Yine bir fındık mevsimi…

30 yıl felçli yaşamış, 35 ameliyat geçirmiş merhum yazarımız Rüstem Kılıç Hoca’nın vefat etmeden kısa bir müddet önce bize teslim ettiği yazılarını yayınlamaya devam ediyoruz. İşte merhum Hocamızın ibretlerle dolu hayatı…

Babamdan miras kalan memleketteki fındık bahçelerini kardeşlerimle konuşup, dönüşümlü olarak toplama kararı almıştık. 2001 yılında sıra bana gelmişti. Okullar yaz tatiline girince hazırlandık ve fındık toplamak için Bursa’dan Giresun’a gitmek için yola çıktık.

Yolumuz üstündeki başkentte bir akşam kalmaya karar verdik. Çünkü sekiz yıl yaşadığımız Ankara’da, birçok dostumuz, akrabamız ve komşumuz vardı. Onları çok özlemiştik. Kiminle görüştüysek; “Ne olur bu akşam bizim misafirimiz olun” diye adeta yalvarıyorlardı. Herkesi memnun etmemiz mümkün değildi. Bir akşam bacanakların evinde kaldıktan sonra, sabah erkenden yolumuza devam ettik. 

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı rustem-kilic-kimdir-kac-yasindadir-nerrlidir-biyografisi.jpg

Tel bir daha koptu

Yolumuz uzundu ve ben tek şofördüm. Büyük oğlum Mehmet Akif, henüz 16 yaşında olduğu için kendisine daha ehliyet alamamıştım. Fakat maşallah zehir gibi şoförlüğü öğrenmişti. Arabamız tıka basa eşya ile doluydu. Tekerlekli sandalyemi bile aracın arkasına bir aparat yardımıyla asmak zorunda kalmıştım.

Kırıkkale şehrine geçip, Çorum’a doğru ilerlerken düz ve uzun bir yolda gidiyordum. Gaza biraz fazla yüklenince daha önce size bahsettiğim gaz çubuğunun teli bir anda koptu. Trafik çok kalabalıktı, yol bölünmüş bir yol olduğu için hemen ne yapacağıma karar vermem gerekiyordu. Dörtlüleri yaktım ve aracımı bir köy sapağına çekerek park ettim ve düşünmeye başladım. Önümüzde yerleşim yeri olarak en yakın Çorum vardı ve yaklaşık 60 km uzaklıktaydı.

Mehmet Akif’e döndüm ve dedim ki; “Oğlum seninle yer değiştirsek, arabayı Çorum’a kadar sürüp götürebilir misin?” O da kendinden emin bir şekilde; “Tabi ki götürürüm babacığım” diye cevap verdi.  Mecburen oğlumla yer değiştirdik. Direksiyona geçtikten sonra kendisine; “Oğlum yalnız benim dediğim şartlara uyarak arabayı kullanmalısın, yoksa Allah göstermesin kaza yapabiliriz” dedim. Çünkü kanı kaynıyordu, yerinde duramıyordu.

Yolda oyalandık

Belirlediğimiz sabit hızla yolumuza devam edip Çorum’a girdik ve aracımızı tamir ettirebilmek için bir bisiklet tamircisi aramaya başladık. Aradığımız bisikletçiyi bulduk ve kendisine durumu izah edip, yapıp yapamayacağını sordum; “Yaparız abi” dedi ve kısa sürede tamir ederek aracımızı bize verdi. Bisikletçiye, yolumuz üstünde aracımızı park edip, oturup dinlenebileceğimiz sakin bir yer olup olmadığını sordum. Yaklaşık 30 km ileride çamlık çok güzel bir yer olduğunu söyledi.

Tarif edilen yeri bulduk, aracımızdan inerek sakin bir yerde yemeğimizi yedik, çayımızı içtik, namazımızı kıldık. Hatta ben biraz da uyuyarak iyice bir dinlenmiş oldum. Tekrar yola çıkıp Osmaneli ve Amasya Merzifon’u da geçtikten sonra Çakallı Deresi yokuşunu çıkıp, Samsun’a ulaştık. Artık deniz kokusu almış ve sakin bir iklime kavuşmuştuk.

Espiye’de oturan kayınvalidemin geleceğimizden haberi olmuş, dört gözle yolumuzu bekliyordu. Yorgundum, yollar da bugünkü gibi otoyol ya da düzgün yollar değildi. Gece geç saatte kendisine ulaştık ve o akşam misafir olduk. Ertesi sabah kayınvalideden vedalaşarak ayrıldık. Köyümüze gitmek için iki ayrı yol güzergâhı vardı, biz daha sakin, düz olanı tercih ettik. İki dere denilen yoldan devam ettik, fakat ben o yolu çok da iyi bilmiyordum.

Yolda karşımıza bir köprü çıktı. Tamirat görüyordu, çalışan işçilerden birine sordum. O’da söylediğimi yanlış anlayıp, beni başka bir yola yönlendirdi ve tam 2 saat boşu boşuna dolaştıktan sonra tekrar geri geldik. Aracımız da biz de iyice yorulduktan sonra, köyümüze giden yolu tekrar bulmuştuk. Köy yolumuz çok virajlı ve yokuştu.

Su kaynattı

Tam köyümüze çıktık diye sevinirken,  arabadan pis bir koku geldi. Bir de baktım ki kaputtan dumanlar çıkıyor… Meğer aracımız su kaynatmış. Yakın akrabamız Ahmet Kılıç beyefendi Hızır gibi yetişti. Bu işleri çok iyi bildiği için yapılması gerekenleri hemen yaptı ve aracımız yavaş yavaş duman çıkarmayı bıraktı. Kendi evimize ulaşmamız için 1 km civarında yolumuz vardı. Aracımız soğuduktan sonra yolumuza devam edip evimize ulaştık ve derin bir oh çekerek dinlenmeye çekildik. 

Köyde çok az insan vardı. Sebebi de köyümüzde fındık toplama mevsimi ağustos ayının ilk haftasında başlamasıydı. Çünkü o zamana kadar, insanlar yaylalara çekilip güzel bir dinleniyorlardı. Rahmetli annem de yayladaydı. Zaten o yaylasız yapamazdı. Her yıl mutlaka giderdi. Hem kendisini ziyaret etmek, hem de biraz dinlenmek için biz de yaylaya çıktık.

Fındık başlamadan önce, bahçenin altının temiz olması gerekirdi. Bahçedeki ot ve dikenlerin biçilerek temizlenmesi için tanıdığım bir arkadaşla anlaştık. Yaylamızda yatabileceğim uygun yatak vs. mevcut değildi. Ancak yer yatağında yatıyordum. Oradan sandalyeme kalkmak benim için ve çocuklarım için çok zorlayıcı oluyordu.

Tercih dönemi

2001 yılında üniversite sınavına giren büyük oğlum Mehmet Akif, köyde fındık toplarken artık tercih formunu da doldurması gerekiyordu. 28 Şubat mağduru olan evlatlarımız, kendi ülkelerine canla başla hizmet etme aşkıyla yanarken, “İmam Hatiplerin kökünü kurutalım” diye adeta meslek liselerinin hepsinin köküne kibrit suyu dökmüşlerdi.

Meslek lisesi mezunlarının üniversiteye gitmeleri istenmiyor, liseyi bitirdikten sonra kendi meslekleri ile ilgili bir iş bulup çalışsınlar deniliyordu.  Üniversite sınavına 50 puan geriden başlayan meslek lisesi mezunları, üniversite şanslarını neredeyse kaybediyorlar, ancak kıyıda köşede tercih edilmeyen bir okula kayıt yaptırabiliyorlardı.

1999 yılında, Marmara Bölgesi’nde büyük bir deprem yaşayan ülkemizde jeoloji mühendisliği ön plana çıkmıştı. Aslında oğlum mekatronik mühendisliği istiyordu, fakat elindeki puanı oralara yetmiyordu. Jeoloji mühendisliğinde karar kıldık. Fakat Bursa Uludağ Üniversitesi’nde bu bölüm mevcut değildi. Ben de oğlumla oturup, konuştum ve Bursa’ya en yakın olan Kocaeli Üniversitesi jeoloji mühendisliğini işaretlemesini istedim.

Katsayı zulmü

İkinci öğretim birkaç puan daha düşük alıyordu, puanı yetişsin diye mecburiyetten orayı tercih ettik. Belki bir iş bulup çalışır ve kendi harçlığını da kazanır diye düşünmüştük. Oğlumuz tercih ettiği bölümü kazanmıştı, fakat dikkatimizden kaçmış olmalı ki meğer ikinci öğretim bir nevi paralı yani ücretli imiş. Çocuk bölümü bitirinceye kadar her yıl iki taksitle harç parası ödedik.

Katsayı adaletsizliğinden dolayı puanı düştüğü için oğlum ikinci öğretimi kazanmıştı. Ülkeyi yönetmeye talip olan bir hükümet, kendi evlatlarına ancak bu kadar zulüm edebilirdi. Gururla söylemek isterim ki ben de İmam Hatip mezunuyum. Biz çocuklarımızı okulu bitirdikten sonra bir camide imamlık yapsınlar diye bu okullara vermiyoruz. Çocuklarımız dünya ilimleri yanında ahiretle ve kendi dinimizle ilgili bilgiler de edinerek, çift kanatlı kuş gibi uçmaya hazır olsunlar diye veriyoruz.

Ben de emekli bir öğretmenim, bir ülkenin eğitim sistemi ile bu kadar oynanamaz. İşte aradan geçen 15 yıldan sonra, hala bozulan dengeler tam rayına oturtulabilmiş değildir. İmam hatiplerde, ders saatleri diğer liselere göre birkaç saat daha fazladır. İsteyen araştırabilir, diğer liseler gibi fizik, matematik, edebiyat, tarih ve kültür dersleri mevcuttur ve yanında da Arapça, Kur’an-ı Kerim, hadis, fıkıh, tefsir ve hitabet gibi dini dersle rde konulmuştur. Sadece farkı budur. Bu okullara yıllarca üvey evlat muamelesi yapılmıştır, ancak bu son zamanlarda biraz biraz düzeltilmiştir.

Yeni bir umut

2001 yılı bizim açımızdan önemli bir yıldı. Köyde fındık toplarken, haberlerde eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı yapmış olan Recep Tayyip Erdoğan Beyefendi, kısa adı Ak Parti olan yeni bir parti kurmuştu. Bu haberi duyunca ülkemizin geleceği adına birazcık ümitlendik. Birazcık dememin sebebi kendisi de İmam Hatip mezunuydu ve Erbakan’ın kurduğu partide görevler yapmıştı. “Acaba Erbakan’ın Partisi gibi onun kurduğu partiyi de birileri kapatır mı?” diye endişe ediyorduk.

Bir yıl önce kurulan bu parti, 2002 yılındaki genel seçimlere ilk defa katılmasına rağmen seçimi kazanıp birinci parti olarak çıkmayı başarmıştı. Ak Parti 20 yıldır girdiği bütün seçimleri istisnasız kazanarak ülkemize 80 yıldır yapılamayan bir çok mega projeyi 20 yılda yapma becerisini göstermiştir. Allah’tan bir zeval olmazsa, inşallah önümüzdeki yıllarda asıl tamamlanacak olan mega projelerin birer birer hayata geçtiğini hep beraber göreceğiz.

Nükleer santrallerden elektrikli otomobillere, insansız savaş uçaklarından helikopterlere ve uzay araçlarından uzay uydularına kadar daha sayamayacağımız birçok hizmeti birer birer görmek nasip olur diye ümit ediyorum. Ülkemiz dünyanın en gelişmiş on ülkesi arasına girerek hak etmiş olduğu yeri de böylece almış olacaktır.

Kimse kalmadı

Büyük oğlum Mehmet Akif, Kocaeli Üniversitesi jeoloji mühendisliği ikinci öğretime başlamıştı. Fakat 99 depremindeki felaketle, üniversite yerleşkesi ve kampüsler zarar gördüğü için adeta baraka okullarda okuyorlardı. O dönemde Kredi Yurtlar Kurumu’na ait öğrencilerin kalabilecekleri yeterli yurtlar mevcut olmadığı için mecburen oğlumuza, bir arkadaşı ile birlikte kalabilecekleri ev kiraladık. 2003 yılında kızım, 2004’te de küçük oğlum üniversite kazanıp şehir dışına gidince artık yanımızda çocuklardan kimse kalmamıştı.

Yavaş yavaş yatağa bağımlı duruma gelmiştim. Hiçbir işimi kendim göremiyordum, kesinlikle çocukların yardımına ihtiyacım vardı. 2003 yılında kızımın, 2004 yılında da küçük oğlumun üniversiteye başlaması ile birlikte Bursa’da eşim ve ben kalmıştık. Biz de en yakın mesafede olan ve seneye mezun olacak olan büyük oğlum Mehmet Âkif’in yanına göç ettik. Ev arkadaşına oğlum, bizim geleceğimizden bahsedince arkadaşı da anlayış gösterip ayrıldı. Biz bir kamyon eşyayı alarak Kocaeli Bahçecik’te oturan Mehmet Âkif’in yanına gittik. 

Deprem konutları olarak yapılan bloklarda asansör yoktu. Oğlum ikinci katta oturuyordu. İnip çıkması benim için meşakkatli olsa da, sakin havası, temiz bir yer olduğundan çok hoşumuza gitmişti. Kaslarımın ve reflekslerimin zayıflamasıyla aracımı kullanamıyordum, fakat oğlumun ehliyeti vardı. İstediğim yere beni götürüp, getiriyordu. Hafta sonları da olsa oğlum merdivenlerden beni indiriyor, akülü sandalyemde bahçede ya da çarşıda dolaşıp gelebiliyordum.

2005 yılında bir ya da iki dersten kalmasına rağmen oğlumuz mezun olmuş sayılırdı. Artık boşa kira vermemek için tekrar Bursa’ya geriye döndük. Mehmet Akif’e, Bursa’da yıllardır jeoloji mühendisliği bürosu olan bir beyefendinin yanında iş ayarladık. Hem orada çalışıp harçlığını kazanıyordu, hem de haftada birkaç kez Kocaeli’ne derslerini takip etmek için gidip geliyordu.

İnşaat yasası

1999 yılındaki büyük Marmara depremi, halkımız ve ülkeyi yöneten hükümet için çok büyük ibret ve dersler barındırıyordu. Çok katlı bazı binalar, öyle bir yıkılmıştı ki sanki tost gibi tek bir kağıt haline gelmiş, bazı büyük katlı binalar biraz çökmüş, bazılarının da kolonları çatlamıştı. O gün Başbakan olan Bülent Ecevit, Ankara’dan Kocaeli deprem bölgesine ancak üç gün sonra ulaşabilmiş ve halkın büyük tepkisi ile karşılaşmıştı.

O güne kadar doğru dürüst bir yasanın olmadığını ve her önüne gelenin inşaat yapamayacağını gören hükümet, bu işi bir kurala bağlaması gerektiğini düşünerek, çıkardığı yeni yasalarla artık bu işe bir son vermişti. İşte tam bu noktada jeoloji mühendisleri devreye girerek, inşaat yapılacak topraktan önce en az 15 metre delerek numune alıp, laboratuvarda inceledikten sonra o yerin depreme dayanıklı olup olmadığı hakkında bilgi veriyordu.

İnsan hayatından daha değerli bir şey olmadığını hep beraber görmüştük. Çünkü binlerce insanımız depremde can vermişti. Dolayısıyla bundan sonra yapılacak olan binalar, depreme daha dayanıklı bir şekilde inşa edilmiş olacaktı.

Biliyorsunuz Jeoloji yer bilimleri demektir, oğlum da mezun olduktan sonra kurduğu şirketin adını Arapça “yer” anlamına gelen “Arz mühendislik” olarak belirlemişti. Oğlumuz Mehmet Akif, merkeze yakın bir yerde büro kiralayarak, şirketini kurmuş ve iş adamı olma yolunda ilk adımlarını atmıştı. Bu duruma hem kendisi hem de bizler çok sevinmiştik.

Rüstem Kılıç/ İrfanDunyamiz.com

İrfan Mektebi ↗

Sevdirici, müjdeleyici üslupla yazılmış hayata dair yazılar okumak için tıklayın.

Gönül Dünyamız ↗

Gönül insanlarına dair bam telinize dokunacak yazılar okumak için tıklayın.

Şunlara Gözat

Ahmet M Ziylan’dan İki Çift Söz Yeter

Çocukken dedelerimiz ve ninelerimiz bize bazı hikâyeler anlatırlardı. Çok güzel ve tesirli mesajları olurdu bu …

Hafız Halil Necati Coşan Efendi

Halil Necati Efendi, 1906 yılında (Rûmî 1322) Ahmetçe Köyü’nde doğdu. Babası Molla Mehmed’dir. Ailenin ikinci …

Çocuklar M. Yaşar Kandemir okumalı…

Bir müddettir seçmeli ders olarak okutulan “Siyer-i Nebi” yani “Peygamberimizin Hayatı” dersi, geleceğimiz ve yeni …

Her gösteri masum mudur?

Niçin toplandıklarını ve ne istediklerini bilmeksizin kendilerini yöneten ve yönlendiren toplum mühenislerinin gazıyla meydana çıkan …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.