
İslâm mezhep âlimlerinin ortak kanaatine göre[1], berzah hayatına ve bu dönemde kâfirler için azap, müminler için ise nimet bulunduğuna iman, İslâm’ın ilk dönemlerinden itibaren ümmetin üzerinde ittifak ettiği bir inanç olmuştur. Ancak zamanla bid‘at ve hevâ ehli bazı fırkalar ortaya çıkmış; bunlardan özellikle Mu‘tezile’nin Dırâriyye kolu[2], Cehmiyye ve Hâricîler —çoğunluğu teşkil eden İbâzîler istisna edilmek üzere— berzah hayatını inkâr etmişlerdir.
Modern dönemde bazı Müslümanlar, müsteşriklerin ve onlardan etkilenen bazı Müslüman düşünürlerin görüşlerinden etkilenerek kabir azabını ve nimetini inkâr etmişlerdir. Bu durum son derece tehlikelidir; zira iman esaslarından biriyle doğrudan ilişkilidir. Bilindiği üzere, imanın geçerlilik şartı, Müslümanın imanın altı rüknüne kesin bir inançla iman etmesidir. Berzah hayatı ise, âhiret gününe imanın bir parçasını teşkil etmektedir. Bu sebeple, söz konusu meseledeki hakikati ortaya koymak ve durumu açıklığa kavuşturmak amacıyla bu çalışma, Kur’ân-ı Kerîm ışığında gerçekleştirilmiştir.
Modern dönemde bazı Müslümanlar, âhiret gününe imanın bir parçası olan berzah hayatını inkâr etmektedirler. Bu inkârlarını, konuya dair rivayetlerin âhâd hadislerden oluştuğu ve inanç esaslarının âhâd hadislerle sabit olamayacağı iddiasına dayandırmaktadırlar. Bu durum, iman esaslarından biriyle doğrudan ilişkili olduğu için ciddi bir problem teşkil etmektedir. Bu sebeple, söz konusu inkâra cevap vermek ve meseleyi Kur’ân-ı Kerîm çerçevesinde ilmî bir yaklaşımla ortaya koymak amacıyla bu çalışma hazırlanmıştır.
Çalışmada konulu tefsir yöntemi (et-tefsîrü’l-mevdûʿî) benimsenmiş, konuya dair bütün âyetler toplanmış, nüzul sırasına göre tertip edilmiş ve rivâyet tefsiri yöntemiyle yorumlanmıştır. Bu yöntem sayesinde, ulaşılan sonuçların doğrudan Kur’ân nasslarına dayanması hedeflenmiştir.
Berzah hayatına dair daha önce çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Bu çalışmaların bir kısmı hem Kur’ân hem de Sünnete dayanmakta, bir kısmı ise yalnızca Kur’ân-ı Kerîm’i esas almaktadır. Bu çerçevede, Eşref b. Abdülmaksûd’un Kahire’de yayımlanan el-Hayâtü’l-berzahiyye adlı eseri dikkat çekmektedir. Söz konusu çalışmada esas olarak hadis rivayetlerine dayanılmıştır. Benzer şekilde, Külsûm Muhammed Harîd’in Dârü’l-Beşâiri’l-İslâmiyye tarafından yayımlanan el-Ḥayâtü’l-berzahiyye fî dav’i’l-Kur’âni’l-Kerîm ve’s-sünneti’n-nebeviyye adlı kitabı da konuyu hem Kur’ân hem Sünnet ışığında ele alan önemli bir eserdir.
Bunun yanında, Abdurrakîb Abduh Hâlid Abdullah’ın kaleme aldığı Ḥayâtü’l-berzah fi’l-Kur’ân el-Kerîm dirâse mevdûʿiyye başlıklı makale, bu çalışmaya konusu bakımından oldukça yakındır. Müellif, berzah hayatının mahiyetini ortaya koymayı ve Kur’ân ile Sünnetin bu hayattan nasıl bahsettiğini açıklamayı amaçlamıştır.
Ancak izlediği yöntem, burada benimsenen yaklaşımdan farklılık göstermektedir. Anılan makalede, kabir azabına yol açan sebeplerle ilgili Kur’ân delilleri zikredilmiş, kabir azabından kurtuluşa vesile olan hususlara değinilmiş ve berzah hayatını inkâr eden mezheplerin görüşleriyle şüpheleri tartışılarak cevaplandırılmıştır. Nihayetinde müellif, berzah hayatının varlığını kabul eden bir sonuca ulaşmıştır.
Buna karşılık, bu çalışmada söz konusu makaleden farklı olarak konulu tefsir yöntemi titizlikle uygulanmış ve araştırma tamamen Kur’ân-ı Kerîm’e dayandırılmıştır. İnkârcı görüşlerle kelâmî tartışmalara girilmeksizin, doğrudan âyetlerin yorumuna odaklanılmıştır. Böylece araştırma, yöntem bakımından özgün bir nitelik kazanmıştır. Elde edilen sonuçlar, rivâyet tefsiri yöntemine dayalı olarak açıklanan âyetlerin doğrudan tefsirinden çıkarılmış; hadisler ise çalışmada asıl kaynak değil, âyetlerin açıklayıcı unsurları olarak değerlendirilmiştir.
- Konunun Muhtevasındaki Kavramların Tahlili
Konuya açık bir biçimde delalet eden lafızlar arasında berzah, cedes ve kabir kelimeleri yer almaktadır. Bu sebeple, söz konusu lafızların Kur’ân-ı Kerîm’de geçtiği âyetlerin zikredilmesi ve her birinin anlamının açıklanması gerekmektedir.
- Berzah:
“Berzah” kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de üç yerde geçmektedir. Bu kullanımlardan ikisinde kelime, iki deniz arasındaki engel veya sınır anlamındadır. Bu bağlamda kelime, Furkân Sûresi 53. âyette ve Rahmân Sûresi 19–20. âyetlerde geçmektedir.[3] Üçüncü kullanımında ise “berzah” kelimesi, ölüm ile yeniden diriliş arasındaki dönem anlamını taşımaktadır.[4] Bu anlam, Mü’minûn Sûresi 100. âyetteki şu ifadede yer almaktadır: “ve onların önünde, diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır.” (Mü’minûn, 23/100)
İbn Atıyye (ö. 542/1147), müfessirlerin ittifakla “berzah” kelimesinin insanın ölümü ile dirilişi arasındaki süreyi[5] ifade ettiğini belirttiklerini kaydetmiştir. Bu makalede “berzah” kavramından kastedilen anlam da bu şekildedir.
1.2. Cedes:
Bu kelime “kabir” anlamına gelmekte olup çoğulu “ecdâs” şeklindedir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu kelime, Yâsîn Sûresi’nin 51. âyetinde, Kamer Sûresi’nin 7. âyetinde ve Me‘âric Sûresi’nin 43. âyetinde olmak üzere üç kez çoğul sigasıyla geçmektedir. Bu kullanımlarda kelimenin anlamı “kabirler”dir.[6] Ancak “kubûr” (kabirler) genel bir anlam taşırken, “ecdâs” kelimesi sûra üfürülüp yeniden dirilişin gerçekleşmesinden sonraki kabirleri ifade etmektedir.
- Kabir:
“el-kabru” (القبر) kelimesi, “kabara” (قَبَرَ) fiilinden türemiş bir mastardır ve ölünün defnedildiği yer, yani mezar anlamına gelir. “Akbartuhû (أقبرته)” ifadesi, “ona defnedileceği bir yer tahsis ettim” yahut “onun için gömülme yeri hazırladım” anlamındadır. “Makbara (المقبرة)” kelimesi, kabirlerin bulunduğu yer, yani mezarlık demektir; çoğulu ise “mekâbir (مقابر)” şeklindedir.[7]
Bu kelime, tekil ve muzaf biçimiyle (قَبْرِهِ / “kabrihi”) Kur’ân-ı Kerîm’de yalnızca bir defa, Tevbe sûresi 84. âyette geçmektedir. Söz konusu âyette, Allah Teâlâ, Peygamberine sallellahu aleyhi ve sellem münafıklardan herhangi biri için namaz kılmamasını ve onun kabrinin başında durmamasını emretmektedir. Bunun gerekçesi ise, onların Allah’a ve Resûlüne küfretmiş olmaları ve bu hâl üzere ölmüş bulunmalarıdır. Ayrıca kelime, çoğul biçimiyle (الْقُبُور / “el-kubûr”) beş kez zikredilmiştir.
Birincisi, Hac sûresi 7. âyette geçmektedir. Bu âyet, kıyamet saatinin mutlaka geleceğini, onun vuku bulmasında hiçbir şüphe bulunmadığını ve Allah’ın insanları kabirlerinden dirilteceğini bildirmektedir.
İkincisi, Fâtır sûresi 22. âyette yer almakta olup, iman eden diri kimselerle küfür üzere ölen kimselerin eşit olamayacağını haber vermekte; hidayet ve tevfikin yalnızca Allah’ın kudretinde bulunduğunu kesin bir ifade ile bildirmektedir. Ayrıca, Peygamber’in sallellahu aleyhi ve sellem kabirlerde bulunan kimselere işittiremeyeceğini, tıpkı bu kâfirlerin de kalplerinin ölümü sebebiyle kendisine işitmeye güç yetiremeyeceklerini beyan etmektedir.
Üçüncüsü, Mümtehine sûresi 13. âyette geçmekte olup, müminlere Allah’ın gazabına uğramış kâfirleri dost edinmemeleri emredilmektedir. Zira bu kâfirler, ahirette Allah’ın sevabından ümitlerini tamamen kesmişlerdir; tıpkı kabirlerdeki inkârcıların, kendilerini bekleyen azabı gördükten sonra Allah’ın rahmetinden ümitlerini yitirmeleri gibi.
Dördüncüsü, İnfitar sûresinin ilk dört âyetinde zikredilmiştir. Bu âyetlerde kelime, kıyamet günü meydana gelecek kozmik olaylar bağlamında yer almakta; göğün yarılması, yıldızların dökülmesi, denizlerin taşması ve kabirlerin içindekilerin çıkarılması gibi sahneleri anlatmaktadır.
Beşincisi, Âdiyât sûresi 9. âyette geçmektedir. Bu âyet, Rabbinin nimetlerine nankörlük eden insana yöneltilmiş bir istifham-ı inkârî üslubundadır. İnsan, kabirlerden ölülerin çıkarılıp hesaba çekileceğini ve yaptıklarının karşılığını göreceğini bilmez mi?
Kelime, çoğul biçimiyle “mekâbir” (المَقَابِر), yani “mezarlıklar” anlamında bir kez, Tekâsür sûresinin ilk iki âyetinde geçmiştir. Bu iki âyetin açıklaması ise ilerleyen kısımda ele alınacaktır. Ayrıca, fiil biçimiyle “akbarahû” (أَقْبَرَهُ) yalnızca bir defa, Abese sûresi 21. âyette yer almaktadır. Bu âyet, kâfir hakkında olup, Allah’ın onu öldürdüğünü ve kendisi için defnedileceği bir yer kıldığını bildirmektedir.
Sonuç olarak, “kabir” kelimesinin geçtiği âyetlerin açıklamalarından, bu kelimenin genellikle ölünün bulunduğu yeri veya yeniden diriliş esnasında kabirlerde meydana gelecek olayları ifade ettiği anlaşılmaktadır. Bu kelime, doğrudan kabir azabı veya kabir nimeti anlamını taşımamaktadır. Ancak Mümtehine sûresi 13. âyeti, bu anlama dolaylı biçimde işaret etmektedir.
Nitekim bu âyetteki “…tıpkı kabirlerdeki inkârcıların ümitlerini kesmiş olmaları gibi (كَمَا يَئِسَ الْكُفَّارُ مِنْ أَصْحَابِ الْقُبُورِ)” ifadesini, Abdullah b. Mes‘ûd radıyallahu anh, “Kâfir, öldüğünde ve karşılaşacağı akıbeti gördüğünde nasıl ümitsizliğe düşerse, onlar da aynı şekilde ümitsizliğe duçar olmuşlardır.” şeklinde yorumlamıştır. Aynı görüş, Mücâhid, İkrime, Mukâtil, İbn Zeyd, Kelbî ve Mansûr tarafından da dile getirilmiştir. Bu yorum, Taberî (ö. 310/922)[8] tarafından da tercih edilmiş olup, âyetin en isabetli yorumu olarak kabul edilmektedir.
2. Müminin Can Verme Anı ve Cennetle Müjdelenmesi
Hiçbir insan, cennette mi yoksa cehennemde mi bulunacağını bilmeden ölmez. Bu husus, Kur’ân âyetleri ve sahih hadislerle sabittir. Bu nedenle, berzah hayatına giriş mahiyetinde olmak üzere, bu gerçeğe delalet eden âyetlerin açıklanması gerekmektedir. Bu bağlamda, öncelikle müminin can verme anına (ihtizâr hâline) ve kendisine verilen müjdeye dair âyetlerin incelenmesiyle başlanacaktır.[9]
2.1. Allah Teâlâ “Ey huzura ermiş nefis! Rabbine dön, O senden razı, sen de O’ndan razı olarak.” (Fecr, 27–28) buyurmuştur.
Bu iki âyet, mümin bir nefse meleklerin yönelttiği bir hitapla başlamaktadır. Müfessirler, bu hitabın ne zaman gerçekleştiği hususunda farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Bazılarına göre melek, bu sözü mümine ölüm anında söyler. Bu görüş, Peygamber Efendimiz’in sallellahu aleyhi ve sellem Hazreti Ebû Bekir es-Sıddîk’a söylediği bir söze dayanır. Bu rivayet, Saîd b. Cübeyr’den nakledilmiştir.[10]
Bazı müfessirler ise, bu hitabın yalnızca ölüm anıyla sınırlı olmadığını belirtmişlerdir. Onlara göre “bu mümin nefis, cennetle üç farklı durumda müjdelenmiştir: ölüm anında, mahşer gününde ve yeniden diriliş sırasında.”[11]
Müfessirler ayrıca ﴿ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ﴾ “Rabbine dön” (el-Fecr, 28) ifadesinin anlamı konusunda da ihtilaf etmişlerdir. Bir kısım müfessirlere göre bu ifade, Allah Teâlâ’nın, kıyamet günü meydana gelecek bir durumu haber vermesidir. Buna göre melekler, diriliş anında müminin nefsine hitap ederek, onu tekrar sahibinin bedenine dönmeye çağırırlar. Bu yoruma göre âyette geçen “Rab” kelimesi “sahip” anlamında değerlendirilmiştir. Bu görüş, Avfî rivayetiyle İbn Abbâs’tan nakledilmiştir. Dahhâk, İkrime ve ‘Atâ[12] da aynı görüşü benimsemişlerdir. Taberî (ö. 310/922) ise, cennete girişin bugünde gerçekleşeceği gerekçesiyle bu görüşü tercih etmiştir.[13]
Ebû Sâlih’e göre bu ilahî hitap, ölüm anında gerçekleşmektedir. “فَادْخُلِي فِي عِبَادِي” “Kullarımın arasına gir” (el-Fecr, 29) ifadesi ise kıyamet günü söylenecektir.[14] İbn Kayyim el-Cevziyye (ö. 751/1350), lafzın zahirinin de bu görüşü, yani hitabın ölüm anında gerçekleştiğini desteklediğini belirtmiştir. Nitekim Peygamber Efendimiz sallellahu aleyhi ve sellem de söz konusu ayet ile ilgili bu şekilde açıklamada bulunmuştur.[15] İbnü’l-Cevzî (ö. 597/1200) ise bu görüşü, müfessirlerin çoğunluğuna nispet etmiştir.[16]
Müfessirler, “فَادْخُلِي فِي عِبَادِي” “Kullarımın arasına gir” (el-Fecr, 29) ifadesinin anlamı hususunda da görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Bazılarına göre buradaki ifade “kullarımın bedenlerine” anlamındadır. Bu görüşün dayanağı, İbn Abbâs, Sa‘d b. Ebî Vakkâs, Übey b. Ka‘b, Mücâhid, İkrime, Dahhâk, Ebü’l-Âliye, Ebû İmrân, Ebû Ca‘fer, Ebû Sâlih, Kelbî, Ebû Şeyh el-Henâî ve Yemânî tarafından aktarılan kıraattir. Bu kıraatte ifade tekil olarak[17] “(فَادْخُلِي فِي عَبْدِي)” şeklinde okunmuştur. Buna göre âyetin anlamı, “Çıktığın sahibine geri dön, yeniden onun bedenine gir” şeklindedir.[18]
Diğer bazı müfessirler ise, “فِي عِبَادِي” ifadesinin anlamını “kullarım arasındaki sâlihler arasında” şeklinde yorumlamışlardır. Bu görüşün delili olarak da Yüce Allah’ın şu buyruğu gösterilmiştir: “Andolsun ki onları sâlihler arasına katacağız” (el-ʿAnkebût, 29/9).[19] Bazı âlimler ise ifadenin anlamını “benim itaatimde (olmak)” şeklinde açıklamışlardır. Bu yorum, ed-Dahhâk’tan rivayet edilmiştir.[20]
Bu konuda şu kanaatleri dile getirmek makul olacaktır: Nefse, Rabbine dönme emrinin ölüm anında yöneltilmiş olduğu, âlimlerin çoğunluğu tarafından benimsenen görüştür. Bazılarına göre ise bu emir, diriliş (ba‘s) esnasında gerçekleşecektir. Dolayısıyla, âyetin her iki zamana dair delâleti ihtimallidir. Bununla birlikte, tercih edilen görüş, bu emrin her iki zamanı da kapsadığı yönündedir. Bu itibarla, söz konusu âyet, ölümden sonra kişiyi bekleyen hâle, yani âhiret hayatının bir parçası olan berzah hayatına delâlet etmektedir.
2.2. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “(فَلَوْلَا إِذَا بَلَغَتِ الْحُلْقُومَ وَأَنْتُمْ حِينَئِذٍ تَنْظُرُونَ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلَكِنْ لَا تُبْصِرُونَ فَلَوْلَا إِنْ كُنْتُمْ غَيْرَ مَدِينِينَ تَرْجِعُونَهَا إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ)” (Vâkıa, 56/83-87).
Bu âyetler, ölüm anını, yani canın bedenden çıkışını konu edinerek başlamaktadır. Bu esnada ölmekte olan kimsenin yakınları ve çevresindekiler onun yanında bulunurlar; ancak hiçbir müdahalede bulunma güçleri yoktur. Allah’ın elçileri (melekler) ise ölene, orada bulunan yakınlarından daha yakındırlar; fakat insanlar onları göremezler. Ardından âyetler, şu soruyla insanı düşünmeye sevk eder: “Eğer siz yaptıklarınızdan hesaba çekilmeyecek kimselerseniz, o hâlde canı geri döndürebilir misiniz?” Hiç şüphesiz bunu yapamazsınız.
Daha sonra âyetler, insanları çeşitli gruplara ayırarak her birinin durumunu tasvir eder. Bu gruplardan ilki, “mukarrebûn” (Allah’a yakın kılınanlar) zümresidir. Melekler, bu kimselere ölüm anında, kendileri için bir “rahatlık, hoş bir koku (râyih) ve bağışlanma ile rahmet” müjdesi verirler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur:
“(فَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنَ الْمُقَرَّبِينَ فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ وَجَنَّتُ نَعِيمٍ)” (el-Vâkıa, 56/88-89).
Bu anlam, Ebü’l-Âliye ve Hasan’dan[21] rivayet edilmiştir. İbn Kuteybe (ö. 276/889) ise “(فَرَوْحٌ)” ifadesinin kabirde gerçekleşeceğini, bunun da “hoş bir esinti” anlamına geldiğini belirtmiştir.[22]
Ve ikinci sınıf ise “ashâbu’l-yemîn”dir; onlara ölüm anında şöyle denilir: “Allah’ın azabından ve hoşlanmadığınız şeylerden selâmet buldunuz; çünkü siz ashâbu’l-yemîndensiniz.”[23]
Üçüncü sınıf ise, “yalanlayan ve sapkın kimseler”dir; onlar için kaynar sudan bir ağırlama ve ateşin alevlerinden bir azap vardır. Kurtubî (ö. 671/1272), bu üç sınıfın hem ölüm anında hem de diriliş sırasında zikredildiğini belirtmiştir.[24]
Yüce Allah, “inne” ve “lâm” edatlarıyla pekiştirilmiş bir ifade tarzıyla bu üç grubun durumlarının ve akıbetlerinin kesin bir gerçeklik (ḥakku’l-yaḳîn) olduğunu bildirmektedir. Ayetler hem ölüm anında hem de diriliş sonrasında gerçekleşen olayları açıklamaktadır. Ölüm anında ki bu, berzah hayatının ilk menzili sayılır, meydana gelen durumlar, kabirde görülecek nimet veya azap üzerinde etkili olur. Bu sebeple, söz konusu ayet berzah hayatının varlığına delalet etmektedir.
2.3. Allah şöyle buyurmuştur:
“Dikkat edin! Allah’ın dostlarına (evliyâullah) hiçbir korku yoktur; onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar için dünya hayatında da, âhirette de müjde vardır.” (Yûnus, 10/62–64)
Bu ayetler, Allah’ın velîleri olan kimselerden —yani iman edip takvâ üzere yaşayan müminlerden— söz etmektedir. Nitekim Yüce Allah aynı sûrede (Yûnus, 10/63) onların “iman eden ve takvâ sahibi olan kimseler” olduğunu açıkça bildirmiştir.
Bu kimseler, âhirette karşılaşılacak zorluklar karşısında korkuya kapılmazlar ve hüzne düşmezler. Onlara âhirette verilecek müjde, cennete girmeleridir; bu hususta ümmet arasında görüş birliği bulunmaktadır. Dünyadaki müjdeleri ise, sahih hadislerde “sâlih rüya” olarak açıklanmıştır. Bu, müminin bizzat gördüğü veya kendisi hakkında görülen hayırlı rüyadır. Bu yoruma dair rivayetler Abdullah b. Mesʿûd, Ebû Hüreyre, İbn ʿAbbâs, Mücâhid, ʿUrve b. Zübeyr, Yahyâ b. Ebî Kesîr, İbrâhîm en-Nehaʿî, ʿAtâ ve diğer birçok âlimden nakledilmiştir.[25]
Yanı sıra diğer bazı âlimler şöyle demiştir: “Dünyadaki müjde, ölüm anında mümine verilen müjdedir.” Bu görüş ez-Zuhrî, Katâde ve Dahhâk’ten rivayet edilmiştir.[26] Burada “Dünya hayatındaki müjde” ifadesi iki farklı yoruma delalet etmektedir: Birinci yoruma göre, bu müjde salih rüyadır; yani müminin gördüğü veya onun için görülen hayırlı rüyadır. Nitekim pek çok sahih hadis bu yorumu desteklemekte olup, bu görüş tercih edilmeye daha elverişlidir.
İkinci yoruma göre ise, bu müjde müminin ölüm anında kendisine verilen müjdedir. Bu görüşü, Fussilet sûresinin 30. âyetinin (إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا…) delaleti ve Berâʾ b. Âzib (ra)’in rivayet ettiği hadis güçlendirmektedir. Söz konusu hadiste Berâʾ şöyle demiştir: “Resûlullah sallellahu aleyhi ve sellem ile birlikte Ensâr’dan bir adamın cenazesine çıktık. Kabre vardığımızda henüz defin işlemi yapılmamıştı. Resûlullah sallellahu aleyhi ve sellem oturdu ve şöyle buyurdu: ‘Kabir azabından Allah’a sığının…’” [27]
Aynı şekilde, Peygamber’in sallellahu aleyhi ve sellem kabir azabından Allah’a sığınmayı emreden diğer hadisleri, ayrıca teşehhüdden sonra dört şeyden Allah’a sığınmayı emrettiği hadis de bu görüşü desteklemektedir.[28] Buna göre, her iki yorum da âyetin kapsamına dâhildir ve âyetin anlamı bu iki manayı da içine almaktadır.
2.4. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ أَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ
“Şüphesiz, ‘Rabbimiz Allah’tır’ deyip sonra da dosdoğru olanlara melekler iner ve derler ki: ‘Korkmayın, mahzun da olmayın; size vaat edilen cennetle sevinin.’” (Fussilet, 41/30).
Bu âyetler, Allah’ın yoluna ve şeriatine tam bir istikametle bağlı kalan müminleri konu edinmektedir. Buna göre, melekler ölüm anında bu müminlerin üzerine iner; onlara ölümden sonraki hâllerine dair güven ve huzur telkin eder, ayrıca geride bıraktıkları şeyler hakkında kaygıya kapılmamalarını bildirirler. Bu açıklama İbn Abbâs, Mücâhid, es-Süddî, Zeyd b. Eslem ve diğer bazı müfessirlerden rivayet edilmiştir.[29]
Katâde şöyle demiştir: “Meleklerin müminlerin üzerine inişi, onların kabirlerinden diriltildikleri zaman gerçekleşir.” Bu görüşe göre, “Korkmayın” (Fussilet, 41/30) ifadesinin anlamı, mümin ve istikamet sahibi kimselere kıyamet gününde kendilerinden korku ve hüznün giderileceği yönünde verilen bir müjdeyi ifade etmektedir.[30]
İbn Kesîr (ö. 774/1373), Zeyd b. Eslem’den naklen, müminlere verilen müjdenin üç safhada gerçekleştiğini bildirmiştir: ölüm anında, kabirde ve diriliş esnasında. Ayrıca, bu görüşün önceki bütün rivayetleri kapsayıcı nitelikte olduğunu, son derece güzel bir yorum teşkil ettiğini ve gerçeğe en uygun açıklama olduğunu ifade etmiştir. [31]
Yüce Allah’ın şu buyruğu: “Biz dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız.” (Fussilet, 41/31) meleklerin, ölüm anında müminlere hitaben söyledikleri bir sözü ifade etmektedir. Buna göre melekler, dünya hayatında müminlerle birlikte olduklarını, Allah’ın emriyle onları doğru yola yönelttiklerini, başarıya ulaştırdıklarını ve koruduklarını bildirirler. Aynı şekilde âhirette de onların yanında olacak, kabirlerinde yalnızlıklarını giderip onlara ünsiyet verecek, sûra üfürüldüğü zaman yanlarında bulunacak ve diriliş günü boyunca onları güven içinde cennet-i naʿîme ulaştıracaklardır.[32]
Bu iki âyet, meleklerin müminlere ölüm anında ve kabirlerinde yalnızlıklarını giderici bir teselli verdiğini, diriliş gününde ise onları emniyet içinde cennetlere ulaştıracaklarını haber vermektedir. Bu durum, kabirde müminler için bir nimet ve huzurun mevcut olduğuna da açık bir delil teşkil etmektedir.
Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Onlar ki, melekler canlarını hoş ve temiz kimseler olarak alırlar; onlara, ‘Selâm size! Yapmakta olduklarınıza karşılık olarak cennete girin’ derler.” (en-Nahl, 16/32). Bu âyet, takvâ sahiplerini konu edinmekte ve meleklerin onlara ölüm anında cennetle müjde verdiklerini bildirmektedir. Bu anlam, Berâʾ b. Âzib ve Muhammed b. Kâʿb el-Kurazî’den rivayet edilmiştir. Mukâtil ise, meleklerin bu sözü onlara âhirette söyleyeceklerini ifade etmiştir. Dolayısıyla bu âyet, meleklerin müminleri hem ölüm anında ki bu, âhiret yolculuğunun ilk durağıdır, hem de âhirette cennetle müjdelediklerine delalet etmektedir.
3.5.Allah Teâlâ şöyle buyurur:
الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ طَيِّبِينَ يَقُولُونَ سَلَامٌ عَلَيْكُمُ ادْخُلُوا الْجَنَّةَ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
“Onlar ki, melekler tarafından iyilikle canları alınır. Melekler onlara derler ki: ‘Size selam olsun! İşleriniz sebebiyle cennete girin.’”[ en-Nahl: 32]
Meleklerin ölüm anında cennetle müjdelenen takvalı kimselerden bahsettiği ayettir. Bu, Berâ bin Âzib ve Muhammed bin Kâ‘b el-Kurazî’den rivayet edilmiştir.[33] Mukâtil şöyle demiştir: Melekler onlara bunu âhirette söylerler.[34] Önceki ayet, meleklerin müminleri hem ölüm anında –ki bu, âhiret hayatının ilk durağıdır– hem de âhirette cennetle müjdelediklerini göstermektedir.
3. Kâfirin Can Verme Anı ve Cehennemle Uyarılması: Kur’an’da birçok ayet, kâfirin ve büyük nifak içindeki münafığın cehennemle uyarıldığını ortaya koymaktadır. Bu konuda şu açıklamalar yapılabilir:
3.1. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
إِنَّ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ أَبْوَابُ السَّمَاءِ وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ [el-A’râf: 40]
Bu ayet, Allah’ın birliğine delalet eden ayetlerini yalanlayan ve Allah’ın şeriatine karşı kibirlenip büyüklenen inkârcıların durumunu beyan etmektedir. Buna göre, bu kimseler için göklerin kapıları açılmaz. Bu âyette zikredilen sahne ile ilgili iki tercih edilen görüş bulunmaktadır:
Birinci görüş: Onların amelleri için gök kapıları açılmaz; yani onlardan Allah Teâlâ’ya ne salih bir amel ne de bir dua yükselir. Bu görüşü Mücâhid, Saîd b. Cübeyr dile getirmiş, ayrıca İbn Abbâs’tan hem el-ʿAvfî hem Ali b. Ebî Talha rivayet etmiştir.
İkinci görüş: Onların ruhları için gök kapıları ölüm anında açılmaz; oysa müminlerin ruhları için açılır. Bu görüş İbn Abbâs’tan Dahhâk yoluyla rivayet edilmiştir; aynı şekilde Ebû Mûsâ el-Eşʿarî, es-Süddî ve başkaları da bu görüştedir. Bu anlamı destekleyen hadisler de mevcuttur.
İbn Cerîr, senediyle birlikte el-Berâ’ (ra)’dan şu rivayeti nakletmiştir: Resûlullah fâcirin (günahkârın) ruhunun kabzedilmesini (alınmasını) ve onun semaya çıkarılmasını anlattı ve şöyle buyurdu:
“Onun ruhu göğe çıkarılır, meleklerin bulunduğu herhangi bir topluluğun yanından geçtiklerinde onlar şöyle derler: ‘Bu kötü ruh da nedir?’ Bunun üzerine melekler onun dünyada çağrıldığı en kötü isimlerle adını söyleyerek: ‘Bu falan kişidir’ derler. Sonunda onun ruhunu dünya semasına ulaştırırlar. Orada onun için kapının açılması istenir, fakat ona açılmaz.”
Sonra Resûlullah, şu âyeti okudu: لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ أَبْوَابُ السَّمَاءِ “Onlara gök kapıları açılmayacaktır…”.[35] Gökyüzünün kapılarının açılmaması hem dünyadaki ameller için, hem de ruhlar için ölüm anında gerçekleşir.
3.2. Allah Teâlâ şöyle buyurur: ﴿يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلَائِكَةَ لَا بُشْرَى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِمِينَ﴾ (el-Furkân: 22)
Suçlular, can çekişme anında melekleri görürler; bu melekler onlara cehennem ateşiyle ve Cebbâr’ın (Allah’ın) gazabıyla müjde verirler. Melekler, kâfirin nefsini pis (habîs), bedenini ise murdar olarak nitelendirir ve ona “çık, cehennem ateşine git!” diye emrederler. Ancak bu nefis çıkmak istemez, bedene dağılır[36] ve dağılınca melekler bu kâfire vururlar. Bu duruma delil olarak Yüce Allah’ın şu sözü gösterilir:
“Eğer sen, inkâr edenlerin canlarını alırken meleklerin onların yüzlerine ve arkalarına vurduklarını bir görsen!” (el-Enfâl, 8/50).[37]
Yüce Allah’ın şu buyruğu da bu bağlamda zikredilir: “Bir görsen o zalimleri, ölümün şiddetleri içinde boğulurlarken, melekler ellerini uzatarak (onlara): ‘Çıkarın nefislerinizi! Bugün alçaltıcı azapla cezalandırılacaksınız,’ (derlerdi).” (el-En‘âm, 6/93).
وَلَوْ تَرَى إِذِ الظَّالِمُونَ فِي غَمَرَاتِ الْمَوْتِ وَالْمَلَائِكَةُ بَاسِطُو أَيْدِيهِمْ أَخْرِجُوا أَنْفُسَكُمُ الْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ
[الأنعام: 93]؛
Bu âyet, zalimlerin çeşitli sınıflarını konu edinmektedir. Bunlar arasında peygamberlerin gönderilmesini yalanlayanlar, peygamberlik iddiasında bulunanlar ve “Allah’ın indirdiği gibi ben de indiririm” diyen kimseler zikredilmektedir. Âyet, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e hitap ederek şöyle demektedir: “Ey Peygamber! Sen o zalimlerin hâlini bir görseydin; onlar ölümün şiddetli anlarında iken, melekler onların ruhlarını alır, yüzlerine ve arkalarına vururlar ve onlara, içinde bulundukları sıkıntılardan kurtulabiliyorlarsa kendi nefislerini çıkarıp kurtarmalarını söylerler.”
Bu hitap, onların ölüm anında kendilerine yöneltilmiştir. Melekler onlara, “Bugün —yani ölüm gününüzde— alçaltıcı azapla cezalandırılacaksınız” derler. Eğer bu azap dünyanın sonuna kadar ertelenecek olsaydı, “bugün” ifadesi kullanılmazdı.[38]
Zemahşerî (ö. 538/1143) ve Ebû Hayyân (ö. 745/1344), âyette geçen “bugün” (اليوم) kelimesinden maksadın ölüm anı olduğunu belirtmişlerdir. Buna göre kastedilen azap, ruhun çıkışı esnasındaki şiddetli acılar olabilir yahut berzah âleminde maruz kalacakları azaptır. Ayrıca bazılarına göre bu “bugün” ifadesi, kıyamet günü veya onların cehennemde hitap edildikleri vakit anlamındadır.[39]
Dolayısıyla âyetteki hitap, kâfirlere ölüm anında yöneliktir. Onların o gün alçaltıcı azapla cezalandırılacakları belirtilmiş, “bugün” ifadesi de bu anlamı pekiştirmiştir. Bu azabın ardından onları berzah azabı ve nihayetinde kıyamet günü azabı beklemektedir.
3.3.Allah Teâlâ şöyle buyurur:
رُبَمَا يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ كَانُوا مُسْلِمِينَ Belki de kâfir olanlar, Müslüman olmayı dilerler﴾ [el-Hicr: 2]; bu ayette kâfirler, durumlarının ne olacağını görüp, özellikle can çekişme anında Müslüman olmayı dilerler; bu, ed-Dahhâk’tan rivayet edilmiştir.[40]
Yine aynı şekilde müfessirlerin çoğunluğunun görüşü, bu dileğin kıyamet günü olduğudur; o gün Allah, müminlerin günahkârlarını cehennemden çıkarıp cennete sokacaktır. Bu rivayet, Ebu Musa, İbn Abbas, İbn Mes’ud, Enes, Ebu Said el-Hudrî, Mücâhid, İbrahim en-Nehhâî, Ebu Âliye, Ata ve Katade’den nakledilmiştir.[41]
Müfessirlerin çoğunluğuna göre, kâfirlerin “keşke Müslüman olsaydık” şeklindeki temennisi, kıyamet günü, günahkâr müminlerin ateşten çıkarılıp cennete girdirildikleri anda olacaktır. Ancak ayet, bu temenninin can verme (ölüm anı) sırasında gerçekleşebileceğini de ihtimal dâhilinde bulundurur.
3.4.Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ…فَادْخُلُوا أَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا
Kendilerine zulmetmiş olanları melekler vefat ettirirken… “Haydi, cehennemin kapılarından girin! Orada ebedî kalacaksınız.” (Nahl: 28-29)
Bu iki ayet, kendilerine zulmeden müşriklerin –yani iman etmeyerek nefislerine zulmedenlerin– ölüm anındaki hallerini anlatmaktadır. Meleklerin ruhlarını almak üzere gelişlerinde, ölümlerinden itibaren ruhlarıyla birlikte ateşe girecekleri, bedenlerinin ise kabirlerinde o ateşin harareti ve zehirli dumanından etkileneceği belirtilmektedir. Kıyamet günü geldiğinde ise, ebedî olarak Cehennem ateşinde kalacaklardır.[42]
3.5. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: حَتَّى إِذَا جَاءَ أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ “Nihayet onlardan birine ölüm geldiğinde…” (Mü’minûn, 23/99). Bu âyet, ölüm anında sapıklığının kesinliğini idrak eden ve ruhunu kabzedecek melekleri gören kâfir hakkında konuşmaktadır. Bu durumu, Yüce Allah’ın şu sözü doğrulamaktadır: “Eğer sen, inkâr edenlerin canlarını alırken meleklerin onların yüzlerine ve arkalarına vurduklarını ve ‘Tadın yakıcı ateşin azabını!’ dediklerini bir görsen!” (Enfâl, 8/50). Meleklerin kâfirlere vurması, onların ruhları alınırken gerçekleşir.[43]
Aynı durum münafıklar için de geçerlidir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Peki, melekler onların canlarını alırken yüzlerine ve arkalarına vurduklarında hâlleri nasıl olacak?” (Muhammed, 47/27). Yani, münafıkların ölüm anında melekler onların yüzlerine ve arkalarına vururlar.[44]
Yüce Allah kâfirin sözü olarak da şöyle buyurmuştur: “(O kimse) ‘Rabbim! Beni geri gönder…’ der. ‘Önlerinde ise, yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır.’” (el-Mü’minûn, 23/99–100). Bu âyet, kendisine isabet edecek azabı gören kâfirin, Rabbine dönüp salih amel işlemek için dünyaya geri gönderilmesini istemesini konu edinmektedir. Ancak bu istek reddedilir; çünkü eğer geri döndürülseydi, kendisine yasaklanan şeylere yine dönerdi. Onun önünde, kıyamet gününe kadar sürecek olan berzah azabı bulunmaktadır.[45]
Dünyaya dönüp salih amel işleme talebi, ihmalkâr kimseler tarafından da dile getirilir. Yüce Allah onların sözü olarak şöyle buyurmuştur: “Birinizin ölüm vakti gelmeden önce, ‘Rabbim! Beni yakın bir zamana kadar ertelesen de sadaka versem ve salihlerden olsam!’ demesinden önce (infak edin).” (Münâfikûn, 63/10). Bu âyet, din işlerinde ihmalkâr davranan kimselerin can çekişme anındaki pişmanlıklarını ortaya koymaktadır. Onlar, kendilerine biraz daha mühlet verilmesini, böylece kaçırdıkları fırsatları telafi etmeyi isterler; ancak bu mümkün değildir, zira her ecelin belirlenmiş bir vakti vardır.[46]
Mü’minûn sûresindeki âyet, ölüm anındaki kimselerin kabir azabıyla tehdit edildiklerini ve bu azabın kıyamet gününe kadar devam edeceğini göstermektedir.
4. Kabir Azabı ve Nîmeti:
Bir grup âyet, kabir azabının ve nimetinin varlığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu hususa ilişkin açıklama şöyledir:
4.1. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Çokluk yarışı sizi o kadar oyaladı ki, nihayet kabirleri ziyaret ettiniz.” (Tekâsür, 102/1–2).
Bu sûre, mal ve evlât çokluğuyla övünmeyi âhiret işlerinden daha önemli gören kimseleri kınama ve azarlama üslûbuyla başlamaktadır. Hazreti Ali radıyallahu anh, insanların kabir azabı konusunda tereddüt içinde bulunduklarını, bu sûrenin nâzil olmasıyla birlikte bu tereddütlerinin ortadan kalktığını bildirmiştir.[47] İbn Cerîr et-Taberî (ö. 310/923), Hazreti Ali’nin bu sözünün “kabir azabının varlığını doğrulayan bir delil” olduğunu ifade etmiştir.[48]
İbn Abbâs radıyallahu anh da Yüce Allah’ın “Hayır! Yakında bileceksiniz.” (Tekâsür, 102/3) sözünü, “Siz kabirde size inecek olan azabı yakında bileceksiniz.” şeklinde tefsir etmiş; yine “Hayır! Andolsun, ileride bileceksiniz.” (Tekâsür, 102/4) ifadesi hakkında da, “Bu, âhirette size isabet edecek olan azaptır.” demiştir.[49] İbn Atıyye (ö. 542/1147) de benzer görüşü Hazreti Ali’ye nispet etmiştir.[50]
Bu sûre, kabir azabının hak olduğunu ve bu azabın vuku bulacağını açık bir biçimde ortaya koymaktadır.
4.2.Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“Kim Benim zikrimden (öğüdümden) yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat vardır.” (Tâhâ, 20/124).
Bu âyet, Allah’ın dini, kitabı ve onda bildirilen hükümlerle amel etmeyi terk eden kimsenin cezasını konu edinmektedir. Böyle bir kimse, her yönüyle zorluk ve darlık içinde bir hayat sürecektir. “Dar bir hayat” (maʿîşeten ḍenkan) ifadesi çeşitli şekillerde tefsir edilmiştir:[51] Bunun “darlık”, “şekavet (bedbahtlık)”, “dünyada haram kazançla yaşamak”, “cehennemde zakkum ve darıgıcı (ḍarîʿ) gibi yiyeceklerle beslenmek” ve “berzah âleminde kabir azabı görmek” anlamına geldiği söylenmiştir.
Sonuncu yorum —yani “kabir azabı” anlamı— Ebû Saʿîd el-Hudrî[52] ve İbn Mesʿûd[53] tarafından dile getirilmiş, Ebû Hüreyre tarafından da Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) isnat edilmiştir.[54] Bu görüşü Taberî (ö. 310/923) tercih etmiş ve görüşünü şu ifadeyle temellendirmiştir: Allah Teâlâ, hemen ardından “Âhiret azabı ise daha şiddetli ve daha kalıcıdır.” (Tâhâ, 20/127) buyurmuştur. Bu ise, “sıkıntılı hayat”ın âhiret azabından önce geldiğine delalet etmektedir. Çünkü “daha şiddetli ve daha kalıcı” ifadesi, öncesinde ondan daha hafif bir azabın bulunduğunu ima etmektedir.
Bu azap ya dünya hayatında ya da dirilişten önce kabirde vuku bulur. Taberî, bu azabın dünya hayatında olamayacağını, zira birçok kâfirin pek çok mü’minden daha refah içinde yaşadığını belirterek dünya yorumunu reddetmiş ve bu ifadenin “berzah azabı”na işaret ettiğini belirtmiştir.[55] Taberî’nin (ö. 310/923) bu tercihini Kurtubî (ö. 671/1273) de “doğru görüş” olarak değerlendirmiştir.[56]
Yukarıda zikredilen farklı yorumları uzlaştırmak da mümkündür. Buna göre bu âyet, kendisinden önce gelen şu ilahî beyanla karşılıklı bir anlam dengesi içindedir: “Kim Benim hidayetime uyarsa, o sapmaz ve bedbaht olmaz.” (Tâhâ, 20/123).
Bu ifadenin zahiri, Allah’ın hidayetine tabi olup O’nun sınırlarına riayet eden kimsenin hem dünyada hem âhirette sapıklık ve bedbahtlıktan korunacağını göstermektedir. Buna mukabil, karşıt anlam taşıyan bu âyetin manası da şudur: Allah’ın dininden ve kitabından yüz çeviren kimse hem dünyada hem kabirde hem de âhirette bedbahtlığa uğrayacaktır. Dünyada görünüşte nimet içinde olan kâfirler ise, hakikatte sapkınlıkları sebebiyle büyük bir darlık ve sıkıntı içindedirler.[57]
4.3.Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
﴿النَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُوًّا وَعَشِيًّا وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ أَدْخِلُوا آلَ فِرْعَوْنَ أَشَدَّ الْعَذَابِ﴾ (Ğâfir: 46)
“Ateş, sabah akşam onlara arz olunur; kıyamet koptuğu gün ise: ‘Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun!’ (denir).” (Mü’min / Gâfir, 40/46).
Bu âyet, Firavun ailesine denizde boğulmalarından sonra isabet eden azabı bildirmektedir. Allah Teâlâ onların kötü bir azaba uğratıldıklarını, kabirlerinde ateşe arz edilmek suretiyle sabah akşam azap edildiklerini, bu hâlin kıyamet kopuncaya kadar devam edeceğini haber vermektedir. Böylece onların inkârlarının karşılığı olarak en şiddetli azaba uğratılacakları belirtilmektedir.
Bu âyet, kabir azabının varlığına dair açık bir delil teşkil etmektedir. Bu görüşü benimseyenler arasında Hüzeyl b. Şerahbîl, es-Suddî, Muhammed b. Ka‘b el-Kurazî, Katâde ve Mücâhid gibi müfessirler bulunmaktadır. Âyette geçen “ateşe arz olunma” ifadesinin kabirde gerçekleştiğini gösteren delil ise, hemen ardından gelen “Kıyamet günü ise onları azabın en şiddetlisine sokun.” ifadesidir. Bu da, söz konusu arzın —yani ateşe sunulmanın— kıyametten önce, yani berzah döneminde cereyan ettiğine işaret etmektedir.[58]
Müfessirler, “ateşe arz olunma”nın mahiyeti konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Ancak sahih hadisler, âyetin zahirini desteklemektedir. Nitekim sahih bir hadiste Resûlullah (sallellahu aleyhi ve sellem)’in kabir azabını işittiği, fakat ashabının birbirlerini defnetmekten çekineceklerinden korktuğu için onlara bu sesi işittirmediği bildirilmektedir. Yine sahih bir rivayette Resûlullah sallellahu aleyhi ve sellem’in bazı Yahudilerin kabirlerinden gelen bir ses işittiği, bunun üzerine onların kabirlerinde azap gördüklerini haber verdiği nakledilmiştir.[59]
Kabir azabı inancı Yahudiler arasında da bilinmekteydi. Nitekim sahih hadislerde Hazreti Âişe radıyallahu anha’dan nakledilen rivayetler de Yahudilerin kabir azabına inandıklarını açıkça göstermektedir.[60]
4.4.Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: ﴿مِمَّا خَطِيئَاتِهِمْ أُغْرِقُوا فَأُدْخِلُوا نَارًا﴾ [Nuh: 25];
“Günahları sebebiyle suda boğuldular, ardından ateşe sokuldular.” (Nûh, 71/25).
Bu âyet, Hazreti Nûh’un kavmini konu edinmektedir. Allah Teâlâ, onların günahları sebebiyle boğulmalarına hükmetmiş, ardından ateşe girdiklerini bildirmiştir. Âyetteki “fâ” harfi tertip ve peş peşeliğe delalet etmektedir; bu da onların girdikleri ateşin, boğulmalarından hemen sonra meydana geldiğini göstermektedir. Bu itibarla, burada kastedilen ateşin kabir ateşi olması mümkündür. Bununla birlikte, bazı müfessirler bu ateşin âhiret ateşi olduğunu, fiilin geçmiş zaman kipiyle kullanılmasının ise bu azabın kesinliğini ifade etmek için olduğunu belirtmişlerdir.[61] Ancak her iki yorum da doğrudur.
Bununla birlikte, lafzın zahirine bağlı kalındığında birinci görüş —yani ateşin kabirde meydana geldiği görüşü— tercih edilmektedir. Şâfiîler de kabir azabının varlığını ispat sadedinde bu görüşe dayanmışlardır. Böylece âhiret azabı, kabirde başlayan bu azabın bir devamı ve tamamlayıcısı olmaktadır.[62]
4.5. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
يُثَبِّتُ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ
“Allah, iman edenleri dünya hayatında da âhirette de sağlam söz (kelime-i sâbite) ile sabit kılar.” (İbrâhîm, 14/27). Bu âyet, Allah Teâlâ’nın müminleri hem dünya hayatında hem de âhirette hak sözle, yani iman sözüyle sabit kıldığını bildirmektedir. Müfessirler, “dünya hayatında sabit kılma”dan maksadın ne olduğu hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.
Bazılarına göre, burada kastedilen sabit kılma, kıyamet gününden önce kabirde gerçekleşen sabittir. Nitekim sahih hadislerde, Resûlullah sallellahu aleyhi ve sellem’den, müminin kabirde meleklerin sorularına doğru şekilde cevap vermesinin, Allah’ın onu “sabit söz” ile desteklemesi anlamına geldiği nakledilmiştir.[63]
Diğer bazılarına göre ise, dünya hayatındaki sabit kılma imandır; âhiretteki sabit kılma ise kabirde meleklerin sorusuna verilen doğru cevaptır. Bu görüş, Tâvûs ve Katâde’den rivayet edilmiştir.[64] Taberî (ö. 310/923) bu görüşü tercih etmiş, İbn Atıyye (ö. 542/1147) de onu bu tercihte desteklemiştir. Bu yorum, âyetin zahirine de en uygun olanıdır. Zira Allah Teâlâ, dünya hayatında kulunu iman ve itaat üzere sabit kıldığı takdirde, kabirde meleklerin sualinde de onu sabit kılacaktır.
Bunun karşısında ise Yüce Allah’ın şu sözü yer almaktadır:
“Allah, zalimleri saptırır; Allah dilediğini yapar.” (İbrâhîm, 14/27).[65]
Buna göre Allah Teâlâ, kâfirleri ve münafıkları ne dünya hayatında hidayete erdirir ne de kabirde meleklerin suallerine doğru cevap verebilmeleri için onlara tevfik nasip eder. Nitekim sahih hadislerde de kâfir ve münafıkların kabirdeki sorguda muvaffak olamayacakları açıkça bildirilmiştir.[66] Müminin dünyadaki sabit kılınışı imandır; ahiretteki sabit kılınışı ise kabirdeki sorgudur.
4.6. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“Onlara, en büyük azaptan önce, mutlaka daha yakın bir azaptan tattıracağız.” (Secde, 32/21). Bu âyet, fasıkların cezasını konu edinmektedir. Müfessirlerin sahabe ve tâbiînden rivayet ettikleri görüşler, “yakın azap” (el-ʿazâbu’l-ednâ) ifadesinin anlamı hususunda farklılık göstermektedir. Onlardan bazıları, bunun dünyada kendilerine isabet eden can ve mal musibetleri olduğunu söylemişlerdir. Bu görüş, İbn Abbâs, Übey b. Ka‘b, Ebü’l-Âliye, ed-Dahhâk, el-Hasen, İbrâhîm en-Nehaî, Alkame, Mücâhid, Katâde ve diğerlerinden rivayet edilmiştir.
Yine İbn Abbâs’tan, bu ifadenin onlara uygulanan had cezaları anlamına geldiği de nakledilmiştir. el-Berâ b. Âzib, Mücâhid ve Ebû Ubeyde’den ise bunun “kabir azabı” olduğu rivayet edilmiştir. Ayrıca bazıları da bu ifadeyi, onların dünyada karşılaştıkları çeşitli belâ ve musibetler olarak açıklamışlardır.[67]
Taberî (ö. 310/923), “yakın azap”tan maksadın, bu fasıkların dünyada maruz kaldıkları musibetler ve belâlar olduğunu tercih etmiştir.[68]
Bu görüşü destekleyen husus, âyetin sonunda yer alan “Umulur ki dönerler.” ifadesidir. Müfessirler bu ifadeyi, “Belki tevbe ederler.” şeklinde tefsir etmişlerdir. Bu yorum, Abdullah b. Mesʿûd, Ebü’l-Âliye ve Katâde’den rivayet edilmiştir.[69] Cümlenin bu şekilde gelmesi, fasıkların dünyada tattıkları yakın azabın hikmetini açıklayan beyanî bir istinaftır. Buna göre, Allah Teâlâ onları dünyada azapla sınayarak küfürden imana dönmelerini murad etmiştir. Bu durum, Bedir Savaşı’ndan ve Mekke’nin fethinden sonra birçok kimsenin iman etmesiyle gerçekleşmiştir.[70]
“Yakın azap”tan maksadın kabir azabı olduğunu söyleyenler ise, âyetin sonundaki “Umulur ki dönerler.” ifadesini, kâfirlerin âhiretteki “Bizi geri gönder, salih amel işleyelim.” (Secde, 32/12) sözleriyle ilişkilendirerek, “dönme arzusu”nun mecazen “dönme” olarak isimlendirildiğini belirtmişlerdir.[71] Bu da abdest âyetinde geçen “kalkmak” fiilinde olduğu gibi, “irade”nin fiilin kendisiyle ifade edilmesine benzetilmiştir.[72] Ayrıca, “(onlar) geri döndürülürler” anlamına gelen meçhul sigada “yurcaʿûn” şeklindeki kıraate de dayanmışlardır. Söz konusu âyet, kabir azabına ihtimal dahilinde işaret etmektedir. Ancak bu hususta en kuvvetli görüş, Taberî’nin (ö. 310/923) tercih ettiği görüştür.
4.7. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
وَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا عَذَابًا دُونَ ذَلِكَ
“Şüphesiz zulmedenler için bundan önce de bir azap vardır.” (et-Tûr, 52/47). Bu âyet, zalimlerin kıyamet günündeki azaptan önce bir azaba uğrayacaklarını haber vermektedir. Bu azabın mahiyeti hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Müfessirlerden bazıları bunun kabir azabı olduğunu söylemişlerdir. Bu görüş, Hazrteti Ali, el-Berâ b. Âzib ve İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir. Bazıları ise bunun açlık azabı olduğunu belirtmiş, bu görüş Mücâhid’den nakledilmiştir. Diğer bir grup ise bunun dünyada mallar ve evlatlar hususunda uğranılan musibetler olduğunu ifade etmiş, bu görüş İbn Zeyd’den rivayet edilmiştir.
Taberî (ö. 310/923), bu görüşler arasında genel bir anlamı tercih etmiş ve kıyamet gününden önceki azabın, müfessirlerin zikrettiği bütün bu şekilleri kapsadığını belirtmiştir.[73]
İbn Ebî’l-İzz ed-Dımaşkî (ö. 792/1390) ise, bu azaptan maksadın berzah azabı olduğunu tercih etmiş ve bu tercihini, birçok zalimin dünya hayatında herhangi bir azaba uğramadan öldüğünü belirterek gerekçelendirmiştir. Bununla birlikte, âyetin anlamının genel olduğunu ifade eden görüşü de zikretmiştir.[74]
Dolayısıyla âyette geçen “azap” ifadesi, kıyamet günündeki azaptan önce meydana gelen bütün azap türlerini kapsamakta olup, müfessirlerin zikrettiği görüşlerin tamamını içine almaktadır.
4.8. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
سَيَهْدِيهِمْ وَيُصْلِحُ بَالَهُمْ
“Allah onları hidayete erdirecek ve durumlarını düzeltecektir.” (Muhammed, 47/5).
Bu âyet hakkında müfessirlerin farklı tevil ve açıklamaları bulunmaktadır. Hasan’a göre, bu ifade Allah’ın onlara hidayeti hak kıldığını bildirmektedir. Ziyâd, bunun “Allah’ın onları kabirde Münker ve Nekîr’in sorgusunda doğru cevaba yöneltmesi” anlamına geldiğini söylemiştir. İbn Îsâ ise, bunun “Allah’ın onları cennete giden yola iletmesi” manasında olduğunu belirtmiştir.[75] Hidayet, müfessirlerin zikrettiği bütün bu anlamları kapsamaktadır.
4.9. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
سَنُعَذِّبُهُمْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ يُرَدُّونَ إِلَى عَذَابٍ عَظِيمٍ (Tevbe: 101)
“Onları iki defa azaplandıracağız; sonra büyük bir azaba döndürülecekler.” (Tevbe, 9/101).
Bu âyet, münafıklara isabet edecek kötü azabı konu edinmektedir. Bu azap, dünyada, kabirde ve kıyamet gününde meydana gelir. Âyette belirtilen “iki defa azap”tan biri dünyada, diğeri kabirdedir. Bu görüş, Taberî (ö. 310/923) tarafından sahâbe ve tâbiîn’den bir grup —İbn Abbâs, Mücâhid, Ebû Mâlik, Katâde, el-Hasen ve İbn Cüreyc— kanalıyla nakledilmiştir.[76] Taberî (ö. 310/923), bu görüşler arasında “iki azaptan birinin ağırlıklı olarak kabirdeki azap olduğu”nu tercih etmiştir.[77]
Ebû Hayyân (ö. 745/1344) ise, âyetteki “iki defa” (merrateyn) ifadesinin lafzî anlamıyla, yani gerçek ikiliği ifade ettiğini belirtmiştir. Âlimlerin çoğunluğu da bu zahiri anlamı benimsemiş ve ikinci azabın kabir azabı olduğunu bildirmiştir.[78]
Dolayısıyla ayet, münafığın iki azaba uğrayacağını; bunlardan birinin kabir azabı olduğunu açıkça göstermektedir.
Sonuç
Sonuç olarak açıkça anlaşılmaktadır ki, berzah hayatı, dünya ile ahiret arasındaki geçiş safhasıdır. Bu durum, berzah kavramını konu alan âyetlerde açıkça ifade edilmiştir. Çalışma, kabrin hem ölünün bulunduğu yer hem de kıyamet gününde kabirlerin darmadağın oluşuna işaret eden bir olgu olduğunu ortaya koymuştur. Mümtehine sûresindeki âyet, kâfirin ölüm anında ve cezasını gördüğünde, karşılaşacağı akıbeti idrak ederek ümitsizliğe düştüğünü göstermektedir.
Müminin ölüm anında kendisine cennetle müjdelenmesini konu alan âyetler ile kâfirin ölüm esnasında cehennemle uyarıldığını anlatan âyetlerin incelenmesinden, insanın can verme anında —cennette mi yoksa cehennemde mi olacağını— bildiği sonucu ortaya çıkmaktadır. Çalışma ayrıca, kabir azabının birçok yerde baskın görüş olarak kabul edildiğini ve müminin kabirde sorgu sırasında sabit kılınmasının da yine bir yerde tercih edilen görüş olduğunu göstermektedir.
Berzah hayatına delalet eden âyetlerin toplam sayısı on sekiz olarak tespit edilmiştir. Bu husus, kabir azabını, kabir nimetini ve iki meleğin sorgusunu kabul eden kelam âlimleri tarafından da teyit edilmiştir. Bu âlimler, bu hususta Resûlullah’tan sallellahu aleyhi ve sellem gelen rivayetlerin mütevâtir olduğunu ve bunun selef-i sâlihîn arasında yaygın bir şekilde benimsendiğini, hevâ ve bid‘at ehlinin ortaya çıkmasından önce genel kabul gördüğünü belirtmişlerdir.[79]
İmam Ebü’l-Hasen el-Eş‘arî (ö. 324/936), kabir azabının ispatı konusunda sahâbenin icmâ ettiğini bildirmiştir.[80] Âlimler ayrıca, kabir azabının varlığına dair hadislerin Resûlullah’tan sallellahu aleyhi ve sellem mütevâtir derecesinde nakledildiğini ve bu rivayetlerin yetmiş hadise ulaştığını ifade etmişlerdir.[81]
Beyhakî (ö. 458/1066), bu konuda kabir azabının ispatına dair özel bir eser telif etmiş, söz konusu eserde âyetleri, hadisleri ve selef âlimlerinin bu konudaki görüşlerini zikretmiştir.[82]
İbn Receb el-Hanbelî (ö. 795/1393) de, “Ahvâlü’l-kubûr ve Ahvâlü ehlihâ ilâ’n-nuşûr” adlı eserinde kabir azabına, kabir nimetlerine, meleklerin sorgusuna ve bunları takip eden hâllere dair rivayetleri toplamıştır.[83]
Sonuç olarak, berzah hayatı ve onun içerdiği hususlar hak ve gerçektir. Buna iman etmek vaciptir. Bu konuda sahâbe ve onların ardından gelen müminler icmâ etmişlerdir. Bu gerçeği, yalnızca geçmişte olduğu gibi bugün de hevâ ve bid‘at ehli inkâr etmiştir. Ancak onların bu inkârında hiçbir delil ve hüccet yoktur. Bu sebeple, günümüzde berzah hayatını inkâr eden kimseler, Allah Teâlâ’dan korkmalı ve bu konuda kendilerini gözden geçirmelidirler.
Dr. Hamdi Kaya/ İrfanDunyamiz.com/ İlmi Yazılar

DİPNOTLAR
[1] Ebü’l-Hasen Ali b. İsmâil el-Eş‘arî, Makālâtü’l-İslâmiyyîn ve İhtilâfu’l-Musallîn, nşr. Muhammed Muhyiddin Abdülhamîd (Beyrut: el-Mektebe el-Asriyye, 1411/1990), 2/116; Ebû Muhammed Ali b. Ahmed b. Hazm, el-Faṣl fi’l-Milel ve’l-Ehvâʾ ve’n-Niḥal (Kahire: Mektebetu’l-Hâncî), 4/55–56; Kadî Abdülcebbâr b. Ahmed el-Cübbâî, Şerḥu’l-Uṣûli’l-Ḫamse, nşr. Abdülkerîm Osman (Kahire: Mektebetü Vehbe), 730; Ebû Mansûr Abdülkâhir b. Tâhir et-Temîmî el-Bağdâdî, Uṣûlü’d-Dîn, nşr. Ahmed Şemseddîn (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1. baskı, 1423/2002), 269. [2] Cehmiyye, Cehm b. Safvân’ın mensuplarıdır; Dırâriyye ise Dırâr b. Amr ile Hafs el-Ferd’in görüşlerini benimseyenlerden oluşur. Bu bilgiler için bk. Ebü’l-Feth Muhammed b. Abdülkerîm eş-Şehristânî, el-Milel ve’n-Niḥal, nşr. Ahmed Fehmî Muhammed (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 2. baskı, 1413/1992), 1/73, 77, 78; Araştırmacılar Topluluğu, Muʿcemu’l-Muṣṭalaḥâti’l-İbâḍiyye (Umman Sultanlığı: Vakıflar ve Din İşleri Bakanlığı, 2. baskı, 1432/2011), [“ʿAzâbu’l-ḳabr”] 2/823–824. [3] Bk. “O, iki denizi buluşturandır; biri tatlı ve içilebilir, diğeri ise tuzlu ve acıdır. Aralarına bir engel ve geçilmez bir sınır koymuştur” (Furkan, 53) ve “İki denizi bir araya getirdi, birleşirler; aralarında birbirlerini aşamayan bir engel vardır” (Rahman, 19–20). [4] Ebü’l-Kāsım Hüseyin b. Muhammed er-Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî Ġarîbi’l-Kur’ân, nşr. Nizâr Mustafa el-Bâz Kütüphanesi Araştırma ve İnceleme Merkezi (Suudi Arabistan: Nizâr Mustafa el-Bâz Kütüphanesi), [“Berzah”] 1/55. [5] Ebu Muhammed Abdülhak b. Atıyye, el-Muḥarrerü’l-Vecîz, nşr. er-Rehâle el-Fârûk ve diğerleri (Katar: Vakıflar ve İslâmî İşler Bakanlığı), 6/321; Ebu Abdullah Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, el-Câmiʿ li-Aḥkâmi’l-Ḳur’ân, nşr. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî ve diğerleri (Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1. baskı, 1427/2006), 15/87–88 [6] Ebü’l-Ferec Cemâleddîn Abdurrahmân b. Ali el-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr (Beyrut: el-Mektebü’l-İslâmî ve Dâr İbn Hazm, 1. baskı, 1423/2002), 1175, 1370. [7] Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’ân, [“Ḳabr”] 2/505. [8] Ebû Ca‘fer Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, nşr. Abdullah b. Abdilmuhsin et-Türkî, Dâr Hacer Arap ve İslami Araştırmalar Merkezi iş birliğiyle (Kahire: Dâr Hacer, 1. baskı, 1422/2001), 22/602–605; İbn Atıyye, el-Muḥarrerü’l-Vecîz, 8/290; Ebû’l-Fidâ İmâdüddîn İsmâil b. Kesîr, Tefsîru’l-Ḳur’âni’l-ʿAzîm, nşr. Mustafa es-Seyyid Muhammed ve diğerleri (Kahire: Kırtabe Kurumu ve Evladü’ş-Şeyh Mektebesi, 1. baskı, 1421/2000), 13/537. [9] Ayetler, surelerine nüzul sırasına göre sıralanmıştır. [10] Saîd b. Cübeyr’den rivayet edildiğine göre, Nebî aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’ın huzurunda “Ey huzura ermiş nefis, Rabbine dön; O senden razı, sen de O’ndan razı olarak” ayeti okundu. Bunun üzerine Ebû Bekir radıyallahu anh, “Bu ne kadar güzel!” dedi. Nebî aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm da ona, “Dikkat et, melek bu sözü sana ölüm anında söyleyecektir” buyurdu. Bu rivayet İbn Cerîr et-Taberî’nin tefsirinde nakledilmiştir; İbn Kesîr ise “Bu mürsel bir rivayettir, fakat isnadı iyidir” değerlendirmesini yapmıştır. [11] Bunu Taberî, tefsirinde (24/396) isnadıyla Üsâme b. Zeyd’in babasından, yani Zeyd b. Hârise’den rivayetle nakletmiştir. [12] Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, 24/397; Ebu Muhammed Hüseyin b. Mes‘ûd el-Begavî, Maʿâlimü’t-Tenzîl, nşr. Muhammed Abdullah en-Nemr ve diğerleri (Riyad: Dâr Taybah, 1412), 8/424; İbn Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, 1549; el-Kurtubî, el-Câmiʿ li-Aḥkâmi’l-Ḳur’ân, 22/286. [13] Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, 24/397–398; Kurtubî, el-Câmiʿ li-Aḥkâmi’l-Ḳur’ân, 22/287.. [14] Bu rivayet, Et-Taberî’nin tefsirinde isnadıyla birlikte 24/397’de ve El-Kurtubî’nin el-Câmi‘ li-Ahkâmi’l-Kur’ân’ında 22/287’de nakledilmiştir. [15] Ebu Abdullah Muhammed bin Ebu Bekr İbnü’l-Kayyim, Er-Rûh Kitabı, Muhammed Acmel Eyüp el-İslahi ve diğerleri tarafından tahkik edilmiştir (Riyad: Dar Âlemü’l-Favâid), 1 / 222. Hadisi Nesâî (1833) Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) aracılığıyla rivayet etmiştir; Peygamber ﷺ şöyle buyurmuştur: “Müminin ölüm anı geldiğinde, rahmet melekleri ona beyaz bir ipek getirirler. Onlar şöyle derler: ‘Çık, hoşnut ve razı olarak Allah’ın ruhuna, reyhan ve öfkelenmeyen Rabbin yanına git.’ Ruhu, miskin en güzel kokusu gibi çıkarırlar; hatta melekler birbirlerine bu ruhu verirler ve onu göğün kapısına getirirler. Orada şöyle derler: ‘Bu topraktan size gelen ne hoş bir kokuymuş!’ Müminlerin ruhları getirilir ve onlar, birinin kaybı için gösterdiği sevinçten daha fazla sevinçle ona sevinirler. Onlar mümin ruhuna sorarlar: ‘Şu kimse ne yaptı? Şu kimse ne yaptı?’ Onlar derler ki: ‘Bırakın onu, çünkü o dünya sıkıntısı içindeydi.’ Sonra sorarlar: ‘Gelmiyor mu size?’ Onlar derler ki: ‘O, el-Haviye annesine götürüldü.’ Kâfir ise ölüm anında azap melekleri tarafından kötü kokulu bir bezle örtülür ve onlara denir ki: ‘Çık, kızgın, hoşnutsuz olarak Allah’ın azabına git!’ Kâfir, pis bir leş kokusu gibi çıkar ve yere götürülür. Melekler şöyle derler: ‘Bu kötü koku nedir?’ Ve kâfirlerin ruhları getirilir.” [16] Ebü’l-Ferec Cemâleddîn Abdurrahman b. Ali el-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr (Beyrut: el-Mektebü’l-İslâmî ve Dâr İbn Hazm, 1. baskı, 1423 / 2002), 1549. [17] Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, 24/399; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, 15/50; Ebû Hayyân, Esîruddîn Muhammed b. Yûsuf, el-Bahrü’l-Muhît, thk. Dr. Abdurrezzâk el-Mehdî, (Beyrut: Dâr İhyâʾi’t-Türâsi’l-ʿArabî), 8/664. [18] Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, 24/399; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, 15/50; Ebû Hayyân Esîrüddîn Muhammed b. Yûsuf, el-Baḥrü’l-Muḥît, nşr. Abdurrezzâk el-Mehdî (Beyrut: Dâr İhyâʾi’t-Türâsi’l-ʿArabî), 8/664. [19] Kurtubî, el-Câmi‘ li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 22/287. [20] Taberî, Câmi‘u’l-Beyân, 24/ 398. [21] Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, 22/379; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, 1394; Ebü’l-Fidâ İmâdüddîn İsmâil b. Kesîr, Tefsîru’l-Ḳur’âni’l-ʿAzîm, nşr. Mustafa es-Seyyid Muhammed ve diğerleri (Kahire: Kırtabe Kurumu ve Evladü’ş-Şeyh Miras Kitabevi, 1. baskı, 1421/2000), 13/396. [22] Ebû Muhammed Abdullah b. Müslim b. Kuteybe, Tefsîru Garîbi’l-Ḳur’ân, nşr. es-Seyyid Ahmed Sâkr (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1398/1978), 452. [23] Taberî, Câmiʿu’l-beyân, 22/379; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, 1/394; Ebü’l-Fidâ İmâdüddîn İsmâil b. Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-ʿAzîm, nşr. Mustafa es-Seyyid Muhammed ve diğerleri (Kahire: Müessesetü Kurṭuba ve Mektebetü Evlâdi’ş-Şeyh li’t-Türâs, 1. bs., 1421/2000), 13/396. [24] Kurtubî, el-Câmi‘ li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 20 / 230-231. [25] İbn Kesîr, Tefsîru’l-Ḳur’âni’l-ʿAzîm, 7/382. [26] Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, 12/224–225; İbn Atıyye, el-Muḥarrerü’l-Vecîz, 4/499; Kurtubî, el-Câmiʿ li-Aḥkâmi’l-Ḳur’ân, 11/18; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Ḳur’âni’l-ʿAzîm, 7/382. [27] Ebû Dâvûd, 4753; İbn Ebî Şeybe, el-Muṣannef, 12157. [28] Bunu, Ebû Hureyre radıyallahu anh’den; Buhârî (1311), Müslim (588) ve Nesâî (2060) rivayet etmiştir. [29] Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, 20/426–427; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Ḳur’âni’l-ʿAzîm, 12/236. [30] İbn Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, 1257; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Ḳur’âni’l-ʿAzîm, 12/236. [31] İbn Kesîr, Tefsîru’l-Ḳur’âni’l-ʿAzîm, 12/237; ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, 5/382. [32] İbn Atıyye, el-Muḥarrerü’l-Vecîz, 7/482; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Ḳur’âni’l-ʿAzîm, 12/237. [33] Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, 14/213–214; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, 776–777; Kurtubî, el-Câmiʿ li-Aḥkâmi’l-Ḳur’ân, 12/319–320; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Ḳur’âni’l-ʿAzîm, 8/308. [34] İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, 777. [35] Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, 10/182-185; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, 494; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-ʿAzîm, 6/296. [36]Bu, Ebu Hureyre (radıyallahu anh) tarafından Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’den rivayet edilmiştir: Peygamber şöyle buyurmuştur: “…Kötü bir adam için (ruh) şöyle denir: ‘Çık git ey kötü nefes! Kötü bedende bulunan, rezil olarak çık ve Hâmim ile Gassak (cehennem azapları) ile müjdelen!’…” Bu hadis Ahmed’in Müsned’inde (8754), Nesâî’nin es-Sünenü’l-Kübrâ’sında (11378), İbn Mâce’de (4262) ve el-Bezzâr’ın Müsned’inde (8219) rivayet edilmiştir. Kinânî, İbn Mâce’nin fazlalıklarında (4251) şöyle demiştir: “Bu isnad sahihtir, râvileri güvenilirdir. [37] İbn Kesir, el-Tefsîr el-Azim, 10/294. [38] Ebu Abdullah Muhammed b. Ebî Bekr İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitâbü’r-Rûḥ, nşr. Muhammed Ecmel Eyyûb el-İslâhî ve diğerleri (Riyad: Dâr Âlemü’l-Fevâ’id), 1/219; Muhammed b. Ali eş-Şevkânî, Fetḥu’l-Ḳadîr, tashih: Yusuf el-Gûş (Beyrut: Dârü’l-Ma‘rifa, 4. baskı, 1428/2007), 434. [39] Zemahşerî, el-Keşşâf, nşr. Adil Ahmed Abdülmevcid ve diğerleri (Riyad: Mektebetü’l-Übeykân, 1. baskı, 1418/1998), 2/373; Ebû Hayyân, el-Baḥrü’l-Muḥît, 4/235. [40] Taberî, Câmi‘u’l-Beyân 14/12-13, İbn el-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr 754; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Kur’ânil-‘Azîm, 8/241. [41] Taberî, Câmi‘u’l-Beyân.14/8-14, İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, 753; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-‘Azîm, 8 /241-245. [42] İbn Kesîr, Tefsîru’l-Ḳur’âni’l-ʿAzîm, 8/306. [43] Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, 11/229; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Ḳur’âni’l-ʿAzîm, 7/104–105. [44] Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, 21/221; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Ḳur’âni’l-ʿAzîm, 13/79. [45] İbn Kesîr, Tefsîru’l-Ḳur’âni’l-ʿAzîm, 10/146–148 [46] İbn Kesîr, Tefsîru’l-Ḳur’âni’l-ʿAzîm, 14/15. [47] Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, 24/600; Kurtubî, el-Câmiʿ li-Aḥkâmi’l-Ḳur’ân, 22/455. Bu rivayet, Tirmizî tarafından (3355) nakledilmiş olup, “garîb bir hadis” olarak değerlendirilmiştir. [48] Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, 24/600. [49] Kurtubî, el-Câmiʿ li-Aḥkâmi’l-Ḳur’ân, 22/454. [50] İbn Atıyye, el-Muḥarrerü’l-Vecîz, 8/681.3 Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, 16/193–198; Kurtubî, el-Câmiʿ li-Aḥkâmi’l-Ḳur’ân, 14/157–158; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Ḳur’âni’l-ʿAzîm, 9/377–379.
[52] Ahmed b. Hanbel’in, el-Hâkim’in “3439” numarayla Ebu Saʿîd el-Hudrî’den rivayet ettiği hadis olarak naklettiği bu rivayeti el-Hâkim, Müslim’in şartlarına göre sahih görmüş; ancak Buhârî ve Müslim rivayet etmemiştir. Ayrıca İbn Ebî Şeybe, el-Muṣannef’te (35983) hadisi maktû olarak kaydetmiştir. et-Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, 16/196; el-Beyhakî, İsbât ʿAzâbi’l-Ḳabr, 71; Abdürrezzâk, el-Muṣannef, 6741. Ebu Saʿîd el-Hudrî’nin “yaşama sıkıntısı”na dair ifadesi şöyledir: Mezarı daralır ve kaburga kemikleri birbirinden ayrılır. [53] Taberânî, el-Muʿcemü’l-Kebîr, 9143. [54] İbn Hibbân, Ṣaḥîḥ, 3119; Şuayb el-Arnaût isnadın sahih olduğunu belirtmiştir. Ebû Yâlâ, el-Musned, 6644; Hüseyin Selim Esed isnadı sahih görmüştür. İbn Kesîr de bu rivayeti tefsirinde (9/379) zikretmiş ve isnadını “iyi” olarak nitelendirmiştir. [55] Taberî, Câmi‘ü’l-Beyân, 16/198-200. [56] Kurtubî, el-Câmi‘ li-Ahkâmil Kur’ân, 14 / 158. [57] İbn Kesir, el-Câmi‘ li-Ahkâmil Kur’ân, 9/ 377. [58] Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, 20/337–339; Fahreddîn Muhammed b. Ömer er-Râzî, Mefâtîḥu’l-Gayb (Beyrut: Dâr İhyâʾi’t-Türâsi’l-ʿArabî), 27/521; el-Kurtubî, el-Câmiʿ li-Aḥkâmi’l-Ḳur’ân, 18/364–366; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Ḳur’âni’l-ʿAzîm, 12/193–198. [59] İbn Saʿd el-Hudrî ve Zeyd b. Sâbit radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre, Peygamber aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm Beni Neccar’ın duvarı yanında, kendisine ait bir binek üzerinde iken bineği ürktü ve neredeyse onu düşürecekti. O sırada Cürîrî’nin belirttiği gibi altı, beş veya dört mezar vardı. Peygamber aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm, “Bu mezarların sahiplerini kim tanır?” diye sordu. Bir adam, “Ben tanırım,” dedi. Peygamber sordu: “Kimlerdi, ne zaman öldüler?” Adam, “Şirk üzere öldüler,” dedi. Bunun üzerine Peygamber aleyhi’s-salâtü ve’s-salâm, “Bu ümmet kabirlerinde imtihan edilecektir. Eğer birbirinizi defnetmemeniz söz konusu olmasaydı, kabir azabı hakkında duyduklarımı size işittirmesi için Allah’a dua ederdim,” buyurdu. Sonra yüzünü bize çevirerek, “Ateş azabından Allah’a sığının,” dedi. Biz, “Ateş azabından Allah’a sığınırız,” dedik. “Kabir azabından Allah’a sığının,” buyurdu, biz de “Kabir azabından Allah’a sığınırız,” dedik. “Görünen ve görünmeyen fitnelerden Allah’a sığının,” buyurdu, biz de “Görünen ve görünmeyen fitnelerden Allah’a sığınırız,” dedik. “Dâccâl fitnesinden Allah’a sığının,” buyurdu, biz de “Dâccâl fitnesinden Allah’a sığınırız,” dedik. Bu rivayeti Müslim 2867 numarayla nakletmiştir. Ayrıca sahih hadiste Peygamber aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’ın Yahudilerin mezarlardan gelen seslerini işittiği ve onların kabirlerinde azap gördüklerini haber verdiği de rivayet edilmiştir; [60] Buhârî 1309 ve Müslim 2769’da Berâ b. Âzib’den, onun da Ebû Eyyûb radıyallahu anh’dan rivayetine göre Peygamber aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm güneş doğmuşken dışarı çıkmış, bir ses işitmiş ve “Yahudiler mezarlarında azap görüyorlar” buyurmuştur. Yine Buhârî’nin 1306 numaralı rivayetinde Âişe radıyallahu anhâ şöyle demiştir: Bir Yahudi kadın ona gelmiş ve kabir azabından söz etmişti; kadın ona, “Allah seni kabir azabından korusun,” dedi. Bunun üzerine Âişe Peygamber aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’a kabir azabını sordu; O da “Evet, kabir azabı haktır,” buyurdu. Âişe radıyallahu anhâ şöyle der: “Peygamber’i bu olaydan sonra hiçbir namazında kabir azabından Allah’a sığınmayı terk eder görmedim.” [61] Zemahşerî, el-Keşşâf 6/219, er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, 30/659, Kurtubî, el-Câmiʿ li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 21/266, Ebû Hayyân, el-Bahr el-Muhît 8/480. [62] Buna delil olarak Buhârî 4422 ve Ebû Dâvûd 4750 numarayla Burâe b. Âzib radıyallahu anh’tan rivayet etmişlerdir; Resûlullah aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm, “Müslüman kabirde sorguya çekildiğinde ‘Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resûlü olduğuna şehâdet ederse, bu Allah Teâlâ’nın ‘Allah, iman edenleri sağlam sözle sabit kılar’ ayetidir” buyurmuştur. Müslim de 2871 numarayla yine Burâe b. Âzib radıyallahu anh’tan rivayet ederek Peygamber aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’ın bu ayet hakkında şöyle dediğini bildirmiştir: “Bu ayet kabir azabıyla ilgilidir; kişiye ‘Rabbin kim?’ diye sorulur, o da ‘Rabbim Allah, peygamberim Muhammed’ der. İşte bu, Allah’ın ‘Allah, iman edenleri dünyada ve âhirette sağlam sözle sabit kılar’ ayetinin tam karşılığıdır.” [63] Ayrıca Ebû Dâvûd (4750), Tirmizî (3120) rivayet etmiş, Tirmizî hadisin “hasen sahih” olduğunu söylemiştir. Nesâî (2057) ve İbn Mâce (4269) de rivayet etmiştir. [64] Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, 13/657–667; er-Râzî, Mefâtîḥu’l-Ğayb, 19/94; el-Kurtubî, el-Câmiʿ li-Aḥkâmi’l-Ḳur’ân, 12/138–140; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Ḳur’âni’l-ʿAẓîm, 8/199–216. [65] Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, 13/667–668; Kurtubî, el-Câmiʿ li-Aḥkâmi’l-Ḳur’ân, 12/140. [66] Bu konuda Taberânî, el-Muʿcemü’l-Evsat 3664 ve el-Muʿcemü’ṣ-Ṣaġīr 495 numarayla el-Berâʾ b. Âzib radıyallahu anh’tan rivayet ederek Resûlullah aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Kâfire ‘Rabbin kim?’ denilir; o da ‘Bilmiyorum’ der. Bunun üzerine sağır, kör ve dilsiz hâle gelir. Sonra demirden bir tokmakla öyle bir darbe vurulur ki, eğer o tokmak bir dağa vurulsa dağı paramparça ederdi. Bu darbeyi insan ve cinler dışındaki her şey işitir.” El-Berâʾ b. Âzib radıyallahu anh şöyle der: “Resûlullah aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’ın şu ayeti okuduğunu işittim: ‘Allah, iman edenleri hem dünya hayatında hem de âhirette sağlam sözle sabit kılar; zalimleri ise saptırır’ (İbrahim, 27).” [67] Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, 18/626–632; el-Kurtubî, el-Câmiʿ li-Aḥkâmi’l-Ḳur’ân, 17/39–40; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Ḳur’âni’l-ʿAzîm, 11/103–104. [68] Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, 18/632. [69] Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, 18/634. [70] Muhammed Tâhir b. Âşûr, et-Taḥrîr ve’t-Tenvîr (Tunus: ed-Dârü’t-Tûnisiyye li’n-Neşr, 1984), 21/233. [71] Allah Teâlâ’nın “Namaza kalktığınız zaman…” (Mâide, 6) buyruğu. [72] Zemahşerî, el-Keşşâf, 5/36. [73] Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, 21/603–605; İbn Atıyye, el-Muḥarrerü’l-Vecîz, 8/101; el-Kurtubî, el-Câmiʿ li-Aḥkâmi’l-Ḳur’ân, 19/541. [74] Ali b. Ali b. Muhammed b. Ebî’l-İzz ed-Dımaşkî, Şerḥu’l-ʿAkîdeti’t-Taḥâviyye, nşr. Abdullah b. Abdilmuhsin et-Türkî ve diğerleri (Beyrut: Müessesetü’r-Risâle), 2/573. [75] Mâverdî, en-Nuket ve’l-ʿUyûn, 5/294. [76] Taberî, Câmiu’l-Beyân, 11/644–649. [77] Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, 11/649. [78] Ebû Hayyân, el-Baḥrü’l-Muḥîṭ, 5/124; İbn Hibbân, es-Sahîh 3112 numarayla Âişe radıyallahu anhâ’dan Nebî aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’ın şu sözü nakledildiğini rivayet etmiştir: “Kabirde bir sıkıştırma vardır; eğer bundan bir kimse kurtulacak olsaydı, Sa‘d b. Muâz kurtulurdu.” Şuayb el-Arnaût bu hadisin isnadı hakkında “Müslim’in şartlarına göre sahih bir senettir” değerlendirmesinde bulunmuştur. [79] Ebû Bekir Ahmed b. İbrâhîm el-İsmâîlî, Ehl-i Sünnet’in İtikadı, nşr. Cemâl Azzûn (Riyad: Dâr İbn Hazm, 1. baskı, 1420/1999), 49–50; Ebü’l-Meâlî Abdülmelik b. Yûsuf el-Cüveynî, İrşâd ilâ Ḳavâṭiʿi’l-Edille fî Uṣûli’l-İʿtikâd, nşr. Muhammed Yûsuf Mûsâ ve arkadaşları (Kahire: Mektebetü’l-Hâncî, 1369/1950), 375; Şerefüddîn Abdullah b. Muhammed el-Fehrî el-Mısrî (İbn Tilmisânî), Şerḥu Meʿâlimi Uṣûli’d-Dîn (Fahreddin er-Râzî), nşr. Nizâr Hammâdî (Ürdün: Dârü’l-Feth, 1. baskı, 1431/2010), 606; İbn Ebî’l-İzz, Şerḥu’l-ʿAkîdeti’t-Taḥâviyye, 2/572–578. [80] Ebû’l-Hasen Ali b. İsmâil el-Eşʿarî, el-İbâne ʿan Uṣûli’d-Diyâne, nşr. Sâlih b. Mukbil el-Usaymî et-Temîmî (Riyad: Medârü’l-Muslim li’n-Neşr, 1. baskı, 1432/2011), 604. [81] Celâleddîn Abdurrahmân b. Ebî Bekr es-Süyûtî, et-Tesbît ʿinde’t-Tebyît, nşr. Muhammed b. Avvaz eş-Şehrî, Mecelletü’l-ʿUlûmi’ş-Şerʿiyye, sayı 41 (Suudi Arabistan: Şevvâl 1437/2016), 60. [82] Ebû Bekr Ahmed b. el-Hüseyin el-Beyhakî, İsbât ʿAzâbi’l-Ḳabr ve Suʾâli’l-Melekeyn, nşr. Mekteb es-Selvî li-Taḥḳīḳi’t-Turâsi’l-İslâmî (Kahire: Mektebetü’t-Turâsi’l-İslâmî). [83] Zeynüddîn Abdurrahmân b. Ahmed İbn Receb el-Hanbelî, Kitâbu Aḥvâli’l-Ḳubûr ve Aḥvâli Ehlihâ ilâ’n-Nuşûr, nşr. Muhammed Nizâmuddîn el-Füteyyih (Medine: Mektebetü Dârü’z-Zamân, 1. baskı, 1433/2012)İlim Hazinem ↗
Ehl-i Sünnet usulüne uygun yazılmış ilmî makaleler okumak için tıklayın
Kaynak Metinler ↗
İlim yolcuları için derlenmiş temel dini metinlere ulaşmak için tıklayın.
İrfan Dünyamız Kendi İrfanımızı Keşfet!