Büyük İman Kahramanı Bediüzzaman

“Ey ömrünü bir gayeye vakfeyleyen insan.
 Göğsündeki imanına mazi bile hayran.”
                                 Ali Ulvi Kurucu

1878’de Bitlis’in Hizan İlçesi’nin Nurs Köyü’nde dünyaya gelen büyük iman kahramanı Bediüzzaman Said Nursi kendi ifadesi ile acele etmiş kışta gelmişti. Yani Osmanlı’nın karanlık bir devresinde dünyaya gelmiş, imanî hizmetlerini de büyük ölçüde, inananların baskılara maruz bırakıldığı başka bir karanlık devirde sürdürmüştü.

Batılılaşma projesinin ateşli bir şekilde uygulandığı ve dinsizliğin bir meziyet gibi gösterildiği dönemlerde Üstad Bediüzzaman, bu zamanda en mühim vazifenin iman kurtarmak olduğunu ifade ediyor ve bu konudaki hissiyatını şöyle dile getiriyordu: “Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum.”

Ona göre eski zamanda dalalet cehaletten geliyorken, bu zamanda fen, felsefe ve ilimden geliyordu. Bunun ise izalesi müşküldü. O eserlerinde yaptığı aklî ve Kur’anî izahlarla insanları dalaletten kurtarmaya ve imanları tahkik derecesine yükseltmeye çalışıyordu. Diğer taraftan getirdiği deliller ve yaptığı ilmî ispatlarla materyalizm ve tabiatçılık gibi zararlı felsefelerin belini kırıyor, onları mesnetsiz bırakıyordu.

sai-nursi

Medrese geleneği

Batıl felsefeleri ilmen ve fikren perişan etmesinin arka planında bir medrese geleneğinden gelmesinin yanı sıra doğuya ve batıya ait kitapları okuyup tetkik etmesinin büyük bir payı vardı. Bununla birlikte Allah vergisi bir zekâya sahip olmasından dolayı en zor dini meseleleri çözebiliyor, en güç sorulara cevap verebiliyordu. İslami ilimlerde o derece ileri gitmişti ki bir vakitler İstanbul’da kaldığı han odasının kapısına; “Burada her soruya cevap verilir ancak soru sorulmaz” diye bir levha asmıştı.

Bu levhayı asmasının sebebi kendini ilimde çok üstün gördüğünden dolayı değildi. Sadık bir rüyasında Efendiler Efendisi’nden aldığı bir talimat üzerine böyle yapmıştı. İlimde deha seviyesinde olduğu doğruydu fakat o tevazudan hiçbir zaman ayrılmıyor ve kendisini her zaman bir talebe olarak gördüğünü söylüyordu.

İlmin izzeti

İlmin izzetini gösterme hususuna gelince bu konuya özel hassasiyet gösteriyor ve bu meselede asla taviz vermiyordu. Böyle durumlarda ilminin ve izzetinin gereğini yapıyor, tabiri caizse muhatabına haddini bildiriyordu. Destansı yaşantısı bunun sayısız misalleriyle doluydu.

Mesela Sibirya’daki esareti esnasında Rus komutanın karşısında ayağa kalkmayarak ona; “Ben İslam âlimiyim, imansız birisinin karşısında ayağa kalkamam” demişti. Bir vakit sarığını çıkartmasını isteyen Ankara valisine de; “Bu sarık ancak bu başla birlikte çıkar” diyerek karşı çıkmıştı.

Mütareke yıllarındayken “İslamiyet hakkında sorduğum altı soruya altı yüz kelimeyle cevap isterim” diyen İngiliz Anglikan kilisesi başpapazına; “Ayağını boğazımıza basmış vaziyette küstahça soru soran bu papaza, değil altı yüz kelime; değil altı kelime bir tükürük ile cevap veriyorum!” diyerek cevap vermişti.

Aynı izzetli duruşunu Divan-ı Harp’te yargılanırken de göstermiş, beraat etmesine rağmen mahkemeye teşekkür etmeyerek talebeleriyle birlikte; “Zalimler için yaşasın cehennem” sloganlarıyla Beyazıt’tan Sultan Ahmet’e kadar yürümüştü.

Bin canım olsa…

Bediüzzaman’ın en bariz vasıflarından birisi de söyleyeceği sözünü eğip bükmeden en net bir şekilde söyleyebilmesiydi. Bir İslam âlimi ve bir dava adamı olarak yalnızca Allah’tan korkmayı kendisine düstur ediniyor, yeri geldiğinde esaslı tepkiler vermekten geri durmuyordu.

En önemli itirazlarından birini yönetim konusunda yapıyor, İslam’ın peygamberine tabi olmayan yönetici hakkında şöyle söylüyordu: “Padişah peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir, biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa Peygamber’e tabi olmayıp zulüm edenler padişah da olsalar haydutturlar.“ (Tarihçe-i Hayat, s. 57)

Yapılan İslam’a aykırı kanunlara itirazlarda bulunuyor bu itirazını da şu cümlelerle ifade ediyordu: “Hükûmet-i Cumhuriye ne hal kesbettiğini bilmiyorum. Eliyâzübillâh eğer dinsizlik hesabına, imanına ve ahiretine çalışanları mesul edecek kanunları yapan ve kabul eden bir dehşetli şekle girmiş ise bunu size bilâ-perva ilân ve ihtar ederim ki: Bin canım olsa, imana ve ahiretime feda etmeğe hazırım. Ne yaparsanız yapınız!” (Tarihçe-i Hayat, s. 358)

Ayasofya Camii

Bir diğer itirazını da Fatih Sultan Mehmet’in Ayasofya Camii ile ilgili vasiyeti konusunda yapıyordu. O bu vasiyetnamenin ihlal edilmesine karşı çıkıyor ve buna şiddetle tepki gösteriyordu. Bu konuda şöyle söylüyordu: “Ayasofya’yı puthane ve Meşihat’ı kızlar lisesi yapan bir kumandanın keyfî kanun namındaki emirlerine fikren ve ilmen taraftar değiliz ve şahsımız itibariyle amel etmiyoruz.” (Tarihçe-i Hayat, s. 492)

İslam’ın ahlak ve hukukuna topyekûn bir bağlılığı esas alan Üstad Bediüzzaman istisnasız her meseleye dinin emir ve yasakları çerçevesinde yaklaşıyordu. Bu hassasiyetini; ”Şeriatın bir hakikatine bin ruhum olsa feda etmeye hazırım” diyerek ifade ediyor ve bu konuda şöyle söylüyordu: “Ben talebeyim; onun için her şeyi mizan-ı şeriatla muvazene ediyorum. Ben milliyetimizi, yalnız İslâmiyet biliyorum; onun için her şeyi İslâmiyet nokta-i nazarından muhakeme ediyorum.” (Tarihçe-i Hayat, s.54)

İslam kardeşliği

Eserlerinde şeriata bağlılık prensibinin yanı sıra İslam kardeşliği prensibine de özel olarak vurgu yapıyor, kavmiyetçiliği İslam kardeşliğinin önündeki en büyük engel olarak görüyordu. İslam milletinden olduğumuza dikkat çekiyor ve bu konuda şöyle söylüyordu: “Biz Müslümanlar indimizde ve yanımızda din milliyet bizzat müttehiddir, itibari, zahiri, arizî bir ayrılık var. Belki din milliyetin hayatı ve ruhudur.” (Tarihçe-i Hayat, s. 99)

Ümmetin tek kurtuluşunun İslam kardeşliği olduğunu savunuyor ve bu konuda iman ehlini şöyle uyarıyordu: “Ey Ehl-i iman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız! İhtilafınızdan istifade eden zalimlere karşı ‘Müminler ancak kardeştir’ kal’a-i kudsiyesi içine giriniz tahassun ediniz. Yoksa ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz.” (Mektubat, s.260)

bediuzzaman-4

Medrese-i Yusufiyye

Bediüzzaman yaşadığı zor dönemde İslam’ın değişmez değerlerini canı pahasına savunurken onun bu tavrı birtakım dinsizlik komitelerinin düşmanlığını kazanmasına sebep olmuştu. O, yapılan baskılara aldırmıyor, hapis ve sürgünler pahasına da olsa hizmetlerini sürdürüyordu.

Batıl karşısındaki korkusuzluğu ve davasındaki inatçılığıyla hakikat düşmanlarını adeta dize getiriyordu. Fakat bunu bile kendine mâl etmiyor, kardeşlerinin başarısı olarak görüyordu. Onlara şöyle sesleniyordu: “Aziz sıddık kardeşlerim! Sizin sebat ve metanetiniz masonların ve münafıkların bütün plânlarını akîm bırakıyor.” (Tarihçe-i Hayat, s. 373)

İman hizmetleri ve mücadelesindeki gücünü ise sadece imanından alıyordu. Ona göre iman hem nurdu, hem de kuvvetti. Hakiki imanı elde eden bir adam kâinata meydan okuyabilir ve imanının kuvvetine göre de hadisatın tazyikatından kurtulabilirdi.

Nurun İlk Kapısı

Ona göre iman ve Kur’an uğrunda çekilen sıkıntılar birer zahmet değil birer rahmetti. Hapishanelerde veya sürgünlerde olmak ise hizmetine engel teşkil etmiyordu. Yeter ki yüreklerde iman olsundu. O olduğu zaman hapishaneler birer medrese-i Yususfiye, sürgünler ise birer nur dershanesi olurdu. Nitekim aynen de öyle olmuştu. 1925’te Şeyh Said ayaklanmasına destek verdiği iddiasıyla sürgün edildiği Burdur’da Nurun İlk Kapısı’nı, 1926’da sürgün edildiği Barla’da da Sözler, Mektubat ve Lemalar’ın büyük kısmını yazmıştı.

Bilhassa Barla’daki sürgün hayatında nurun ilk tohumları atılmış, bu küçük belde nurun yeryüzüne yayıldığı bir merkez olmuştu. Fakat İslam ve hakikat aleyhtarları nurun intişarındaki bereketi görünce Bediüzzaman’ı 1934’te Isparta’ya sürmüşler, 1935’te de gizli cemiyet kurmak ve rejimin temellerini sarsmak suçlarından ağır ceza mahkemesinde yargılamışlardı. Yazdığı Tesettür Risalesi’nden dolayı da on bir ay hapis cezası vermişlerdi.

O bu dönemde hakkındaki gizli cemiyet kurma ve dini siyasete alet etme iddialarına şöyle cevap vermişti: “Siyaseti dinsizliğe alet yapan bazı adamlar; kabahatlerinin setri için, başkasını irtica ile ve dinini siyasete âlet yapmakla ittiham ederler” (Tarihçe-i Hayat, 55)

Hapis cezasının ardından 1936 yılında Kastamonu’na sürgün edilen Bediüzzaman 1923’te yine aynı suçtan Denizli ağır ceza mahkemesine sevk edildi. Orada dokuz ay tutuklu kaldıktan sonra Emirdağ’da zorunlu ikamete tabi tutuldu. Bundan bir müddet sonra da elli dört talebesi ile birlikte yirmi ay kadar Afyon hapishanesinde kaldı.

Üstad Bediüzzaman ömrünü sürgünler ve zindanlarda geçirmesine rağmen Allah’ı tanımanın en büyük nimet olduğu bilinciyle hiçbir zaman halinden şikâyet etmiyordu. Zira ona göre O’nu tanıyan ve O’na itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardı. O’na isyan eden ve O’nu unutan ise sarayda dahi olsa zindanda ve bedbahttı.

bediuzzaman 2

Hürriyet aşığı

Bediüzzaman istibdada ve baskıya boyun eğmeyen, özgürlüklerden yana tavır alan bir âlimdi. Fakat onun özgürlük anlayışı nefis düşkünü sefih kimselerinkine benzemezdi. Doğu Anadolu dağlarındaki münzevi bir hayatı fikir hürriyeti ve ifade özgürlüğü olmayan bir medeniyete mensup olmaya tercih ettiğini söylüyordu. (Divan-ı Harbi Örfi, s, 53)

Medeniyetin kendi değerlerimizden beslenmesi gerektiğini ifade ediyor ve batıdan devşirilen uygarlığın bizim dallarımıza aşılanmasına kavi bir şekilde karşı çıkıyordu. İslam’ın genlerinin bu toplumun iliklerine kadar işlediğine, dolayısıyla da böyle bir aşının tutmayacağına inanıyordu.

Ne var ki bu aşıyı yapanlar Akif’in “tek dişi kalmış canavar” diyerek tarif ettiği medeniyete teslim olmayı ve onu taklit etmeyi kendilerine layık gördüler. Üstad Bediüzzaman ise Müslümanları zillet altında bırakan böyle bir medeniyetle alakasının olmadığını, ondan istifa ettiğini söyleyerek ifade ediyordu. (Tarihçe-i Hayat, s.68)

Bu kararı alarak bir nevi kendisini güncel olaylardan soyutluyor ve bütün mesaisini batıdan gelen fikir akımlarının zehriyle kıvranan gençliği imana döndürmek için eserler telif ederek harcıyordu. İmanın delillerinin yeniden ortaya konulamadığı takdirde, batıl felsefelerle ülkeye giren birçok zehirli akımın büsbütün gençleri ifsat edeceğini düşünüyordu.

Batılıları taklit etmeyin!

Yazdığı eserlerinde gençliği batılıları taklit etmekten sakındırıyor ve onlara şu cümlelerle sesleniyordu: “Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız! Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adavetten sonra, hangi akıl ile onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefihane taklit edenler, ittiba değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz.” (Mesnevi-i Nuriye, s. 134)

Onun medeniyetten istifası bir nevi siyasetten el etek çekmesi ve iman hizmetlerine yoğunlaşması anlamındaydı. Zira mücadelesinde metot olarak siyaseti değil eğitimi esas almıştı. Kaldı ki o günkü tek partili siyasi ortam buna müsait değildi. Bu şartlar altında iman hizmetlerinin sekteye uğramaması ve devamı için siyasete karşı mesafeli durması icap ediyordu.

Siyasetin şerri

Siyasetin şerrinden Allah’a sığındığı doğruydu fakat büsbütün ona karşı da değildi. Bu konuda kullandığı lafızlara bakıldığında bir mukayyetlik görülüyordu. Mesela “Şimdilik İstanbul siyaseti İspanyol hastalığı gibi bir hastalıktır” sözündeki “şimdilik” lafzı ve “Menfaat üzerine dönen siyaset canavardır” sözündeki “menfaat üzerine dönen” kaydı siyaseti bütünüyle reddetmediğini gösteriyordu. (Mektubat, s. 456, 459)

Talebelerinin Risale-i Nur namına olmamak kaydı ile kendi şahısları namına siyasete girmelerinde de bir sakınca görmüyor hatta kendi namına siyasete giren talebelerinin Risale-i Nur’un intişarı ve dahi maslahatı için çalışacaklarını söylüyordu. (Hizmet Rehberi, s.215)

Üstad Bediüzzaman dinin aleyhinde kanun çıkaranları eleştirmesi, masonlara ve onların derneklerine karşı kardeşlerini uyarması, dönemin başbakanından Ayasofya Camii’nin ibadete açılmasını talep etmesi gibi birçok örnek davranışıyla bir dava adamı ve bir iman kahramanı olmuştu.

Fakat onun bir de tespihler, zikirler, dualar, evratlar ve esmalar ile sürdürdüğü manevi bir hayatı vardı ki bu hayatı onu Hızır aleyhis selam ile görüşmeye kadar götürmüştü. Bunu nakleden ise onunla aynı dönemde yaşayan Hızır Dostuidi…

Aydın Başar/ İrfanDunyamiz.com

Hakkımda irfandunyamiz

Şunlara Gözat

Behlül Dânâ bir gün fırınları denetler

Behlül Dânâ bir gün Harun Reşid’den bir vazife ister. Harun Reşid de ona çarşı pazar …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir