Üstad Bediüzzaman Ve İman Mücadelesi

Çağımız insanını hayatıyla ve eserleriyle etkileyen ve izler bırakan isimlerin en önemlilerinden biri de şüphesiz Bediüzzaman ünvanıyla bilinen Said Nursi’dir. Said Nursi, İslami tebliğ vazifesinde “tecdid” karakterli hizmetinde “Kuran’ı asrın idrakine anlatma” vazifesiyle öne çıkmaktadır.

İslami kültüre ait değerlerin ve eserlerin yağmalandığı maddecilik ve dinsizlik cereyanlarının Osmanlı Devleti’nin çöküşüyle eşzamanlı ivme kazanmasıyla karmaşıklaşan bir dönemde ortaya çıkan Bediüzzaman Said Nursi, “Kuran’ın sönmez ve söndürülemez bir nur olduğu” hakikatini beyan ve vaz etme düşüncesiyle varlığını ortaya koymuştur. Bediüzzaman Said Nursi’nin tebliğ ve davet tarzına bakmadan önce hayatına özetle değinelim.

Şemsettin Dursun

Doğumu ve eğitimi

Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı Nurs Köyü’nde 1878 yılında (Hicri 1295) dünyaya geldi. Babası Mirza, annesi Nûriye Hanım’dır. İlköğrenimine kendi köyünde ağabeyi Abdullah’ın yanında başladı ve çevredeki medreselerde eğitimine devam etti. Doğubayazıt’ta Şeyh Muhammed Celâlî’nin ders halkasına girerek 1892 yılında henüz on dört yaşında iken icâzet aldı.

Kesintisiz eğitiminin sadece üç ay olduğu, diğerlerinin daha kısa sürdüğü kendi beyanından anlaşılmaktadır. Dönemin medreselerinde on beş yılda okunan 100’ü aşkın kitabı üç ay içinde mütalaa ettiğini bizzat kendisi kaydetmektedir.

İcâzet aldıktan sonra tekrar Bitlis’e dönen Said Nursi burada kısa bir müddet Şeyh Emin Efendi’nin derslerine devam etti. Ardından Siirt’te Molla Fethullah Efendi ile görüşmeye gitti. Fethullah Efendi’nin yaptığı imtihanda soruların hepsini doğru cevaplandırdığı, bu arada Harîrî’nin el-Maḳāmât’ından verilen metni bir defa okuduktan sonra ezberden tekrarladığı, bunun üzerine hâfızası ve zekâsı ile ün salan diğer bir Maḳāmât yazarı Bedîüzzaman el Hemedânî’ye atfen kendisine Bedîüzzaman lakabının verildiği nakledilir. (Emirdağ Lâhikası, s. 76)

Medresetü’z Zehra

Bitlis Valisi Ömer Paşa tarafından konağına davet edilen Said Nursi burada yaklaşık iki yıl ikamet etti. 1896’da Van Valisi Hasan Paşa’nın yanında kaldı. Ancak asıl verimli dönemini sonraki Van Valisi Tâhir Paşa’nın zamanında geçirdi ve onun zengin kütüphanesinde mevcut fen ilimlerine ait yeni eserleri inceleme imkânı buldu. Muhtemelen İstanbul seyahatlerinde de bu alanda eserler okudu, böylece “fünûn-i medeniyye” diye isimlendirdiği fen bilimlerine ilgi duymaya başladı. Bunun ardından “Medresetü’z Zehrâ” adını verdiği ve dârülfünun şeklinde tasarladığı bir medrese kurmayı düşünmeye başladı. Söz konusu medresede din ilimleriyle diğer ilimler birlikte okutulacak ve zamanla ülkenin her tarafında yayılacaktı.

Bu görüşlerini Sultan Abdülhamid’e sunmak için İstanbul’a gitmeye karar verdi. Tâhir Paşa kendisine sultanla görüşmesini kolaylaştıracak bir mektup verdi. Şark ulemâsını kendisine hayran bırakan Said Nursi, İstanbul’a geldikten sonra Fâtih Camii’nde vaaz vererek oradaki âlimlere de kendini kabul ettirdi. Ancak doğuda bir dârülfünun açtırma teşebbüsünden istediği sonucu alamadı.

Daha sonra İnebolu üzerinden Rize’ye, buradan Batum ve Tiflis’e geçti, oradan da 1910 yılının ilk aylarında Van’a ulaştı. Van’da Kürt aşiretlerini dolaşarak onları meşrutiyet, hürriyet, istibdat, meşveret ve şûra gibi kavramların yanı sıra özellikle o günün İslâmî meseleleri hakkında aydınlatmaya çalıştı.

Bu sırada doğuda bir dârülfünun kurma düşüncesini yeniden gündeme getirdi. Bu amaçla Diyarbakır, Urfa ve Kilis üzerinden Şam’a gitti. Şam’da kaldığı süre içinde önde gelen âlimlerle görüştü. Emeviyye Camii’nde hutbe okudu. Şam’dan Beyrut’a geçti, buradan tekrar İstanbul’a döndü. Sultan V. Mehmed Reşad’ın yanındaki heyet içinde Selânik, Üsküp, Priştine ve Kosova’yı kapsayan Rumeli seyahatine katıldı. (5-26 Haziran 1911)

Harbe katıldı

I. Dünya Savaşı ile birlikte Said Nursi’nin dârülfünun girişimi bir defa daha sekteye uğradı. Kendisi de bazı öğrencileriyle birlikte savaşa katıldı ve İşârâtü’l-İ‘câz adlı tefsirini Pasinler cephesinde telif etti.

1915’te bir milis gücü oluşturarak orduya katıldı. Bu sırada ona düşmek üzere olan Bitlis ve Muş’un savunması görevi verildi. Kurduğu 3000-4000 kişilik gönüllü milis alayı ile Van, Bitlis ve Muş’u Ermeniler’e ve Ruslar’a karşı korumaya çalışırken birçok talebesini kaybetti. Kendisi de Bitlis’te yaralandı ve Ruslar tarafından esir alınarak Volga Nehri kıyısında Kostroma’ya gönderildi. İki yıllık esaretten sonra firar ederek Almanya ve Avusturya üzerinden 1918 yılında İstanbul’a döndü.

Bu sırada yeni kurulan Dârü’l-Hikmeti’l İslâmiyye’ye üye olarak tayin edildi. Ancak Osmanlı Devleti savaşta yenilip ülke işgale uğrayınca büyük bir ruhî sarsıntı geçirdi ve bundan böyle İslâm âleminin kurtuluşu için aktif çalışmalara girişti. 1920’de İngilizler İstanbul’u işgal edince gazetelerde halkı işgale karşı mücadeleye teşvik etti. Bu sırada Anadolu’da Kuvâ-yi Milliye bağımsızlık mücadelesi başlatmış, ancak Şeyhülislâm Dürrîzâde Abdullah Bey bu hareketin aleyhine fetva vermişti. Said Nursi düşmana karşı savaşanların âsi sayılamayacağı gerekçesiyle fetvanın geçersiz olduğunu savundu. Bu çıkışı onun Ankara’da yeni kurulmakta olan meclise davet edilmesini sağladı. Mecliste istiklâl mücadelesinin kazanılmasında halkın dinî duygularının rolüne işaret eden bir konuşma yaptı.

Üç devir

Bu aynı zamanda Nursi’nin değişim sürecine tekabül eder. Bu sırada yazdığı bazı yazılarına bakılırsa artık dünya hayatından çekilme isteği duyduğu, zühd ve takvâ hayatı yaşamayı arzuladığı görülür. Nitekim Ankara’daki siyasî faaliyetleri terk etmesinde söz konusu tavrın önemli etkisi olmuştur. Said Nursi bu dönemini “eski Said’den yeni Said’e inkılâp” diye nitelendirmiştir. Böylece kendi hayatını iki devreye ayırmış oluyordu: Eski Said dönemi (1878-1918), yeni Said dönemi (1923-1950). Bundan sonraki hayatını ise üçüncü Said dönemi olarak adlandırmıştır. Ancak bu ayırım fikir ve görüşlerinde olan köklü bir değişimden kaynaklanmış değildir. Kendisi bu dönemlerin İslâm’a hizmet ederken takip ettiği yöntem ve tarzla ilgili olduğunu belirtir.

1923 baharında Van’a hareket ederken siyasî mücadelelerden uzaklaşarak kendini İslâm’a adayan talebeler yetiştirmeye karar verdi ve Erek Dağı’nda inzivaya çekildi. Bundan böyle hayatını toplumu ilim ve eğitim yoluyla dönüştürme hedefine vakfetti. Çile ve eziyetlere katlanarak İslâm’a hizmet etmeye çalışan, kendini ibadete veren ve mâneviyatı öne çıkaran bir tutum içine girdi.

Van’da iki yıl kadar kalan Said Nursi, Şeyh Said isyanı çıkınca 25 Mart 1925’te Van’dan alınarak Erzurum’a, buradan Karadeniz yoluyla İstanbul’a getirildi, aynı yılın yazında Burdur’a sürgün edildi. Burada kendini “Risâle-i Nûr” adını verdiği eserlerini yazmaya ve bu eserler doğrultusunda talebe yetiştirmeye adadı. Bu aynı zamanda sürekli sürgün, hapis ve mahkemelerle geçecek hayatın başlangıcı oldu.

1926 yılında Burdur’dan Isparta’nın Barla köyüne gönderildi. Barla’da kaldığı sekiz yıl içinde eserlerinin büyük bir kısmını yazdı. 1934 yazında Isparta’ya getirildi ve 27 Nisan 1935’te tutuklanarak 100’den fazla talebesiyle birlikte Eskişehir Hapishanesi’ne gönderildi. Tutuklamalarda ileri sürülen suçlar genellikle gizli cemiyet kurma, rejim aleyhine çalışma, Cumhuriyet’in temel nizamlarını yıkmaya teşebbüs ve laikliğe aykırı davranma gibi iddialar olmuştur.

Said Nursi, Eskişehir mahkemesinde kendini bu iddialara karşı savundu ve müdafaasını Lem‘alar adlı eserine dâhil etti. Buradan Kastamonu’ya sürülen Said Nursi, bu şehirde sekiz yıl kaldıktan sonra 20 Eylül 1943 tarihinde yapılan bir aramada polisin ele geçirdiği kitapların kanuna aykırı olduğu gerekçesiyle tutuklanarak Denizli’ye gönderildi. Denizli’de Isparta, Kastamonu ve diğer birçok ilden toplanan 126 talebesiyle birlikte yargılandı. Ancak mahkemenin tayin ettiği bilirkişi heyetinin Risâle-i Nûr hakkında verdiği raporda siyasî bir faaliyetinin bulunmadığı, tarikat ve cemiyetçilik yapılmadığı, yazıların iman ve Kur’an’a dair konulardan ibaret olduğunun belirtilmesi üzerine talebeleriyle birlikte beraat etti.

1944 yazında Said Nursi bu defa Afyon’un Emirdağ ilçesine sürgün edildi. Dört yıl sonra tutuklanıp Afyon Hapishanesi’ne kondu ve yirmi ay hapse mahkûm edildi, ancak kararın temyizinde beraat etti. Tekrar Emirdağ’a nakledilen Nursi 14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle kısmen toplum içine döndü. Bu dönemde sürekli dolaşarak görüşlerini insanlara ulaştırmaya çalıştı. 1952’de eserlerinden Gençlik Rehberi adıyla derlenen kitap ilk defa Latin harfleriyle İstanbul’da basıldı. Eserin laiklik aleyhine olduğu gerekçesiyle Said Nursi bir daha mahkemeye verildi, ancak İstanbul’a gelerek yaptığı savunma neticesinde beraat etti. Bu arada Sebîlürreşâd gibi dergilerde yazı ve mülâkatları çıktı. Ayrıca her gittiği yerde özellikle üniversite gençleriyle görüşüp onlara İslâm’ı anlatmaya çalıştı. Fakat yaşının çok ilerlemesi sebebiyle bu faaliyetler sağlığını etkiledi. Ağır hasta olduğu halde kendi isteğiyle Emirdağ’dan Urfa’ya nakledildi ve 23 Mart 1960 tarihinde vefat etti. Şanlıurfa’daki mezarına halkın yoğun ilgisi dolayısıyla endişelenen dönemin askerî yönetimi tarafından cesedi bilinmeyen bir yere nakledildi.

Risale-i Nur Külliyatı

Bediüzzaman Said Nursi hayatındaki aksiyoner kişiliğinin yanı sıra eser telifinde de yoğun ve bereketli bir özelliği vardır. Risale i Nur Külliyatı üst başlığıyla yayınladığı eserlerin her birisi farklı bir usul ve muhteva arzetmektedir. Her risâlesini değişik zamanlarda farklı konular üzerine yazmış ve bunlara “Risâle- i Nûr” adını vermiştir.

Temel eserleri diyebileceğimiz Sözler, Mektûbât, Lem‘alar ve Şualar, Asa-yı Musa daha çok kelam ilminin ürünüdür. Bu eserlerde materyalizm ve pozitivizm gibi inkârcı akımlara karşı halkın dinî inançlarının korunması ve Kur’an’ın bilimsel teorilerin etkisindeki çağdaş insanların anlayacağı biçimde yorumlanması hedeflenmektedir.

Bazı eserleri ise belli ilim dallarına ayrılmıştır. Klasik Kur’an tefsiri denemesi sayılan İşarat-ül İcaz, yine ilmi müktesebatının ürünü olan Muhakemat, Asar-ı Bediyye. Bu anlamda farklı bir tarz içermektedir. Kürt aşiretlere yaptığı müzakereyi içeren Münazarat, Şam’da Arap ulemaya irad ettiği hutbeden neşrettiği Hutbe i Şamiye buna örnek olarak sayılabilir. Nursi bunun yanı sıra lahikalar başlığıyla telif ettiği ve Kur’an şakirtlerinin iç gündemini oluşturan eserler de telif etmiştir. Bunlar, Barla Lahikası, Kastamonu Lahikası, Emirdağ Lahikası.

Çile insanıydı

Said Nursi, insanlık tarihini inceler ve gelecek ile ilgili öngörüde bulunur. Ona göre insanlık beş temel süreçten geçmiştir. Bunlar geçerli kuralın kuvvetten ibaret olduğu “vahşet devri”, toplumun kısmen düzen kazandığı “bedeviyet devri”, diğer insanları esir ederek onları da mülk edinme seviyesine getirdiği “esaret devri”, ücrete ve anlaşmaya dayalı düzene geçişle başlayan “ecir devri”dir. Yaklaşan devir ise, insanlığın yerleşik düzene geçerek mülk edinme hakkını elde ettiği “memlûkiyet devri” olacaktır. Serbestiyet adını da verdiği bu devirde insanlığın daha hür bir iktisadî ve içtimaî düzene erişeceğini savunur. İnsanlık bunu İslâm sayesinde başarabilecektir.

Türkiye Diyanet Vakfı tarafından yayınlanan İslam Ansiklopedisi için “Bediüzzaman” maddesini kaleme alan Prof. Dr. Alpaslan Açıkgenç şunları söyler: “Bediüzzaman Said Nursi’nin din anlayışının ilkeleri İşârâtü’l i‘câz’da Kur’an’ın tevhid, nübüvvet, haşir, ibadet ve adaletten ibaret olduğunu ifade eden yaklaşımından çıkarılabilir. Said Nursi’ye göre felsefe ve kelâmın önemli bir sorunu olan âlemin varlığı ve yaratılış amacı, insanın âlem içindeki konumu problemi ancak Kur’ân-ı Kerîm’in hidayeti ışığında tatmin edici bir izaha kavuşturulabilir. Kur’an’a dayanan bir düşünür şunu anlar ki insan geçmiş zamanın derinliklerinden gelen, varlık alanına uğrayıp geleceğin güzelliklerine doğru yürüyen bir mahlûktur. Bu büyük yolculuk sırasında kâinat durağı onun sadece maddî boyutunu teşkil etmektedir. Said Nursi’ye göre insanlığın nereden gelip nereye gittiği gibi teorik soruları felsefe seslendirmiş, Hazreti Muhammed sallellahu aleyhi ve sellem de kâinatı yaratan ve idare eden gücün Allah olduğunu bildirmiştir. …Said Nursi, varlığın mânalandırılmasında Kur’an metodu ile felsefe metodu arasında şöyle bir ayırım yapar: Kur’an varlığa “ma‘nâ-yı harfî” ile, yani evrenin yaratıcısı olan Allah’ı düşünerek bakar. Bu yaklaşımla kâinatın hakiki güzelliği ortaya çıkar. Felsefe ise varlığa Allah’ı hesaba katmadan “ma‘nâ-yı ismî” ile, yani varlık adına bakar, böylece onu yaratıcısından soyutlayarak çirkinleştirir. Said Nursi’ye göre bu yaklaşım kâinata hakaret etmek demektir, çünkü varlıkların her biri yaratıcısına işaret eder. Bu sebeple dinsiz felsefe hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir.” (TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2018 yılında Ankara’da basılan 35. cildinde, 565-572)

bediuzzaman-4

Üç devir yaşadı

Said Nursi’nin telif ettiği ve son çağın en çok insana tesir eden Risale-i Nur külliyatı İslam düşünce geleneğinden beslenen ama yeni ihtiyaç ve beklentilere de cevap veren bir tarzı ihtiva etmektedir. Seksen iki sene gibi bereketli bir ömre sığdırdığı müktesebat her bakımdan incelenmeye değerdir. Saltanat, meşrutiyet, cumhuriyet ve çok partili döneme şahitlik eden Bediüzzaman tüm bu süreçlerde Kur’anî hakikatleri savunmuş ve bunun çilesini çekmiştir. Eserlerinde bunu tüm hakikatiyle izah etmiş, hayatıyla da en saf ve en parlak biçimde bedel ödeyerek bunu ortaya koymuştur.

Yazar Maruf Özülkü Bediüzzaman’ın fikri yönünü şöyle anlatmaktadır: “Bediüzzaman, İslam dünyasına diriliş dersi verirken insanlık âlemini hakikat-ı mutlak olan İslamiyet’e çağırırken seleflerinin öğretisini, bilgi birikimini kaydeder ama yepyeni bir dille ve çağın beklentisine uygun bir sunumla bunu dile getirir. Çağın beyinleri iğfal eden materyalist şüphelerini önemseyen felsefe ile beslenen sorularını gündemine alan Said Nursi, Kur’an’dan aldığı ders ile orijinal bir üslupla konuşacaktır. Genel çerçeve temel akide değişmemektedir ama izah tarzı, idrake açılan kapı farklıdır. Dini öğretileri ezber ve dogma sayan dalalet-alud demagoglara göz kapaklarını sonuna kadar açmaya, aklın sınırlarını zorlamaya davet eden bir çağrıyla karşılık verir risalelerinde. Her hakikati onlarca hüccet ile, burhan ile, işaret ile, nokta ile, nükte ile izah eder. İddia sahibini aklen ilmen ve hissen tatmin etmeden mevzuya hatime vermemektedir.”

Bugün dünyada altmışa yakın dile çevrilen ve ehl-i imanının imanını güçlendiren ve her insanı en güçlü bir muhteva ile Hakka davet eden Nur risaleleri Kur’an’dan sonra en çok okunan ve istifade eden eserlerdir. Risalelerin muhtevasında İslam düşünce geleneğinin izlerini görmek, incelemek imkânı vardır. Hatta denilebilir ki tüm İslami eserlerin kıymetleri az ya da çok Risale-i Nur külliyatında zikredilmekte, referans gösterilmekte ya da örnek olarak kaydedilmektedir. (Tecdid Bağlamında Risale-i Nur: Ne Gelenekçi ne de gelenekten kopuk. Maruf ÖZÜLKÜ. Köprü Dergisi. RisaleiNur Enstitüsü Süreli yayını. Sayı:145. 2020. İstanbul.)

Risale-i Nur’un davet dili ile ilgili ise Maruf Özülkü şunları söyler: “Said Nursi’nin dili üslubu yenidir ama bilgi içeriği gelenekle beslenen ve seleflerinin kokusunu aromasını hissettiren bir asalettedir. Said Nursi’nin dili, üslubu yenidir ama belagat ve fesahatinde Asr-ı Saadet Müslümanlarının saffet ve cesareti vardır. Said Nursi’nin dili üslubu yenidir ama raşid halifeler döneminin hassasiyet ve fazilet izleri vardır. Said Nursi’nin dili üslubu yenidir ama selef-i salihin, evliya ve mücedditlerin iktisatlı, izzetli ve müstağni duruşu vardır. Said Nursi’nin dili üslubu yenidir ama tüm çağların derdine kulak veren ve tüm çağların üstünde olan Kur’an’ın derslerini talim eden ve talimen aldığını tüm cihana ilan eden cehd ü azmi vardır. Bediüzzaman’ın doğduğu ve çocukluğunun geçtiği coğrafyaya baktığımızda medrese ve tasavvufun –o dönemde– en diri en güçlü olduğunu görmekteyiz. Bitlis, Nurşin, Hizan, Ohin Gayda gibi mekânlar ilim ve tasavvufun merkezi gibidir adeta. Daha o yaşlarda medrese ile mektebin, medrese ile tekkenin ve üçünün birbirinden kopan ilişkisinin getireceği felaketleri öngörmektedir. Nitekim sonraki dönemlerinde üçünün birlikte olacağı eğitim modeli olan Medresetü’z Zehra projesi için kollarını sıvayacaktır. Hummalı bir gayret gösterecek ama kader projenin tahakkukuna fetva vermeyecektir.

Net duruş

Risale-i Nur’a ve müellifine uzun yıllar yapılan bir itham da “cemiyetçilik” suçlamasıdır. Bu iddia ile Bediüzzaman’ın bir hareket başlatıp rejime bir kalkışmada bulunma potansiyeline vurgu yapılmak istenmektedir. Daha ilk yıllarda Eski Said döneminde İstanbul’da siyaset ve matbuat âleminde ders verirken bu hususa muhatap olur Said Nursi. O dönemde cemiyetlerin revaçta olduğu dönemdir. İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti kurulmuştur. Endişesini şöyle dile getirecektir:

“İşittim; İttihad-ı Muhammedî aleyhis selatü ve selam namıyla bir cemiyet teşekkül etmiş. Nihayet derecede korktum ki, bu mübarek ismin altında bazılarının bir yanlış hareketi meydana gelsin. Sonra işittim: Bu ism-i mübareki bazı mübarek zevât (Süheyl Paşa ve Şeyh Sâdık gibi zatlar) daha basit ve sırf ibadete ve sünnet-i seniyyeye tebaiyete nakletmişler. Ve o siyasî cemiyetten alâkalarını kestiler, siyasete karışmayacaklar. Lâkin tekrar korktum, dedim: Bu isim umumun hakkıdır, tahsis ve tahdit kabul etmez.”

31 Mart hadisesinden sonra idam sehpaları kurulup mazlumlar yargılanacaktır. Bunlar arasında Bediüzzaman da vardır. Hurşid Paşa idamlıkları göstererek “Sen de mi şeriat istemişsin?” der. Zerre kadar zaaf göstermeyen Bediüzzaman gayet kararlı, kesin ifadelerle cevap verir: “Şeriatın bir hakîkatine bin rûhum olsa feda etmeye hazırım! Zîrâ Şeriat sebeb-i saadet ve tam adâlet ve fazilettir. Fakat ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil!” Peşinden diğer soru gelir: “İttihad-ı Muhammediye’ye dahil misin?” Bediüzzaman: “Maaliftihar! En küçük efradındanım. Fakat benim tarif ettiğim vechile… O ittihaddan olmayan dinsizlerden başka kimdir, bana gösteriniz?”

Cemiyet kurma iddiası Tek Parti Dönemi’nde de mahkemeden mahkemeye sürülürken tekrarlanıp durulur. Denizli Müdafaası bu iddialara karşı adeta bir patlamadır: “Evet, biz bir cemiyetiz ve öyle bir cemiyetimiz var ki her asırda üç yüz elli milyon dâhil mensupları var. Ve her gün beş defa namazla o mukaddes cemiyetin prensiplerine kemâl-i hürmetle alâkalarını ve hizmetlerini gösteriyorlar. ‘İnnemel müminüne ihvetün’ kudsî programıyla birbirinin yardımına dualarıyla ve mânevî kazançlarıyla koşuyorlar. İşte biz bu mukaddes ve muazzam cemiyetin efradındanız. Ve hususi vazifemiz de Kur’ân’ın imanî hakikatlerini tahkikî bir surette ehl-i imana bildirip onları ve kendimizi idam-ı ebedîden ve daimî, berzahî haps-i münferitten kurtarmaktır. (Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat s.81.İstanbul: Söz Basım Yayın, 2012)

Kelamda farklı bir tarz Kur’an tefsiri olan ama mevzu odaklı tarzıyla klasik tefsirlerden farklı bir yol izleyen Risale-i Nur külliyatı iman, akide konusunda çağımızın en yetkin eserlerin başına gelmektedir. İşaratü’l İ’caz eseri ile klasik tefsir denemesi yapan Bediüzzaman daha sonra ise farklı bir yol izlemiştir. Büyük müfessirlere gönderme yapan ve yer yer onların ibarelerine yer veren Said Nursi hepsine layık oldukları makamı teslim ettikten sonra son sözü söylemektedir. Fahreddin-i Razi, İbni Hacer, İbni Kayyım el-Cevzi gibi eski asır âlimlerine yer verdiği gibi Hüseyin-i Cisri gibi İmam-ı Şazeli gibi yakın dönem âlimlerine ve nihayet Molla Halil-i Siirdî gibi kendi dönem âlimlerine yer verir risalelerinde. Eserini okuyan her talebe bu isimleri ve telif ettiği eserleri de merak eder. Eserlerinde en sıkı meselelerde adeta bu eser sahiplerinden meclis kuran Bediüzzaman söylenmesi gereken en isabetli söz ile meseleye son noktaya koymaktadır.

bediuzzaman 2

Muhabbet fedaisi

Bediüzzaman Said Nursi, tasannu (yapmacıklık) ve temellük (kendi malı sayma) tehlikesine işaret ederken bunun kardeşlik ruhuna zarar verdiğini dile getirir. Müslümanın Müslümanı sevme mecburiyetine işaret eden Said Nursi, muhabbet ve adavetin bir arada olamayacağını vurgular ve adavet dilinin değil muhabbet dilinin davette esas olması gerektiğini şöyle izah eder:

“…Malûmdur ki, adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar. İkisi, mânâ-yı hakikîsinde olarak 
beraber cem olamazlar. Eğer muhabbet, kendi esbabının rüçhaniyetine göre bir kalbde hakikî bulunsa, o vakit adâvet mecazî olur, acımak suretine inkılâp eder. Evet, mü’min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslahına çalışır. Onun için, nass-ı hadisle, “Üç günden fazla mü’min mü’mine küsüp kat-ı mükâleme etmeyecek. Eğer esbab-ı adâvet galebe çalıp, adâvet, hakikatiyle bir kalbde bulunsa, o vakit muhabbet mecazî olur, tasannu ve temellük suretine girer.

Ey insafsız adam! Şimdi bak ki, mü’min kardeşine kin ve adâvet ne kadar zulümdür. Çünkü, nasıl ki sen âdi, küçük taşları Kâbe’den daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud’dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de, Kâbe hürmetinde olan iman ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsâf-ı İslâmiye muhabbeti ve ittifakı istediği hâlde, mü’mine karşı adâvete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusurâtı iman ve İslâmiyete tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu, aklın varsa anlarsın.

Evet, tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbu ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder. (Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı. Mektubat Yirmi İkinci Mektup. İkinci Vecih)

Said Nursi, Din-İlim birlikteliğini ve bütünsel yaklaşım tarzını şu veciz sözüyle ifade eder: “Vicdanın ziyası, ulum-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.” (Münazarat) Said Nursî, her çağın kendine has şartları olduğunu kabul eder ve şöyle der: “Hazreti Mevlâna benim zamanımda gelseydi, Risâle-i Nur’u; ben onun zamanında gelseydim Mesnevi’yi yazardım. O zaman hizmet Mesnevi tarzındaydı, şimdi ise Risâle-i Nur tarzındadır.” (Said Nursi, Sözler, s. 243.)



Said Nursî’nin, irşad ve tebliğ alanında dikkat ettiği bazı prensipleri şu şekilde sıralayabiliriz.

a. Said Nursî, irşad ve tebliğe nefsinden başlamıştır. Çünkü “Nefsini islah edemeyen, başkasını islah edemez” prensibi, onun temel ilkelerinden biridir. Risâle-i Nur’u doğrudan doğruya nefsine hitaben yazdığını şu sözleriyle ortaya koyar: “Yazdığım hakaik-ı İmaniyeyi doğrudan doğruya nefsime hitap etmişim. Herkesi davet etmiyorum; belki ruhları muhtaç ve kalpleri yaralı olanlar, o edviye-i Kur’âniyeyi arayıp buluyorlar.” (Bediüzzaman Said Nursi, Mektûbât, s. 72.)

b. Said Nursî’nin, irşad ve tebliğ metodu, Kur’an metodudur. Bunu şu sözleriyle ifade etmiştir: “Kur’ân-ı Hakim mürşidimizdir, üstadımızdır, imâmımızdır, her bir âdabda rehberimizdir…”(Bediüzzaman Said Nursi, Barla Lâhikası, s. 11.) “Yazılan sözler onun (Kur’an’ın) bir nevi tefsiridir ve o Risâleler ki, hakaik-ı Kur’aniyenin malıdır ve hakikatleridir.”(Bediüzzaman Said Nursi, a.g.e., s. 11.) “… Sesim yetişse, bütün küre-i arza bağırarak derim ki: Sözler güzeldirler, hakikattirler fakat benim değildirler; Kur’an-ı Kerim’in hakaikından telemmu etmiş şuâlardır.” (Bediüzzaman Said Nursi, Barla Lâhikası, s. 11, 12.)

c. Said Nursî, bir mürşid olarak, önce yarayı ve hastalığı teşhis etmiş, sonra tedavi yollarını beyan etmiştir. Bunu şu ifadelerinde açık bir şekilde görmek mümkündür: “Eski zamanda dalalet cehâletten geliyordu. Bunun yok edilmesi kolaydır. Bu zamanda dalalet fen ve felsefe ve ilimden geliyor. Bunun izâlesi müşküldür.”(Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, s. 707.) “Dünya, büyük bir mânevi buhran geçiriyor. Manevi temelleri sarsılan Garb cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir vebâ, bir tâun felaketi, gittikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş sâri illete karşı İslam cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş, bâtıl formülleriyle mi? Yoksa, İslâm cemiyetinin ter ü taze iman esaslarıyla mı? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. İman kalesini küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için ben yalnız iman üzerine mesâimi teksif etmiş bulunuyorum. Evet, temelleri yıpratılmış bir binanın odalarını tamir ve tezyine çalışmak, o binanın yıkılmaması için ne derece bir fayda temin edebilir? Köklerinin çürütülmesine çabalanan bir ağacın kurumaması için, dal ve yapraklarını ilaçlayarak tedbir almaya çalışmak, o ağacın hayatına bir fayda verebilir mi?(Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, s. 543.)

“İnsan, saray gibi bir binadır; temelleri erkân-ı îmaniyedir. İnsan bir şeceredir; kökü esâsât-ı îmaniyedir.”(Zübeyr Gündüzalp, Sözler (Konferans), s. 705.) Bu sözden anlaşılıyor ki, insanların ıslahı ve manevi tedavisi, kalplere imanın yerleştirilmesiyle mümkündür.



d. Said Nursî, irşad ve tebliğde; “Ona yumuşak söz söyleyin” (Taha Suresi, 44.) ayetini kendisine rehber edinmiştir. Siyasilerden idarecilere, çocuklardan yaşlılara kadar herkesle yumuşak ve seviyelerine uygun bir dille konuşmuştur. Muarızlarına ve çeyrek asır kendisine işkence edenlere bile “kavl-i leyin”le muamele etmiştir.

Şu sözleri bunun en güzel ifadesidir: “Yirmi sekiz sene çektiğim ezâ ve cefâlar ve maruz kaldığım işkenceler ve katlandığım musîbetler hep helal olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ittihamlarla mahkum etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim.”(Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lâhikası II, s. 317.)

e. Said Nursî, yapamadığı ve yaşayamadığı hiç bir şeyi söylememiş, söylediği her şeyi nefsinde yaşamıştır. “Yapamadıklarını söylüyorlar”( Şuarâ Suresi, 226) ayetinin muhatabı olmaktan şiddetle kaçınmıştır. Hayatı ve eserleri bunun en açık delilidir.

f. Said Nursî’ye göre, mürşid kendi vazifesini yapmalı, Cenâb-ı Hakk’ın vazifesine karışmamalıdır. Bunu şu sözleriyle ifade eder: “Evet, insanın elindeki cüz-i ihtiyarî ile işledikleri ef’âllerinde, Cenâb-ı Hakk’a ait netâici düşünmemek gerekir. Mesela, kardeşlerimizden bir kısım zatlar, halkların Risâle-i Nur’a iltihakları şevklerini ziyadeleştiriyor. Dinlemedikleri vakit zayıfların kuvve-i maneviyeleri kırılıyor, şevkleri bir derece sönüyor. Halbuki üstâd-ı mutlak, mukteda-i küll, rehber-i ekmel olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm, ‘peygambere düşen ancak tebliğ etmektir’(Mâide Suresi, 99.) olan fermân-ı ilâhîyi kendine rehber-i mutlak ederek, insanların çekilmesiyle ve dinlememesiyle daha ziyade sa’y ü gayret ve ciddiyetle tebliğ etmiş. Çünkü ‘sen sevdiğin kimseyi hidayete erdiremezsin. Ancak Allah dilediğine hidâyet verir’(Kasas Suresi, 56.) sırrıyla anlamış ki, insanlara dinlettirmek ve hidâyet vermek, Cenâb-ı Hakk’ın vazifesidir”(Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, s. 135.)

g. Said Nursî, irşad ve tebliğde İhlas’a büyük önem vermiştir. “Medâr-ı necât ve halâs, yalnız ihlâstır. İhlası, kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlâslı amel, batmanlar hâlis olmayana müreccahtır. İhlâsı kazandıran harekâtındaki sebebi sırf bir emr-i İlâhi ve neticesi rızâ-i İlâhî olduğunu düşünmeli ve vazife-i İlâhiyeye karışmamalı.”(Bediüzzaman Said Nursi, a.g.e, s. 137.)

h. Said Nursî, irşad ve tebliğ hayatı boyunca, hakkı her şeyin üzerinde tutmuştur. “Hakiki alimler, zalim hükümdarlara karşı hak ve hakikati pervasızca söyleyen alimlerdir”(Sünen-i Ebi Davut, Cilt 4, Bab 17. s.124, Hadis no: 4344.) hadis-i şerifini kendine rehber etmiş, ve “Hakkın hatırı âlidir. Hiçbir hatıra feda edilmez. Kimin hatırı kırılırsa kırılsın, yalnız hak sağ olsun”(Bediüzzaman Said Nursi, Divan-ı Harb-i Örfî, s. 31.) diyerek her zaman ve zeminde hak ve hakikatı söylemiştir.

Prof. Dr. Şemsettin Dursun/ İrfanDunyamiz.com

BENZER İÇERİKLER

Hakkımda irfandunyamiz

Şunlara Gözat

Tayyip Bey bizim camide namaz kıldırmıştı

Yeni nesiller bilmezler, eskiden kim Müslümanlık için güzel bir şeyler yapsa mutlaka büyük bir sıkıntıya …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir