim yapacağım bir şey olmaz” dedi. 

Lokantadan çıktıktan sonra; “Ya Rabbi senden medet umuyorum, yardımını bekliyorum” diyerek dua ederek köprüyü geçtim. Sütçü Saniye diye bir hanım vardı, onun dükkânının yanında bizim yakın köyden olan Dursun Amca’yı gördüm ve ona; “Dursun amca bir bakar mısın” dedim. Beni görünce durdu; “Buyur yeğenim” dedi. “Dursun Amca, böyle böyle oldu, nüfusta yaşımı küçültmek istiyorum dedim fakat yardımcı olamadılar. Sen İl Genel Meclisi üyesisin onu biliyorum. Ben Guce’den Hacı Şevket oğlu Mustafa’nın oğluyum” dedim. 

Ne için yaşımı küçültmek istediğimi sordu. Trabzon İmam Hatip’e kaydımı yaptırmak ve okuyup vatanıma milletime hayırlı bir öğretmen olmak istediğimi söyledim. O da; “Sen akıllı bir çocuğa benziyorsun, gel bakalım” dedi. Beraberce tekrar nüfus müdürünün karşısına vardık. “Müdür bey bu benim yeğenim. Sen bunu reddetmişsin, indir bakayım tekrar kütüğü” dedi. Müdür bey bizim aile kütüğünü yakasını ilikleyerek tekrar raftan aşağı indirdi.

Dursun Amca; “Bu işin oluru nedir?” deyince; “Rüstem Kılıç 1957 doğumlu yazıyor. Havva Kılıç ise 15.12.1958 olarak kaydedilmiş. Rüstem’i büyük 01.01.1958 doğumlu olarak yazarsak aradaki mesafe dokuz ay on günden fazla olduğu için ikisi de 58 doğumlu olur ve bu şekilde kayıt yapabiliriz” dedi. Daha sonra bana dönerek: “Rüstem yeni bir dilekçe yaz, hemen götür kaleme ver, karar al, sana mahkeme gününü verecekler” dedi.

Yani Allah bir işi nasip edecekse ancak böyle olur. Nereden nereye işler değişti de benim işim yoluna girmeye başladı. Ben hemen koşarak gidip dilekçemi Köprübaşı’ndaki emekli bir astsubaya yazdırdım. Müdürün dediği şekilde aldım, götürdüm paraf ettirdim, kaleme götürdüm. Kimsecikler yok kalemdeki memur bana; “Ancak, haftaya gel al” dedi. Ben; “Sayın beyefendi, yani haftaya okullara kayıt bitiyor. Benim hemen kararı alıp hafta sonu Trabzon’a gidip kaydımı yaptırmam gerekiyor” dedim.

Tabi o dönemler “Bugün git yarın gel” furyası vardı, Allah affetsin rüşvet de çok yaygındı. Rüşvet vermediğinde bir bahane bulup işi yokuşa sürerlerdi. Anladım ki bu adam rüşvet istiyor; duymuştum başkalarından zaten… Orada günlerce beklemeyi göze alamadığım için istemeyerek de olsa içeri girip 50 lirayı çekmecesine koydum. Gözünün yanıyla baktı “tamamdır” dedi. Dilekçeyi yazdı, kararı verdi elime… Ben de oradan kararı alarak tekrar nüfusa götürdüm, kaydımı yaptırdım ve işimi bitirmiş oldum. Tabi bu rüşvet hadisesi çok üzücü bir hadisedir. O dönemin Türkiye’si sosyolojik olarak anlaşılsın diye özellikle bu detayları da yazmak istedim. Geçmişi bilmezsek, ders alamayız ve geleceğe hazırlanamayız.  

Bizimkiler yayladaymış

Okula kayıt hakkı kazandığım için sevinçliydim ama henüz iş bitmemişti. Pazartesi mahkeme günü verilmişti; “Saat 9:00’da bir şahit, bir de babanızı alarak gelin. Burada saat 9:00’dan önce mahkeme kapısında hazır bulunun. Sizi çağıracaklar, mahkemeye çıkacaksınız” demişlerdi. O gün köyün kamyonunu bekleyip onunla köyümüze döndüm.  

Köye vardım ki annem babam meğer yayladaymış. Amcamgil vardı, amcama seslendim; “Yaylaya acaba yarın kamyon gider mi” diye sordum. “Vallahi bilmiyorum yeğenim” dedi. Ben de köyün merkezine çıktım, şoför amcamız Kemal’e sordum: “Amca yarın yaylaya araba gidiyor mu? Çünkü babamla annem yayladaymış” O da; “Oğlum yarın hava yağışlı görünüyor, şantiyeden yukarı araba kayar, çıkamaz. Orman içi olduğu için yardım eden de bulunmuyor. Bunun için belki gitmeyebilirim” dedi.

Tabi bizim pazartesi günü babam ve şahitle birlikte Tirebolu’da mahkemede olmamız lazım. Baktım yaylaya gidip babama haber veremeyeceğim, arada mesafe çok, zaman yok, Mithat Amcama; “Bana baba vekili olarak sen eşlik et, babam diye seni götüreyim. Bu hayırlı işimde yardımcı ol” dedim. Amcam; “Yeğenim, hâkim beni tanıyor. Ben Rüstem’in babasıyım dersem ayıp olmaz mı?” dedi. Amcamı ikna ettim, o da razı oldu.

Pazartesi günü sabah namazını kıldıktan sonra amcamla beraber Mehmet Karadayı ismindeki küçük dayımı da alıp erkenden yola koyulduk. Güce’ye ulaştık, oradan arabaya binip sabah saat 7:30 gibi Tirebolu Adliyesi’ne ulaştık. Mübaşir seslenerek; “Davacı Rüstem Kılıç, davalı Mustafa Kılıç mahkemeye” anonsunu yaptı.

Baktım amcam ortalıkta görünmüyor. Ben bağırmaya başladım, tabii mahkeme salonu boş yani kimsecikler yok. “Mithat Amca, Mithat Amca” diye sesleniyorum, hiç bir yerden ses gelmiyor. Bir baktım Amcam en alt katta merdiven altında çay içiyor. Yani biraz çekinmiş herhalde mahkemeye çıkarsak ne olur ne olmaz diye… Orada bir nevi saklanıyor. Yanına gidip; “Amca seni arıyorum, mahkemeden çağrılıyoruz. Hemen çayını bırak, çabuk gidelim, başkası girer, mahkeme ertelenebilir” dedim.

Hemen geldi, beraberce hâkimin karşısına çıktık. Hâkimin tavırları biraz garibime gitti.  “Rüstem, senin boyum benden büyük oğlum. Yaşını büyütüp seni askere göndereyim. Yaşını küçültüp ne yapacaksın? Şimdiye kadar neredeydin?” diye sordu. “Kur’an kursunda okuyordum” desem belki beni reddeder diye; “Çalışmaktan, işten güçten vakit bulamadım. Okula gidip gelen çocukları görünce de okuma hevesi içime düştü, vatanıma milletime faydalı olayım diye okumak, öğretmen olmak istiyorum” dedim. 

Hakim Bey yanındakilere sessizce bir şeyler fısıldadı ve katibe; “Yaz kızım” dedi: “Mustafa oğlu Rüstem Kılıç falan falan doğumlu olduğu halde yanlışlıkla şöyle şöyle yazılmış, doğum tarihinin nüfusta düzeltilmesine karar verildi.” Karara çok sevindik. Tabi Hâkim Bey, Mithat Amcama; “Sen Rüstem’in babası mısın” diye sormadı bile. O şekilde kabul etti.

İmam Hatip’e doğru

Mahkeme kararını alıp sevinçle köye döndük. Ertesi gün ben yaylaya gidip babama bütün olan biteni anlattım; “Babacığım mahkeme kararıyla Trabzon İmam Hatip Okulu’na kayıt olma hakkı kazandım. Kayıt için beraberce okula gitmemiz lazım. Vakit kaybetmeyelim, yarından tezi yok çıkıp gidelim” dedim. Babam; “Oğlum sen ne kadar büyük bir iş başarmışsın ben olmadan, vallahi bravo sana. Artık bundan sonra seni ceketimi satıp okutmak bana vacip oldu. Tamam yarın gidelim kaydını yaptıralım” dedi.

Ertesi gün babamla beraber Espiye’ye inip oradan Trabzon’a geçtik. Sene 1974’tü. . Trabzon’a vardığımda yanlış değilsem şehrin giriş tabelasında yazdığına göre Trabzon’un nüfusu o zaman 90.000 civarındaydı. Karadeniz bölgesinde Samsun’dan sonra en gelişmiş ikinci şehir idi. Havaalanı vardı. Karadeniz Teknik Üniversitesi vardı. Çay ve fındığa bağlı bir takım işletmeler vardı. Ufak tefek atölyeler vardı. Büyük bir sanayisi, bildiğim kadarıyla çimento fabrikası vardı. O dönemde Sürmene bıçağı, Akçaabat köftesi, Vakfıkebir tereyağı gibi bazı mamulleri öne çıkıyordu. Trabzon tabi aynı zamanda Karadeniz’de en çok inşaata önem veren şehirlerin başındadır. Rivayete göre Maraşlı Osman Efendi isminde bir zat Trabzon’a gelerek Rum Pontus İmparatorluğu’nun yıkılışından sonra inşaatlara başlayarak şehrin Müslüman olmasına vesile olmuştur.

Trabzon İmam Hatip Okulu’na ulaştık, idarede baş muavin ile birlikte altı tane müdür yardımcısı oturuyorlardı. Benim kayıt isteğimi idare değerlendirdi. Beni yaşı büyük, boylu poslu görünce biraz korkmuşlar herhalde; “Oğlum seni kaydederiz ama yurtta yerimiz kalmadı, dışardan ev tutman lazım, ancak öyle kayıt yapabiliriz” dediler.

Benim ev tutma şansım olmadığı için, üzülerek babama; “Baba vardır bir hayır, hayırlısı olsun. Tamam, kayıt yaptırmıyorum geri dönelim” dedim. Babam “tamam” dedi dışarı çıktı. Ben de bir adım atsam idareden dışarı çıkacaktım. Müdür başyardımcısı Yahya Şahin isminde bir beyefendiymiş, bana; “Arkadaş bir bakar mısın” dedi ve içeriyi işaret etti.  Bana; “Sen nerelisin oğlum” dedi. “Tirebolu İlit Köyü’nden falanca falanca’nın torunu falanca’nın oğluyum” dedim. Meğer dedemi tanıyormuş. Kendisi de Tönük köyündenmiş, yaylaya gidip gelirken beni görmüş…

“Tamam, seni kaydederim” deyince içim şöyle bir rahatladı. Yurdun parasını iki taksitle aldıklarını, ilk taksitin 1800 lira olduğunu söyledi. Ben de; “Tamam veririm” dedim ve çıkardım ilk taksiti ödedim. Yurda kaydım yapıldı. Ev tutsam ben hem çamaşır yıkayacağım, hem bulaşık yıkayacağım, hem diğer işlerimi yapacağım, hem ders çalışacağım, okula gideceğim… Yanımda annem ya da başka biri olması lazım, o da mümkün olmadığı için yurda kayıt olduğum çok hayırlı oldu, gerçekten çok sevindim.

Allah bir işi olduracaksa böyle oldurur. Bu şekilde Rabbim işleri yoluna koyup hallolacak şekle getirir. Tabi diğer taksit üç ay sonra ödenecekti. Ben kursa başladıktan sonra parasız yatılı sınav açıldı, sınavı 100 üzerinden 100 puan alarak kazandım ve parasız okuma hakkını elde ettim. İkinci taksiti vermeden kursta yatıp kalkma hakkını kazanarak okuluma başladım.

Rüstem Kılıç/ İrfanDunyamiz.com

İrfan Mektebi ↗

Sevdirici, müjdeleyici üslupla yazılmış hayata dair yazılar okumak için tıklayın.

Gönül Dünyamız ↗

Gönül insanlarına dair bam telinize dokunacak yazılar okumak için tıklayın.

Şunlara Gözat

Bu da size düğün hediyem olsun…

Allah’ın affetmeyeceği tek günah şirkten sonra kul hakkıdır. Kul hakkı yiyen insan o kulla helalleşmediği …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.