Abdullah Sert Hoca’nın sohbetine katıldık

Cenab-ı Allah bazı günleri bereketlendirdikçe bereketlendiriyor, lütfunu, ihsanını, yağdırdıkça yağdırıyor üzerimize. Nasipte olursa insan bir günde pek çok güzelliğe şahit oluyor. 2022’nin şu son demlerinde böyle bereketli bir gün geçirmek nasip oldu hamdolsun. Bu yazımızda sizlere güzel insanların meclisindeki tatlı bir sohbetten bahsedeceğim.

Her Salı olduğu gibi Talim dersi verdiğim hafız adaylarının yanına gitmek için Metroya doğru yürüyordum. Gözlerimde birkaç gündür bir enfeksiyon olduğu için biraz rahatsızdım. Bir taraftan yürüyor bir taraftan da “Ya Şafi Ya Allah” (Ey Şifa Veren Allah’ım) diyordum sık sık. Bir de Resulullah sallellahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in öğrettiği şu duayı okuyordum: “Ey insanların Rabbi! Şifâ ver, çünkü şifâ verici sensin. Senin vereceğin şifâdan başka şifâ yoktur. Öyle şifâ ver ki hiç bir hastalık bırakmasın.” (Buhârî, Merdâ, 20; Müslim, Selâm, 46; Ebû Dâvud, Tıbb, 18, 19)

Bir mesaj

Hangi organımızı günahlarla, haramlarla, mekruhlarla kirletirsek El- Ğaffar (Kullarını çokça affeden) olan Allah’ımız bizi temizlemek için o uzvumuzla sınava tabi tutuyor, imtihanın maddesi o oluyor belki de. Onun için şunları da ekledim dualarıma: “Allah’ım bana ne büyük bir lütufta bulunmuşsun! Allah’ım bu gözlerimle hangi günahları işledim de şimdi onun cezasını çekiyorum? Allah’ım ne olur gözlerimi temizle! Maddi ve manevi kirlerden arındır. Bir daha kirlenmekten koru.

Metroya binince gözlerimin zorlamasına rağmen; “O’nun Gibi Yaşamak” isimli kitabı okumaya çalıştım bir müddet. Zira dün akşam Pazartesi Sohbeti’nde cemaate bu kitabı tavsiye etmiştim. Almalarını ve okumalarını tembihlemiştim, o halde öncelikle kendim okumalıydım. Ay Yüzlü Resûlü’n gül kokulu hayatını okumaktan duyduğum hazzı kelimelerle tarif edemiyorum. Ne ortamın havasızlığı, ne insanların kalabalığı, ne İstanbul’un çileli trafiği umurumda değil. Dünyadan kopmuşum. Sonra “Bir Sonraki Durak Soğanlık” sesiyle irkildim. Kitap okuyunca ne de keyifli oluyor bu metro yolculukları. Hem gözünü koruyorsun, hem gönlünü.

40 kadar talebenin Talim derslerini dinledikten sonra Kur’an-ı Kerim bir kez daha şifa oldu gözüme ve gönlüme. Günahsız yavrulardan da dua istedim. İkindi vakti olunca İrfandunyamiz sitesi vesilesi ile tanıştığım Aydın Başar Abi’den şöyle bir mesaj geldi: “Yeni yapılan Hüdayi Külliyesi’nde Abdullah Sert Hocaefendi’nin sohbeti var, ben katılacağım inşâallah. Senin de katılmanı tavsiye ediyorum. Kaçırılmaz bu sohbet! Abdullah Sert Hocaefendi Hindistan’da olsa gidilir.”

Gül medeniyeti

Bir yandan uzun soluklu dersler ve göz ağrısının başıma vurması, diğer yandan hasta halde gideceğim yolun gözümde büyümesi derken bu mesajla gönlüme bir hareket ve bereket geldi. Artık yola revan olma vakti gelmişti. Normalde hiç halim yokken sırf Aydın Abi’nin hatırına bu mecliste olmak istedim. Zira yaklaşık bir yıldır tanış olmuştuk. İlk defa böyle bir davette bulunmuştu. “Davete icabet etmeliyim” dedim ve düştüm yollara.

Metro Marmaray derken soluğu Üsküdar’da aldım. Yatsı ezanı okunmuştu. Gülfem Hatun Camii’nde farza yetiştim şükür. Ne kadar da muhteşem olmuş restorasyon sonrası. Üsküdar’ın ara sokaklarında saklı bir gelin çiçeği… “Gülfem” ismi de pek özel bir isimmiş. Ecdadımız Osmanlılar evlatlarına, kızlarına, sultanlara ne kadar güzel isimler vermişler. Mesela Gülşen, Gülnihal, Gülümser gibi gülden türetilen isimler kullanılmış.

Şimdilerde insanlar evlatlarına anlamsız ya da batı kökenli isimler veriyorlar. Hâlbuki tarihimizde nice örnek alınacak, hayatları ile bizlere ışık tutacak, ufkumuzu açacak abide şahsiyetler var. Tabi Osmanlı’da Hanım sultanlar deyince Gülfem Hatun deyince yahut Mihrimah Sultan deyince aklımıza ilk olarak onların yaptırdığı ibadethaneler, hayır ve hasenatlar geliyor. İşte evlatlarımıza böyle örnek şahsiyetlerin isimleri verilmeli…

Hüdayi’nin huzurunda

Yatsı namazını kılıp şöyle tarihe ince bir dalış yaptıktan sonra, bu duygu ve düşüncelerle Aziz Mahmut Hüdayi yokuşundan külliyeye doğru ilerledim. Fatihamızı okuyup Türbenin önünden geçtikten sonra Aziz Mahmut Hüdayi Camii imam hatibi Kurra Hafız Fatih Kılıçoğlu Hoca’nın Bakara Suresi’nin son iki ayetini tilavetine yetiştim. Hocamızın tilaveti gerçekten çok tatlı ve hoştu.

Aydın Abi de caminin çıkışında kenarda duruvermiş. Her zamanki gibi mütevazı duruşuyla oracıkta bekliyor. Selamlaşıp kucaklaştıktan sonra bir müddet orada bekledik. Abdullah Sert Hocaefendi yanındaki büyüklerimiz ile camiden çıkıp bulunduğumuz yere doğru yürümeye başlayınca, Aydın Abi hürmetle yaklaşıp önce kendisini hatırlattı sonra da “Üsküdar vaizi Mustafa Çınar” diyerek beni tanıttı.

Hocaefendi; “Tanışmıştık kardeşimizle” dedi. Zira birkaç ay önce Çilehane Camii’nde haddimiz olmayarak cuma vaazı yapmak nasip olmuştu. Cumadan sonra da Abdullah Sert Hocaefendi’yi odasında ziyaret edip duasını almıştık, unutmamış fakiri.

Güzel mü’minler

Hocafendi; “Hadi buyurun buyurun” diyerek bize külliyenin yolunu gösterirken Aydın Abi kulağıma eğilerek; “Hafız Abi biz şöyle biraz geri duralım, büyükler geçsinler” dedi. Bir grup içeri girdikten sonra biz de peşlerinden salona girdik. Hocaefendi’nin masasına uzak olan bir açıya oturduk. Tabii ki buralarda edebe çok dikkat etmeli. Ön taraflarda olmaya pek merak etmemeli. Nefsi arka planlara itmeli. Nitekim “Edeple gelen lütufla gider” yazar Hüdayi Dergâhı’nın kapısında…

Maşaâllah Caminin yanındaki yeni yapılan Aziz Mahmut Hüdayi Külliyesi pek de güzel olmuş. Rabbim hayır sahiplerinden, vesile olanlardan, emek edenlerden binlerce kez razı olsun. Büyükçe bir sohbet odası, mescidi, yemekhanesi, aşevi, dershaneleri derken tam bir külliye olmuş.

Şöyle mütevazı bir Özbek Pilavı ikram edildi. Etrafa bakınıyorum, süzüyorum çoğunluğu beyaz takkeli ve yüzleri secde eseriyle mühürlenmiş Müslümanlar dikkatimi çekiyor. Her biri Allah yolcusu, her biri sahabe aşığı, her biri peygamber sevdalısı, her biri hizmet ehli… Böyle güzel mü’minlerle birlikte aynı havayı solumak şu dünyadaki Rabbimizin büyük nimetlerinden diye düşündüm.  

Tatlı sohbet

İkramdan sonra yan taraftaki büyük mescide geçildi. Muhterem Fatih Kılıçoğlu Hocamızın tilaveti ile program başladı. Akabinde Abdullah Sert Hocaefendi’nin baldan daha tatlı sohbetiyle baş başa kaldık. Fakir de bir vaiz olarak Hocaefendi’nin sohbet tarzından, üslubundan istifade etmeye çalıştım.

Hocaefendi haziruna genellikle; “Kıymetli Abilerimiz” diyerek hitap etti. Bu hitap şekli çok hoşuma gitti. Sürekli mütebessim bir çehresi vardı. En sert mevzuları anlatırken bile yüzünde gülümseme eksik olmuyordu. Bu hali fakire Gül Kokulu Peygamber’in “müjdeleme, sevdirme” prensiplerini hatırlatıyordu.

Abdullah Sert Hocaefendi sohbetinde tabi ki bir çok güzel şey anlattı. Tadına doyum olmayan sohbetten bazı notlar aldım, fakat burada bunlardan bir iki tanesini nakledeceğim. İlk dikkatimi çeken cümle şu oldu: “Müslümanın hayatı seherde başlar.”

Hakikaten de öyle değil midir? Şöyle Teheccüd namazını kılıp güne geceden başladığımız vakitlerde o günün tadı bereketi bambaşka oluyor. Sanki sürekli gün içerisinde hayır kapıları açılıyor. Huzur ve bereket oluyor. Ama eğer Seher vaktinde uyanmaz, Allah korusun sabah namazını kılmayıp güneş doğduktan sonra saat 7’de 8’de 9’da kalkarsak o gün her şey üstümüze üstümüze geliyormuş gibi oluyor.

Ne bıraktık?

Sohbette not tuttuğum cümlelerden bir diğeri de şuydu: “Yaşarken toprağın altından besleniyoruz, ölünce toprağın üstünden besleneceğiz…” Yani sebzeler, meyveler, altın, gümüş, bakır madenleri hep yerin altında. Onlardan istifade ederek hayatımızı idame ettiriyoruz. Mal mülk elde ediyoruz. Ölünce ise toprağın üstünden faydalanacağınız. Yani toprağın üstünde ahiret için ne bıraktıysak onlar bize ebedi hayattan yoldaş olacak. Kabirde ışık mahşerde arkadaş olacak. Ecdadın yaptırdığı binlerce eser hep bu anlayışla vakfedilmiş.

Abdullah Sert Hocaefendi bütün tasavvuf yollarında şu üç şeyin ortak nokta olduğunu söyledi: “İstiğfar, Kelime-i Tevhid ve Salavat…” Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de müteaddit yerde bize hatalarımızdan günahlarımızdan kusurlarımızdan dolayı tövbe etmemiz gerektiğini emrediyor. Fahri Kainat Efendimiz de kendisi Allah Teâlâ’nın korumasında masum bir kul olmasına rağmen her gün 70 ya da 100 defa tövbe istiğfar ederdi. O halde bizim de tövbe istiğfara ne kadar muhtaç olduğumuzun farkında olmamız gerekiyor.

Dediğim gibi deryadan bir katre de olsa bu tatlı sohbetten birkaç cümle sizlere nakletmiş oldum. Sohbetten sonra Aydın Abi’yle kısa bir yürüyüşün ardından vedalaştık ve böyle tatlı bir sohbetin tadı damağımızda kalmış bir şekilde eve ulaştık hamdolsun.

Mustafa Çınar/ İrfanDunyamiz.com

ERENKÖY ÇEVRESİ İRFAN DÜNYAMIZ

Gönül Dünyamız ↗

Gönül insanlarına dair bam telinize dokunacak yazılar okumak için tıklayın.

İrfan Mektebi ↗

Sevdirici, müjdeleyici üslupla yazılmış hayata dair yazılar okumak için tıklayın.

Şunlara Gözat

Dinlerini tahrif edenler…

Kur’an-ı Kerim dindeki tahrifat süreçlerinden bahsederken Ehl-i Kitab’tan örnekler vererek Müslümanları bu konuda uyarır. Yüce …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.