Kendi dilinden Halil Günenç Hoca

Babam Menda isminde bir köyün imamıydı. Ben o köyde dünyaya geldim. (Mardin Savur’a bağlı yeni adı Akyürek Köyü) 6 yaşında Kur’an-ı Kerim’i okudum. O zaman biliyorsunuz ki Türkiye yasaklar ülkesiydi, Kur’an-ı Kerim’in okunması dahi yasaktı. Böyle bir zamanda dünyaya geldik. Ben 1930 doğumluyum.

Okumayı çok istiyordum. İlim tahsil edeceğim, hoca olacağım diye 11 yaşındayken 1941 senesinde Suriye’ye gittim. 10 sene kadar oradaki medreselerde kaldım. 1951’de dönüş yaptım.

Orada Amude isminde bir şehirde iki Medrese vardı. Bir Hanefi Medresesi, bir de Şafii Medresesi vardı. Ben şafiiler medresesine gittim. Çocuktum, benim teyzem oğlu orada kalıyordu. O zaman eski usüle göre kitaplarını bitirmişti. Biz de eski usule göre okuduk.

Ancak o arada bir süre Bismil İlçesi’ne bağlı Ma’ran Köyü‘ne gittim. 2 buçuk – 3 ay kadar Ma’ran’da kaldım. Seyyid Abdulvahhab adında alim bir zat vardı, onda Abdulğaffur’un Haşiye’sini okudum. Şemsi’yenin de başından okudum daha sonra

Daha sonra Bitlis’e bağlı Norşin’e gittim, bir ay kadar orada kaldım. Şeyh Masum’un çocuklarına ve torunlarına ders veriyordum. Ama teberrüken alim ve mübarek bir zat olan Şeyh Maşuk’tan da bir miktar usul okudum. Daha evvel o kitabı okumuştum. Teberrüken tekrar okudum.

Şeyh Muhammed Maşuk

Medresemiz tek odalıydı

Bu arada bizim Medreselerimiz, bir tek hücre idi. Evet, bir tek oda… Hem medresedir, hem dershanedir, hem yatakhanedir, hem de yemekhanedir. Zaten basit bir hayatları vardı medrese talebelerinin.

Köyden tayın, yani yemek geliyordu, küçük çocuklar gidip o yemeği getiriyordu. Biz de çocuk iken getiriyorduk, öyle basit bir hayat… İlim için böyle yapılıyordu, ama yokluk içerisinde bir hayattı bizimki.

Ne yapıyordu? Talebe evlere gidiyordu, kendisine bir miktar yemek veriyorlardı, öyle bir sıkıntılı hayat…

Tasavvur ediniz ki o kadar küçük bir yerde insanlar birlikte oturup kalkıyorlar… Zor bir hayat ama ilim içinde bir cihette başkaca bir çare olmadığı için, güzel oluyordu, katlanıyorduk.

Talebelikte zekat toplamadım

Norşinde bir miktar bulundum. O Norşindeki usul; yemek kimden geliyordu? Muhterem Şeyh’ten geliyordu; fakat her gün mehir, mehir mehir… Her gün o çorba idi. Ancak perşembe günleri bulgur pilavı yapılıyordu, o da en lüks bir yiyecekti yani.

Nasıl diyeyim, sıkıntılı bir hayatımız vardı. Norşin’e giderken ta oraya kadar yaya giderdik. Ondan sonra da ta Suriye’ye kadar yaya gider gelirdik. Tabi onlara bir diyeceğimiz yok. Ondan sonra böylece okuduk.

Bu arada ne diyeyim; ben şahsen talebe iken hiç kimsenin zekatını istemedim. Ramazanlarda köylere gitmezdim. Çok talebeler ramazan ayında köylere gidip imamet vazifesini yapıyorlardı. Bir şeyler topluyorlardı, fitre–zekat gibi… Ben böyle şeyler yapmadım. İhtiyaç halinde iken de yapmadım. Böylece talebelik hayatım geçti.

Yalınayak yollarda

Giderken gelirken hatta hiç unutmam; ben daha 11 yaşında iken babam bana ayakkabı aldı; potin aldı bana… İlk defa aldım giydim; Amude’ye gidiyorum… Eskiden çarık vardı, çarık giymedim, benim çarığım da yoktu.

Gittim, Amude’ye varmadan evvel yeni ayakkabım parçalandı, ondan sonra Amude’ye ne ile gittim? Yalınayak gittim.

Oraya gittikten sonra, benim bir miktar param vardı, babam bana vermişti. Benim teyzem oğlu hani ki orada ilk dersimi de ondan okudum. Bana bir yelek aldı, 25 kuruşa… O zaman ucuzluktu da… Eski yelekler ve bir cekette bana bir liraya satın aldı. Böyle bir takım şeyler aldı bana. Fakat ayakkabı alacak param kalmadı. Babamın da imkanı yoktu. Takunyayla idare ettim.

Medrese burada camiye yakındı. Bir yere de gitmiyordum ayakkabı ile. Bazen çarşıya gitmem icap ederse o takunyayla gidiyordum.

Sonra ne ise babama haber gönderdim ki benim ayakkabım yok… Bana bir miktar para gönderdi. Yeni bir ayakkabı aldım giydim.

Bilahare kuyunun başına gittim, su çekmeye gittim, Ayakkabımın bir teki kuyuya düşmesin mi? Tekrar ayakkabısız kaldım. Böyle şeyler yaşadık. Böyle bir talebelik hayatımız oldu.

Kızıltepe’de kaldım

Evlenmeden önce Mardin Ömerli İlçesi’ne bağlı Hazne isimli köyde imamlık yaptım. Birkaç talebem vardı. Eski usule göre ders verdim. Sonra baktım ki köyde durum ders vermeye müsait değildir. O zaman Kızıltepe’ye nakli hane yaptım. Kızıltepe’ye bağlı bir köye yerleştim. Kızıltepe’yle köyün arasındaki mesafe takriben dört kilometreydi, köyün geniş arazisi vardı ve bir tek sahibi vardı.

Köyün adı Kıleybin idi. Orada bir medrese bina edildi, bir ev de bizim için yapıldı. Ondan sonra oraya yerleştik. Sekiz sene orada kaldım. Fakat bu arada iki sene askerlik de yaptım. Yani fiilen altı sene orada kalmış oldum.

1952’de oraya gittim, 1960’ın başında Müftülük imtihanını kazandım ve o köyden ayrıldım. Ama köy beni bekliyordu, orada talebelerimiz vardı, 20 civarında talebemiz vardı. Yine Medresemiz bir tek oda idi, imkanlar böyleydi. Başka imkanlarımız yoktu. Öylece tedrisat yaptık, Yani o altı senede çok talebelere ders verdik. Bir çok talebe yetişti. Bereketli bir zamandı. Orada kaldık.

O zaman ben alet ilimleri (Sarf – Nahiv) sabahtan öğleye kadar ders veriyordum. Tabi küçük çocuklara ben ders vermiyordum. “Molla Cami” ve cami üzerindeki kitapları okuyanlara talip diyoruz, onlar küçük çocuklara ders veriyorlar, diğerlerine ben ders veriyordum.

Sabahtan öğleye kadar o dersi okutuyordum. Öğle ile ikindi namazı arasında da fıkıh, hadis ve tefsir dersini veriyordum. İkindiden sonra çeşitli kitapları; birisi Risale-i Hamidiye, yani bazı güzel bilgiler var içerisinde, o kitabı okutuyordum. Bir de Husunul Hamidiye vardı, onu okutuyordum.

Ayrıca Arapça tarih ve coğrafyayı ikindiden sonra ders veriyordum. Sekiz senelik hayatım böyle geçti. O talebelerimin birçokları, sonradan ilk orta lise ve fakülteyi bitirdiler ve müftü, vaiz, akademisyen oldular.

1976 senesinin başında kurulan Haseki Eğitim Merkezinde otuz üç sene ders verdim, şimdi 36 seneyi geçti. Hem Hanefi Hem Şafii fıkhı üzerine ders veriyorduk, aynı zamanda dört mezhep üzerine fıkhi mukaren kitabıyla Bidayet el müçtehidin bir kısmını ders veriyorduk yani dört mezhebi öğretmeye gayret ettik,

Not: Bu yazı Abdurrahman Iraz’ın Halil Günenç Hocaefendi ile Risalehaber.com sitesi için yaptığı özel röportajdan iktibas edilen bir bölümdür.

Halil Günenç/ İrfanDunyamiz.com

Hakkımda irfandunyamiz

Şunlara Gözat

Behlül Dânâ bir gün fırınları denetler

Behlül Dânâ bir gün Harun Reşid’den bir vazife ister. Harun Reşid de ona çarşı pazar …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir