İslam’ın şanlı öğretmeni Mus’ab Bin Umeyr

“Müminlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sadık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir (şehid olmuştur). Bir kısmı da (şehid olmayı) beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir.”(Ahzab Suresi, 23)

Nurettin Topçu öğretmeni tanımlarken şöyle der: “Öğretmen, genç ruhları bir örs üzerinde döverek işleyen bir demircidir. Öğretmen, ruhların sanatkârıdır. Öğretmen bilen, öğreten, irşad eden, yol gösteren, terbiye eden, hülasa veli, mürebbi ve emin vasıflara sahip insan olacaktır. Ruhların mürşidi, hayatın nazmı ve istikbalin en emin kefili olacaktır.“

Öğretmen, her şeyden evvel örnek insandır, tıpkı Mus’ab bin Umeyr gibi. Toplumu inşa eden, ruh dünyasını zenginleştiren, tahammülsüzlüğü, şikâyeti yaşamın hiçbir kesitinde barındırmayan, bizlere hayatiyet kazandıran, değerlerimize yaslanarak içinde yaşadığımız çağın ruhunu anlayan, kavrayan, algılayan ve içselleştiren, bizlere dinamizm, cesaret ve asaleti yeniden hatırlatarak çözüm üreten müstesna insandır.

Öğretmen bilir ki, bireysel zaaflar, toplumsal sorumlulukları zehirler. Toplumsal kaygıların ve sorumlulukların bilincinde olan bir öğretmen, her türlü zaaftan arınması ve işine sevda ile bağlanması gerektiğini bilmek durumundadır.

Metotlu çalışma

Cemil Meriç; “Unutmayalım ki mektebi aşk besler, metotlu çalışma yaşatır” diyerek aşkı-sevdayı merkeze alarak, yöntem ve tekniğe dayalı bir düşünce mekanizmasının ve gerçekçi yaklaşımın gerekliliğine vurgu yapmaktadır. İskender, “Babam beni gökten yere indirdi. Hocam ise beni yerden göğe yükseltti” diyerek en büyük onurun öğretmenine ait olduğunu çok veciz bir şekilde izah etmektedir.

Aliya İzzetbegoviç; “Gökyüzünün öğrencisi olunmadan yeryüzünün öğretmeni olunmaz” diyerek yeryüzü ve gökyüzü arasında olması gereken ilişkiyi ve tamamlayıcı unsuru ortaya koyar. Yeryüzü-gökyüzü helalleşmeli. Gökyüzünü dikkate almayan bir yeryüzü tasavvuru, eksik, parçacı ve parçalayıcı bir tasavvurdur. Bu tasavvur, laisizmi doğurmuştur. İnsanlık bu tasavvurun bedelini ağır ödemiştir ve ödemeye devam etmektedir. “Bütün insanlığın kurtuluşu olmayan bir kurtuluş, hiçbirimizin kurtuluşu olamaz” bütüncül yaklaşımı ve tasavvuru insanlığın aradığı ve beklediği tasavvurdur. Bu tasavvurun en canlı örneği İslam Nizamının ilk öğretmeni olan Mus’ab Bin Umeyrdir.

Mus’ab Bin Umeyr, yesribi Medine’ye dönüştüren Öğretmenlerin öncüsü, “hesabi” değil “hasbi” davranan, dünyevi olan tüm nimetlerden arınarak bütün davranışlarında örneklik gösteren, “kal” insanı değil, “hal” insanı müstesna öğretmendir. Şimdi gelin bu büyük şahsiyeti beraberce tanıyalım.

İslam’ı seçti

Mus’ab bin Umeyr radıyellahu anh,  anne ve baba tarafından Kureyş’in asîl ve zengin bir âilesine mensub idi. Orta boylu, güzel yüzlü, nâzik, narin ve yumuşak huylu ve son derece zekî idi. Fesahat ve belağat yüklü güzel konuşması herkesi hayran bırakıyordu.

Putların hiç kimseye bir fayda veya zarar veremeyeceğini biliyor ve insanların onlara tapmasından nefret ediyordu. Annesi onu en iyi şartlarda ve bolluk içinde yetiştirmişti. Onun güzelliğine, zenginliğine ve refah içinde oluşuna Mekke halkı gıpta ile bakıyordu. Peygamber Efendimiz; “Mekke’de Mus’ab’dan daha zarîf, daha nârin, daha güzel kimse yok idi. Saçları kıvrım kıvrım idi” diye buyurmuşlardı.

Mus’ab bin Umeyr bütün bu zenginliğe, refaha,  bolluk içinde yaşadığı hayata rağmen kalbinde büyük bir boşluk hissediyordu. Kendisine tebliğ ulaşır ulaşmaz Dar’ul Erkam’a icabet etti. Orada gördüğü bu tablo hayatının dönüm noktası oldu. Rasulullahı görür görmez, hiç tereddüt etmeden İslamiyet’i kabul etti. İslamiyet’i kabul ettikten sonra hayatı tamamen değişti. Sahip olduğu zenginlik ve servet yerini yoksulluğa bıraktı. Onu dininden döndürmek için ailesinin yapmadığı eziyet ve işkence kalmadı.

Sabrı kuşanacağı zor günler kendisini beklemekteydi. Ailesi Müslümanlığını duyar duymaz,  onu aç ve çıplak bırakarak her türlü psikolojik baskılar uygulayarak davasından dönmesi için her yola başvurdu. Evlerindeki mahzene onu tıkayarak ve günlerce aç ve susuz bırakarak, Mekke’nin o yakıcı güneşi altında ağır işkenceler yaptılar.

Ancak Mus’ab, bu ağır ve dayanılmaz işkenceler karşısında sabır ve sebât göstererek, muazzez ve mukaddes İslam nizamından asla dönmedi. Duruşundan zerre miktar sapma göstermedi. İslam davası uğruna, dünyevi nimet namına ne varsa hepsini, elinin tersiyle itti. Onun bütün derdi, bu muazzez ve mukaddes nizam olan İslam’ı yüreklere taşıma ve bu hayat nizamıyla insanlığı buluşturmaktı. Her işkence ve eziyet ettiklerinde bütün gücüyle şöyle haykırıyordu: “Allahtan başka tapılacak, ibadet edilecek ilâh yoktur. Muhammed aleyhis selâm O’nun peygamberidir.”

Resulullah Habeşistan’a hicret etmesine müsaade etti. Bir müddet Habeşistan’da kalıp, her türlü sıkıntıya katlandıktan sonra Mekke’ye dönüp, Peygamber Efendimiz’in yanına geldi. Hazreti Ali bu durumu şöyle anlatıyor: “Resûlullah ile oturuyorduk. Bu sırada Mus’ab bin Umeyr geldi. Üzerinde yamalı bir elbiseden başka hiçbir giysisi yoktu. Resûlullah onun bu hâlini görünce, mübârek gözleri yaşla doldu ve: “Kalbini Allahü teâlânın nûrlandırdığı şu kimseye bakın! Anne ve babası onu en iyi yiyecek ve içeceklerle besliyorlardı. Allah için bunların hepsini terk etti. Allah ve Resulünüm sevgisi, onu gördüğünüz hâle getirmiştir” buyurdu.

Medine’ye gönderilmesi

“Bir süre sonra Mekke’nin ileri gelenlerinden bazılarının İslâm’a girdiği yolunda yanlış bir haber duyulunca otuz sekiz kişiyle birlikte geri döndü ve Birinci Akabe Biatı’na kadar (621) Mekke’de kaldı. Bu tarihte Resul-i Ekrem, Medinelilerin isteğiyle onu İslâm tarihinin ilk muallimi olarak görevlendirdi; bu sebeple Medine’ye ilk hicret eden sahabe olarak da kabul edilir.

Es’ad bin Zürâre’nin evinde kalan ve onun desteğiyle verimli bir çalışma yürüten Mus’ab bin Umeyr, Peygamber Efendimizin tebliğ tarzını çok iyi kavraması, Kur’ân-ı Kerîm’den o zamana kadar inmiş âyetleri ezbere bilmesi ve etkili konuşmasıyla Üseyd bin Hudayr ve Sa’d bin Muâz gibi tanınmış şahsiyetlerin ihtida etmesini sağladı. Medine’de Es’ad bin Zürâre ile birlikte cuma ve vakit namazlarını kıldırdı.

622 yılının hac mevsiminde ikisi kadın yetmiş beş kişiyle Mekke’ye geldi ve Resülullah’a bir yıl içinde yaptığı tebliğ faaliyetini anlatarak onun takdirini kazandı. Medine’ye hicretin başlangıcı olan İkinci Akabe Biatı’nın hazırlanması ve gerçekleştirilmesinde önemli görev yaptı ve Medine’yi büyük Hicrete hazır hale getirdi.

Musab bin Umeyr’in en büyük özelliği onun genç yaşta öğretmen olarak Peygamber Efendimiz sallellahu aleyhi ve sellem tarafından Medine’ye gönderilmesidir. O sınanmıştır, denenmiştir ve neticede Resulullah bu genç Kur’an talebesine kalbiyle güvenmiştir. Böylece Mus’ab bin Umeyr Medine’ye ilk hicret eden, tebliğ örnekliği ile orada İslami gelişmeye alan açan ve ilk Cuma namazını kıldıran sahabe olmuştur.

Genç ama olgun bu öncü şahsiyetin çabalarıyla kısa zamanda İslam dini Medine sokaklarında yayılmış, İslam dininin uğramadığı hane kalmamış ve yeni yeni Mus’ab’lar filizlenmeye başlamıştır.

Genç öğretmen

Musab bin Umeyr radıyellahu anh bizler için, günümüz gençleri için çok önemli bir örnek ve en iyi öğretmendir. O İslam tarihinin en genç eğitmenidir. Genç bir insanın bilgiyi nasıl tanıklaştırdığının, amelleştirdiğinin en büyük örneklerindendir. O bir adap, üslup, empati ve nezaket abidesidir.

Onun şahitliği sadece sloganlarda saklı kalmamış büyük bir ahlak ve dinginlik içinde tüm yaşamına yansımış, iman kardeşliğiyle beraber biz olmanın bilincine varmış ve Kuran’ın yaşayan şahitlerinden olmuştur.

Mus’ab öğretmenimiz Resulün işaret ettiği yedi başak veren sağlıklı bir tohumun ne denli diri, üretici, verici ve gelişimci olduğunu hayatıyla örneklendirmiş öncü bir şahsiyetimizdir. Vahyi kavramış, bilinçlenmiş ve vahyi bilgisini tavırlaştırmış bu tür gençlere, tohum şahsiyetlere ne kadar çok ihtiyacımız var.

Yesrib’ten Medine-i Münevvereye...

İslam hızla yayılan bir din olmuştu ama halen Muhammedi ümmetin toprağı yoktu. İman edeninin sığınabileceği bir barınağı, namaz kılabileceği bir mescidi yoktu. Yesrib, ses verdi. Bir hoca davet ettiler. ‘Biri gelsin bize din öğretsin’ dediler. Resulullah onlara Mus’ab bin Umeyr radıyellahu anh’ı gönderdi.

O bunun üzerine yollara düştü. İyi bir binek ile iyi bir azık da görmedi. Günlerce, başına vuran güneşe inat yol kat etti. Kendini bekleyen sıkıntıları ise asla bilmiyordu. Bildiği tek şey vardı: Resulullah’ın davetçisi idi. Onu iyi biliyordu. Allah’a davet eden adına davet edecekti. Yerden göklere yükseltenle yükselecekti. Ona emredene emir büyük yerdendi. Kesin olan sadece bu gerçekti.

Sonunda Yesrib’e vardı. İnsanları Allah’a davet etti. Asırlarca birbiriyle savaşmış iki kabilenin ortasına düştü. Yahudilerin hedef tahtası olacağı bir mıntıkada kaldı. Bildiği ayetler sayesinde imanla kaynayan kalbi vardı.

Bir doktor gibi insanları muayene etti, davasını anlattı. Kur’an okudu. Resûlullah’ı anlattı. Gülene kızmadı, kızana küsmedi. Sabretti. Bir daha, bir daha anlattı. Tehdit edene; “Hele bir daha dinlesen!” dedi. Elini kılıcının kabzasına götürenlere bile ayet okudu. O ayetleri okurken, Resûlullah’ı anlatırken kimse bir yıl sonrasını tahmin bile edemiyordu. Çölün yeşereceğini iddia etmek gibi bir şeydi onun çalışmalarının meyve vermesini beklemek. Ama çöl meyveye durdu, kayalardan pınarlar fışkırdı. Ölmüş kalpler onun tatlı dili ile hayat buldu. Yesrib bağrını açtı. Asırlarca savaşan iki kabile, tünelin ucunda birleşmeye doğru yürüdüler.

Bir yıl bile dolmadan görevinde Mekke’ye yazdığı mektubunda, on üç yıldır aranan hicret diyarının haritadaki yerini gösterdi. Yesrib artık İslam diyarı değil, İslam’ın merkezi idi. Onun çalışmaları kısa zamanda sonuç vermişti. Peygamber’inin yüzünü güldürdü. Mazlumlara sığınak buldu.

O tek kişilik bir ekipti. Tek başına çalıştı. Hiçbir imkânı yoktu. Özel bir eğitimi de yoktu. Gönülden konuştu. Gönüllere girdi. Büyük düşündü, büyüğü başardı.

Şimdiki Medine’nin münevver hali, onun emeğinin sonucudur. O Yesrib’i münevver hale getirdikten sonra çok yaşamadı ama himmeti asırlara yayıldı, kıyamete kadar silinmeyecek bir iz bıraktı. Onu Allah sevdi. Allah’ın Peygamber’i sevdi. Mü’minler sevdi.” (Musap Baran, Yecder ıv. Ulusal Din Görevlileri Sempozyum Bildirileri, 27 Nisan 2013, İstanbul.)

Şehid oldu

Mus’ab bin Umeyr yaklaşık on sekiz yaşlarında Müslüman oldu ve kırk yaşlarında şehadet mertebesine ulaştı. Gençlik yıllarının en kritik dönemlerinde, mücadeleden mücadeleye koştu. Öyle ki şehitd olurken bile İslam sancağını yere düşürmeme hassasiyetini gösterdi.

O, gençlik yıllarının bütün enerjisini İslam davasına feda etti. Bundan dolayı, yaşadığı bu dolu-dolu hayatında boşa geçirilecek bir anı boşa söylenecek bir sözü yoktu.

Prof. Dr. Şemsettin Dursun/ İrfanDunyamiz.com

Abide Şahsiyetler ↗

İslam’ın çilesini çekmiş öncü şahsiyetlere dair yazılar okumak için tıklayın.

İslam Alimleri ↗

Kıymetli İslam alimlerini tanıtan birbirinden güzel yazılar okumak için tıklayın.

Şunlara Gözat

Hac bir arınmadır…

Yine dönüp dolaşıp geldi hamdolsun! Bir ömür gibi… Gidince geliyor tekrar ömrü olanlara… Bir Hacc …

2 Yorumlar

  1. İsmail Hakkı TANYILDIZI

    Selamün Aleyküm Hocam. Tam bir tevafuk oldu bu makalenin. Oğlum sınavdan çıktı ve sınav sorusu iyi bir öğretmen nasıl olmalı imiş? İyi Bir Öğretmen’in nasıl olması gerektiğini harika bir şekilde anlatmışsınız makalenizde. Kaleminize, yüreğinize sağlık Hocam.

  2. Şemsettin Hocam; İskender, “Babam beni gökten yere indirdi. Hocam ise beni yerden göğe yükseltti” demekle, öğretmenin ne kadar önemli çok veciz bir şekilde ifade etmiş. Ama önemlisi Aliya İzzetbegoviç’in; “Gökyüzünün öğrencisi olunmadan yeryüzünün öğretmeni olunmaz.” ifadesi, harikulade bir ifade ve tespit.

    Öğretmenliğin merkezine Mus’ab bin Umeyr’i (r.a) koymanız ne kadar da isabetli olmuş. Bu Allah ve Peygamber aşıkı şahsiyeti etraflıca tanıtmanız o kadar güzel olmuş ki, bu makalenizden dolayı sizi ne kadar tebrik etsem azdır. Ellerinize ve emeğinize sağlık diliyorum. Allah razı olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.