İş ehline verilmezse kıyameti bekleyin…

Adalet, bir şeyi olması gereken layık olduğu yere koymaktır. Ulûhiyet ve Rububiyeti Allah Teâlâ’ya tahsis etmek, ubudiyeti/ kulluğu insana has kılmak, Allah’tan başkasına ibadet etmemek, O’na hiçbir varlığı şirk koşmamak adalettir.1 İtikatta, amelde ve ahlakta orta yolu tutmak; tevhid üzerine olmaktır.2 Mücerret rey yerine Kur’an ve Sünnet’in hükmüne göre karar vermektir.3

Adalet, başta din alanı olmak üzere her türlü aşırılıktan uzak durmaktır. Bu çerçevede Peygamber Efendimiz sallellahu aleyhi ve sellem şu uyarıyı yapmıştır: “Sakın dinde aşırılığa düşmeyin. Çünkü sizden önceki ümmetler dinlerinde aşırılığa düştükleri için helak oldular.”4 Dine eklemeler yapmak veya var olanları dinin özünden çıkarmak, dinde aşırı gitmektir ve adaletten sapmadır.

Aşırı gitmeyin

Mesela, geçmiş ümmetlerden Hazreti İsa aleyhis selam’dan sonra gelenler yemede, içmede, giyinmede ve evlenmede yeni bir hayat tarzı ihdas ettiler. Daha sonra da İsa aleyhis selam’ın getirdiği İslam’ı inkâr ederek Yahudileştiler, Hıristiyanlaştılar ve idarecilerinin dinlerine girdiler.5

İslam’ın içerisinde de böyle bir hayat tarzı oluşturmak isteyen kimseleri haber alan Resulullah sallellahu aleyhi ve sellem; “Ben namaz da kılarım, uyurum da, oruç da tutarım, iftar da ederim, et de yerim. Ne oluyor bazı kişilere ki evlenmeyi yasaklıyorlar. Güzel yemek yemeyi ve koku sürmeyi, uyumayı, dünyanın güzelliklerini tatmayı (kendilerine) haram kılıyorlar. Ben size ruhbanlığı emretmiyorum…”6 buyurmuştur.

Bu uyarısıyla Peygamberimiz dindeki aşırılığın keyfiyetine değinmiş ve yapılan eylemin tevhidden bir sapma olacağına vurgu yapmıştır. Bütün bu klasik tanımlardan yola çıkarak adil insan olmayı; adalet sıfatıyla donanmayı şöyle tanımlayabiliriz: Tevhidi düşünen, farzları yerine getiren, dinin buyurduğu şeylere sıkıca yapışan, yasaklarından sakınan, davranışlarında gerçeği araştıran, dinini ve kişiliğini zedeleyici söz ve davranışlardan kaçınan Müslüman şahsiyettir.7

Müslüman şahsiyet ifadesiyle, küfürde direnen, ilahi emirleri hiçe sayan, vahyi hukuka kaynak kabul etmeyen, haramlarla iştigal eden ve mekruhlarda ısrar eden kimselerin âdil olamayacağını kastettik. Bu anlamda kâfirden adalet beklenmez. Onların konjonktüre göre hareket etmeleri adalet telakki edilmemelidir.

Tevhidi bilinç

İnsanın adalet vasfı tevhidi bilinci ve davranışlarıyla doğru orantılıdır. Bu bilgileri iyi anlarsak uluslar arası güç odaklarından ve kâfirlerden adalet beklememeyi de kavramış oluruz. Çünkü siyasal hâkimiyetini dünya ölçeğinde kaybeden Müslümanlar son yüz yılda batılılardan ve onların kurumlarından adalet beklemek gibi bir yanlışa düştüler. Bu beyhude bekleyişin yerine dünya siyasetinde belirleyici olmayı başarsalar daha iyi olurdu.

Adaletinin tezahürü olarak her şeyi yerli yerinde yaratan Allah Teâlâ, kullarına da örnek olmuş ve emanetleri layık/ehil insanlara vermelerini emir buyurmuştur. Kur’an’da bununla ilgili örnekler çoktur. 8 Bu örneklerin en önemlilerinden olan şu ayeti Müslümanların içselleştirmeleri ve siyasette rehber edinmeleri şarttır: “Allah size, emânet (ve yetki)leri (o konuda güvenilir ve yetenekli olan) ehline vermenizi ve insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman, kim olursa olsun adâletle hükmetmenizi emrediyor.”9

Allah Teâlâ’nın emanetine layık olup “el-emin” ismiyle künyelenen Peygamber Efendimiz sallellahu aleyhi ve sellem, emanet konusunda çok hassas davranmış ve şu evrensel duyuruyu yapmıştır: “‘Emanet zayi edildiğinde kıyameti bekleyin’ Sahabi, ‘Emanet nasıl zayi olur?’ diye sorunca Resulullah şu cevabı vermiştir: ‘İş ehil olmayana verildiğinde kıyameti gözetleyin.’10

”Peygamber Efendimiz bu ifadelerle emanetin zayi olması sebebiyle insanlar arasında çıkacak olan büyük bir fesada ya da sosyal kargaşaya işaret etmiş olabilir. Resulullah sallellahu aleyhi ve sellem emanet hususundaki hassasiyetinden dolayı İslam’ı tebliğ ederken, mü’minlerden toplumsal ve siyasi konularda daha hassas olmalarını istemiş ve bu hususlara riayet edeceklerine dair söz almıştır. Resulullah’ın Medine’ye varır varmaz Ensarla yapmış olduğu beyat/ sözleşme maddelerinden birisi de işi ehline vermektir. Sahabeden Ubade bin Samit bu durumu şöyle haber vermiştir: “Biz, Resulullaha darlık anında da genişlik anında da dinleyip itaat edeceğimize, işi ehline vermede hiçbir çekişme yapmayacağımıza, hakkı hâkim kılacağımıza ve doğruyu söyleyeceğimize, nerede olursak olalım (bütün bunları yaparken) insanların ayıplamasından korkmayacağımıza söz verdik.”11

İmtihan dünyası

Allah Teâlâ, emanet tevdi edeceği peygamberlerini bile zaman zaman imtihandan geçirmiştir. İmtihanı başarıyla atlattıklarında; ilahi denemeden başarıyla geçtiklerinde onlara çok önemli görevler vermiştir. Konuyla ilgili ilahi hüküm şu ayette gayet net ifade edilmiştir: “Hani bir zamanlar Rabb’i, İbrahim’i birtakım (emir ve yasaklar içeren) sözlerle/ hükümlerle imtihân etmişti. (İbrahim, tam bir teslimiyetle Allah’ın emirlerini yerine getirerek) hepsini başarıyla tamamlayınca, Allah: ‘Seni insanlara önder yapacağım!’ demişti. İbrahim (bunun üzerine): ‘Soyumdan da (önderler çıkar, yâ Rab!’ deyince, Allah: (Hayır! Önderlik, liyâkat ve ehliyet gerektiren bir iştir, hiçbir ırk veya sınıfın imtiyazında olamaz. Dolayısıyla) bu verdiğim söz, (sadece önderliğe lâyık olanları kapsar) zalimler; (kâfirler, müşrikler, münafıklar, fasıklar) için geçerli değildir.”12

İbni Abbas’tan mervi bir rivayette Yüce Allah, Hazreti İbrahim’i 30 konuda denemiştir. Denenmiş olduğu konular Tevbe Suresi’nin 112. ayeti, Mü’minun Suresinin ilk on ayeti, ve Ahzab Suresi’nin 35. ayetinin içerikleridir. Toplam otuz konu etmektedir. Bazıları bunlara Mearic Suresi’nin 22-34. ayetlerindeki emirleri de eklemişlerdir13 Bazı müfessirler İbrahim Peygamber’in çektiği daha başka çilelerden de bahsetmişlerdir. İşin çilesini çekip liyakat kazanan İbrahim Peygamber’e Yüce Allah daha sonra ağır görevler yüklemiştir.14 Kur’an’dan öğrendiğimize göre bu büyük Peygamber risalet görevini hakkıyla yapmıştır. Emaneti bihakkın yerine getirmiştir.

Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de yüzlerce ayette; kâfirlere, müşriklere, münafıklara, Yahudilere, Hıristiyanlara, zalimlere ve fasıklara velayet vermeyi yasaklamıştır. Sayılan bu kimselerden hiçbirisinin mü’minler üzerinde velayet hakları yoktur. Hazreti Muhammed sallellahu aleyhi ve sellem de layık olmadıkları için kötü ve liyakatsiz yöneticilerin mü’minlerin emanetlerini yüklenmemelerini istemiş ve şu uyarıyı yapmıştır: “Her şeyin bir afeti vardır. Bu dinin afeti de kötü yöneticilerdir.”15

Ayrıca, çocukların da yönetime hâkim olmalarından Allah’a sığınmayı tavsiye etmiş,16 “Düşük ahlak ve kötü karakterli” kimselerin iş başına getirilmesini dünyanın sonu şeklinde nitelemiştir.17 Günümüzde “adam kayırma” veya “torpil” diye ifade edilen kötü uygulamalar, Resulullah tarafından şiddetle yerilmiş ve haklarında şöyle bir uyarı yapılmıştır: “Müslümanların siyasi/ yönetim işlerini üzerine alan kimseler, daha layık birisi varken herhangi bir kişiyi sevdiklerinden dolayı iş başına getirecek olurlarsa, Allah’ın ve resulünün laneti onların üzerlerine olur. Allah, onların hiçbir amellerini kabul etmez ve neticede onları cehennemine kor.”18

Yönetici sorumludur

Müslümanların işlerini üstlendiklerinde, onları sıkıntıya düşürecek zayıf yaradılışlı kimselerin yönetime talip olmamalarını tavsiye eden19 Resulullah sallellahu aleyhi ve sellem, sefih/ aklını hayırda kullanamayan idarecileri yermiştir.20 Yönettiği insanlara “Samimi davranmayıp onları iyi şeylere yönlendirmeyen idarecilerin cennetin kokusunu bile alamayacaklarını”21 söylemiştir. Buna karşın halkına karşı adil davrananların ise Allah Teâlâ’nın koruması altında olacakları müjdesini vermiştir.22

Yönettiği topluma karşı yalan söyleyen kimselere Allah Teâlâ’nın, kıyamet gününde hiçbir değer vermeyeceğini23 yineleyen Resulullah sallellahu aleyhi ve sellem: “İdarecilerinin zalim olduklarını bile bile onlarla ortak hareket edip yardım edenlerin, İslâm’la bir ilgilerinin olmadığı”24 uyarısında bulunmuştur. Peygamber Efendimiz, bu tip fasıklara ve zalimlere övgü yağdırmanın ve yağcılık yapmanın Allah’ın arşını sarsan bir suç olduğuna dikkat çekmiştir.25

Velayet ve siyasetle alakalı bu kötü ahvalden kurtulmanın çaresi; hayatın her alanında Kur’an-ı Kerim’i uygulamayı en büyük değer haline getirmektir. Peygamber Efendimiz, risaleti boyunca bunun mücadelesini vermiştir. Kur’an-ı Kerim’i biricik kriter olarak anlatmıştır. Buna bağlı olarak, “Kur’an’ın bir nameye, sadece zevk alınan okuyuşa/ mezamire” çevrilmesini büyük bir tehlike saymış26 ve şu anlayışı tüm insanlığa yerleştirmeye çalışmıştır. “Kur’an amel edilmek; hayatın her alanında kendisiyle uygulama yapmak için gelmiş bir kitaptır.” Kendisinden önceki kutsal kitaplar gibi yalnız inanç kitabı değil; hem inanç hem şeriat hem de kanun kitabıdır. Kur’an’ın bu özelliği onu öteki vahiy kitaplarından ayıran özelliklerin en önemlisidir.27

Peygamber Efendimiz sallellahu aleyhi ve sellem, Kur’an’ın hayatın her alanında uygulanmasını her fırsatta vurgulamıştır. “Başınıza bir köle de geçse, Allah’ın kitabını uyguladıkça dinleyin ve itaat edin.”28 buyurmuştur. Kur’an’ı bilmeyi, anlamayı ve uygulamayı onun gönderiliş gayesi olarak kabul etmiş ve bu hakikatı sık sık tebliğ etmiştir. Kendisi de Medine’de bir İslam devleti kurup atamalar yapmaya başladığında, Kur’an bilmeyi, iyi anlamayı, içerisindeki ayetlerden hükümler çıkarabilmeyi ve çıkarılan hükümlere göre hayatın sorunlarını çözebilmeyi görevlendirmelerde en önemli ehliyet sebebi saymıştır.

Konumuzla alakalı şu örnek, İslam siyaset ilminde çok önemlidir. Tüm zaman ve mekânlara mesajlar vermektedir. “Tebuk seferinde Malik bin Neccar oğullarının sancağı Umare bin Hazm radıyellahu anh’a verilmişti. Peygamber Efendimiz sallellahu aleyhi ve sellem, onun yanına varmış ve sancağı ondan alıp Zeyd bin Sabit’e vermiştir. Umare radıyellahu anh, ‘Ya Rasulallah! Bir hata mı yaptım ki benden sancağı aldınız?’ deyince, Peygamberimiz şu mukabelede bulunmuştur: ‘Hayır, hiçbir hata yapmadın. Fakat Kur’an, hep öne geçirir (çok bileni liderlik konumuna yükseltir). Zeyd de senden daha çok Kur’an biliyor.”29

Hazreti Muhammed sallellahu aleyhi ve sellem, “Kur’an-ı Kerim’i en iyi bilenleri bir kenara bırakıp da Kur’an bilmeyenlere görev vermeyi Allah’a, Resulü’ne ve bütün mü’minlere yapılmış bir ihanet”30 saymıştır. Peygamber Efendimizi’in bizzat kendisi, uygulamalarda ve görev tevdi etmede Kur’an bilgisini öne çıkardığı için bireysel karizma, yaş, kabile asaleti vb. unsurlar onun için bağlayıcı olmamıştır.

Konuyla ilgili şu uygulama bunun kanıtıdır. Osman bin Ebi’l-As anlatıyor. Kabilemizle beraber Peygamber Efendimiz’e gelmiştik. Bir müddet yanında kaldık. Ayrılma zamanı geldiğinde bizleri Kur’an bilgimizle imtihan etti. Ben Bakara Suresi’ni de bilerek kabilemdeki kimselerden öne geçtim. Bunun üzerine Resulullah; “Sen onların emirisin/ başkanısın” buyurdu.

İmamet atamalarında da aynı usulü takip eden Hazreti Muhammed sallellahu aleyhi ve sellem, en çok Kur’an bilenleri bu göreve vazifelendirmiştir.31 Çünkü Kur’an bilgisi hem insanı dalaletten korur hem de siyasi konularda yeterlilik kazandırır. Allah Resulü bu ölçüye göre, Habeşistan’a giden heyete Cafer bin Ebi Talib’i reis seçmiştir. Nitekim o da Hazreti İsa ile ilgili konuları Necaşi ile tartışırken Kur’an bilgisinde ne kadar derin ve yetkin bir insan olduğunu göstermiştir.32

Dr. Mehmet Sürmeli/ İrfanDunyamiz.com

DİPNOTLAR
1 Maturidi, Ebu Mansur Muhammed b. Muhammed, Te’vilatu Ehli’s- Sünne, D.K.İ., Beyrut, 2005, c. VI, s. 559.
2 Ebu’s Suud, Muhammed b. Muhammed, İrşad’u-l Akl’ı-s Selim, , D.K.İ, Beyrut, 2010, c. V, s. 162.
3 Şevkani, Muhammed b. Ali, Feth’u-l Kadir, Şam, 2009, s. 383.
4 Nesai, Menasik, 24, Had.no:217, c. V, s. 268.
5 Bagavî, Mealimu’t-Te’vil, Beyrut, trsz, s. 935.
6 Vahidî, Ebu’l_Hasen Ali b. Ahmed, (tah: Eymen Salih), Kahire, 2003, s. 158; Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, c. III, s. 193
7 Dini Terimler Sözlüğü, M.E.B. Komisyon, 2009, Ankara, s. 5.
8 Bak: Bakara 2/247 ; Nisa 4/58
9 Nisa 4/58
10 Buhari, 3, İlim, 3, c.I, s.21.
11 Buhari, 93, Ahkam, 43, c.VII, s.122; Nesai, Beyat, 39, h.no: 1, c.VII, s.38.
12 Bakara 2/124
13 Taberî, Cami’u-l beyan, c. I, s. 572; Ebu’s Suud Efendi, İrşad’u-l Akl’ı-s Selim, c. I, s. 334.
14 Hakim, Müstedrek, h.no: 4021, c.II, s. 600.
15 Suyuti, Camiu’s-Sağir, h.no: 7310, c.II, s.448.
16 Ahmed, Müsned (tah: Muhammed Şakir), h.no: 8302,  c.XVI, s.136.
17 Heysemi, Zevaid, c.VII, s.220.
18 Ahmed, Müsned, c.I, s.6;Heysemi, Zevaid, c.V, s.232.
19 Nesai, Vesaya, 30, h.no: 10, c.VI, s.255.
20 Hakim, Müstedrek, İman, h.no: 262, c.I, s. 15.
21 Ahmed, Müsned, c.V, s.27.
22 Malik, Muvatta, 51, c.II, s.953.
23 Nesai, Zekat, 23, h.no:77, c.V, s.86.
24 Heysemi, Zevaid, c.IV, s.205; İbni Kesir, Camiu’l-Mesanid, c.I, s.427.
25 Acluni, Keşfu’l-Hafa, c.I, s.99.
26 İbni Hamza, Esbabu Vuridi’l-Hadis, c.II, s.229.
27 Yusuf Musa, Muhammed, Fıkh-ı İslâm Tarihi (ter: Ahmet Meylani), Arslan yay, İstanbul, 1973, s.22.
28 Ahmed, Müsned, c.VI, s.402; İbni Mace, Cihad, 39, h.no: 2860, c.II, s.955.
29 Hakim, Müstedrek, Marifetu’s-Sahabe, h.no: 5778, c.II, s. 476.
30 Heysemi, Zevaid, c.V, s.211.
31 Bak: Abdurrezzak, Musannef, Salat, h.no: 3810, c.II, s.390; Ahmed, Müsned, c.IV, s.114; Müslim, 5, Mesacid, 53, h.no: 672, c.I, s.674; Heysemi, Zevaid, c.II, s.63; İbni Mace, İkame-i Salat, h.no: 980, c.I, s.613.
32 İbni Kesir, el-Bidaye, Kahire, 1932, c.III, s.70.

Hayat Kitabımız ↗

Hayat rehberimiz Kur’an-ı Kerim’e dair ilmi ve seviyeli yazılar okumak için tıklayın.

Sünnet Yolumuz ↗

Peygamber Efendimiz sallellahu aleyhi ve sellem’e dair yazılar okumak için tıklayın.

Şunlara Gözat

Dinlerini tahrif edenler…

Kur’an-ı Kerim dindeki tahrifat süreçlerinden bahsederken Ehl-i Kitab’tan örnekler vererek Müslümanları bu konuda uyarır. Yüce …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.