
Halep’te, Filistin’de, Arakan’da ya da dünyanın herhangi bir köşesinde zulme uğrayan çocuklar ve kardeşlerimiz için yüreğimiz kan ağlıyor. Peki ya kendi ülkemizde, okul kapılarında zehir tacirlerinin tuzağına düşen; eğlenmek uğruna uyuşturucu komasına girip can veren gençlerin hâli ne olacak?
Hele içkinin, kumarın ve fuhşun pençesinde ömrünü tüketenlere ne demeli? Ya “özgürlük” adına kendi kültürüne yabancılaşan, moda akımlarının esiri olup giyim kuşamıyla, tarzıyla başkalarına benzemeye çalışan gençliğe ne demeli?
Bizim gençlerimiz
Gece yarılarına kadar televizyon ve internet ekranları başında, kendilerine hiçbir fayda sağlamayan içeriklerle ömürlerini ve zamanlarını boş yere tüketenlere ne demeli? Bilhassa meşru olmayan eğlencelerin peşinde, disko köşelerinde hayatını kaybeden gençlere ne demeli?
Peki ya saygı kavramını yitiren, en küçük bir meselede öfke patlaması yaşayan; hatta anne ve babasına el kaldıracak kadar sertleşen gençlere ne demeli?
Öte yandan terörün ve şer odaklarının tuzağına düşerek kurban giden gençliğe ne demeli? Şüphesiz ki kılık kıyafetteki yabancılaşmayı veya zaman israfını; uyuşturucu, canilik ve fuhuş gibi ağır suçlarla aynı kefeye koymuyoruz. Ancak şu bir gerçektir ki, bu tür akımlar ve giyim anlayışları, inancımızın ve kültürümüzün özüyle bağdaşmamakta; haya ve edep ölçülerimizle ciddi bir çatışma oluşturmaktadır.
Bazen verilen küçük bir taviz veya nefse uymakla girilen yol asla durağan kalmaz; Allah muhafaza, zamanla çok daha büyük manevi ve toplumsal bozulmalara zemin hazırlayabilir. Çünkü yozlaşma, ilk önce zihinde ve iç dünyada başlar. Hakeza sosyal medyanın girdabına kapılıp, “Ben buna inanmıyorum!” diyerek inancının kutsal hükümlerini pervasızca inkâr edenlere ne demeli? Ve daha neler neler… Evet, acı ama gerçek…
Yaramız derin
Bu feryat ettiğimiz kişiler bizden çok uzakta değil, yanı başımızdaki Müslüman evlatlarıdır. Hakikaten yaramız çok derin… Ah şu gençlik, yürek yakıyor! Çünkü bir nesil; nefsin arzuları, terörün kirli emelleri ve şer odaklarının tuzakları uğruna yavaş yavaş yok olup gidiyor. Sonuç ise koskoca bir hiç…
Peki, sadece gençliğimiz mi heba oluyor? Hayır! Maalesef bu gençler, kendileriyle birlikte masum insanlara da zarar veriyor; ailelerin parçalanmasına ve toplumun temelinden sarsılmasına sebep oluyorlar.
Bu savruluşun topluma verdiği maddi ve manevi zararlar sayılmayacak kadar çoktur. En acısı ise, bu hâliyle gençliğin gelecek nesillere kötü bir örnek teşkil etmesidir. Dolayısıyla gençliğin bu ahlaki çöküş içinde heba olması bizi derinden yaralıyor. Ne yazık ki yozlaşma almış başını gidiyor ve her geçen gün daha da artıyor. Anlaşılan bizim imtihanımız çok daha ağır… Çünkü zulme uğrayan kardeşlerimizin inşallah ahiretleri mamur, gelecekleri parlaktır.
Peki ya inancından kopan gençlerimizin hâli ne olacak? Zira onların dünyaları karardığı gibi ahiretleri de elden gidiyor. Aman Allah’ım! Bu gençler adeta kaderlerine terk edilmiş, ellerinden tutan kimse yok… Hakikaten gençlik, acınacak ve ağlanacak bir hâle düşmüştür. Bu nedenle zulme uğrayan Müslüman kardeşlerimizin maddi yardıma ihtiyacı olduğu gibi, gençlerimizin de acil bir manevi yardıma ihtiyacı vardır.
Belki zulme uğrayan kardeşlerimiz için dua eden uyanık yürekler vardır. Peki ya nefsin ve şeytanın esareti altında inim inim inleyen bu gençlik için avuçlarını açıp gözyaşı döken var mı? Aslında gençliğin bu kadar sorunlu olması, bir yönüyle hastalığını haykırması ve tedavi edilmeyi istemesi demektir.
Dua etmeli
Nasıl ki ağır bir hastalıktan muzdarip olan bir insan, derdini sürekli ağrı kesicilerle geçiştirirse daha büyük yaralara ve ölüme davetiye çıkarır; aynen bunun gibi, gençlerin ve toplumun manevi hastalıklarına duyarsız kalmak da o toplumu ruhen ölüme terk etmek demektir.
Evlatlarımızın yaşadığı bu bunalımlar, aslında ruhlarındaki manevi gıda açlığının birer çığlığıdır. Tıpkı bedenin yemeğe ve suya ihtiyaç duyması gibi, ruhun da imana ve ahlaka ihtiyacı vardır.
Esasen gençliğin bu duruma düşmesinin yegâne sorumlusu kendisi değildir. Biz mü’minlerin de üzerimize düşen tebliğ, irşat ve rehberlik görevini layıkıyla yapmıyor oluşumuz, gençlerin bu savruluşunda en büyük etkendir.
Bu sebeple birey olarak her birimiz kendimizi sığaya çekmeli, hesaba çekmeliyiz. Eğer bütün mü’minler sorumluluk bilinciyle hareket ederse, belki de topyekûn bir uyanışa ve bilhassa gençliğin kurtuluşuna vesile olabilirler. Bu bilinçle, toplumdaki her fert samimiyetle: “Gençlerin bu durumda olmasının bir sorumlusu da benim!” diyebilmelidir.
Nadire Batu/ İrfanDunyamiz.com
İrfan Mektebi ↗
Sevdirici, müjdeleyici üslupla yazılmış hayata dair yazılar okumak için tıklayın.
Gönül Dünyamız ↗
Gönül insanlarına dair bam telinize dokunacak yazılar okumak için tıklayın.
İrfan Dünyamız Kendi İrfanımızı Keşfet!

