Ümmi bir kalbin diplomaları aşan irfanı…

​İçinde yaşadığımız medeniyetin, halis bir niyetle ve yalnızca yüce Allah’ın rızasını gözeterek hayata yansıması, insanın yeryüzündeki en temel gayesidir. Bazen bu hakikat, ciltler dolusu kitapların arasında değil, ümmi bir kalbin saf ve berrak imanında gizlidir.

​Benim annem okuma yazma bilmezdi. Öyle ki, ablamın ona elifbayı öğretme çabaları karşısında harfleri şeklen değil, kulaktan duyduğu haliyle bir gün önceki isimleriyle hatırlayacak kadar ümmiydi. Fakat onun mektebi satırlarda değil, sadırlardaydı.

O, eğitimini Hacı Hasan Efendi’nin sohbet halkalarından almış, hakikati o temiz kaynaktan kulaktan beslenerek yudumlamıştı. Okuma yazması yoktu ama mürşidine, rehberine sarsılmaz bir güveni vardı. Bütün bir çocukluğunu ve gençliğini bu manevi irşadın gölgesinde, tam bir tevhid ehli olarak geçirmiş asil bir hanımefendiydi.

Manevi mektep

​Babam ise hafızdı. Kur’an’ın lafzına ve ruhuna aşina olmakla birlikte, o da annem gibi Türkçe yazma ve okuma konusunda çok maharet sahibi değildi; ilkokulu dışarıdan bitirmişti. Ancak o da aynı manevi mektebin, Hacı Hasan Efendi’nin maneviyat tüten ortamının havasını teneffüs etmiş, o sofradan beslenmişti.

Ailemizin içinde babamın dilinden bir kez olsun kötü bir kelime dökülmedi. Annemin bir başkasının aleyhinde konuştuğunu hiç duymadım. Babamın sabahları ibadet için kaçta kalktığını bilemezdim; lakin onların o sessiz, derinden ve ahlakla yoğrulmuş halleri bugün bile ruhumu derinden etkilemektedir.

​Babamın Kur’an’a olan bu derin sevdası, daha ilkokul yıllarımda benim hayat yolculuğumun en güçlü pusulası olmuştu. İlkokulda çalışkan bir öğrenciydim. Bir gün, öğretmenimizle ilgili bir şikâyet üzerine okulumuza müfettiş gelmişti. Sınıfta bizlere sorular sordu ve verdiğim cevaplar karşısında ziyadesiyle etkilendi. Babamı sorup onunla özel olarak görüşmek istedi.

Hafız olmalı

Görüşme esnasında babama, “Müsaade edin, Mehmet Sami’yi İstanbul’daki yatılı okullarda okutalım, bütün eğitimini biz üstlenelim,” teklifinde bulundu. Babamın o anki duruşu ve verdiği tek cümlelik cevap, onun dünyasındaki yegâne önceliği özetler nitelikteydi: “Ben yavrumu hafız edeceğim. Onun Kur’an’la uğraşmasını istiyorum. Elimden geldiği kadar onu ben okutacağım.”

Bu, bir anlık bir heves değil, ömrünü adadığı bir davaydı. Öyle ki, zorlu hafızlık sürecinde yorulup birkaç defa vazgeçmenin eşiğine geldiğimde, babam kararından hiçbir şekilde caymadı. Beni teşvik etmek için saat, elbise gibi nice vaatlerde bulunarak bütün imkânlarıyla beni ikna etmeyi başardı. O meşakkatli süreç nihayete erip hafızlığımı bitirdiğimde ise dudaklarından, bir babanın evlatlarına dair kurabileceği en ulvi hayal döküldü: “Keşke daha çok evladım olsaydı da hepsinin hafızlığını görebilseydim.”

Kur’an’ı bırakma

​Yıllar geçti, hayat beni bambaşka bir tahsil yolculuğuna çıkardı. Türkiye’nin en gözde üniversitelerinde okudum; Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ve Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdim. Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji bölümünü ikinci sınıfta terk ettim. Haseki Eğitim Merkezi’nde okudum; imamlık, vaizlik, müftülük yaptım. Lisans, yüksek lisans ve doktoramı tamamlayıp doçent unvanını aldım.

Zahiren bakıldığında ilmin ve mevkilerin birçok kademesinden geçmiştim. Fakat kalbimi sızlatan ve beni derin bir muhasebeye sevk eden şu hakikatle yüzleştim: Annemin ve babamın Kur’an karşısındaki o sarsılmaz samimiyetini, onların kendi halleriyle bana aktardıkları muhabbeti, ben bu kadar donanıma rağmen evlatlarıma ve etrafıma aynı tesirle aktaramadım.

​Bu durum bana, annemin beslendiği kültürün ve onlara rehberlik eden zatın nasıl saf, tertemiz bir pınar olduğunu gösterdi. Boğaziçi Üniversitesi’nin o parlak dünyasını ikinci sınıfta bırakma kararı aldığımda, bunu anneme nasıl söyleyeceğimin endişesini taşıyordum. Yanına varıp, “Anne,” dedim, “ben Boğaziçi Üniversitesi’ni bıraktım.” Bana öyle bir döndü ve öyle içten, öyle samimi bir cümle kurdu ki:

​“Yavrum, Kur’an’ı bırakma da neyi bırakırsan bırak.”

Kalplere şifa

​Onların o ihlaslı duruşu ve duası öyle etkiliydi ki; Boğaziçi gibi bir imkânı geride bırakmama rağmen, annemin ve babamın o katıksız samimiyeti beni doğrudan İlahiyat Fakültesi’ne ve tefsir ilmine yöneltti. Bugün tüm mesaimi Kur’an’ın tefsiri üzerine harcıyorsam, bu tamamen onların ihlaslı dualarının bir bereketidir.

​Bütün bu tecrübeler bana şunu öğretti: İnsanın dünyada ve ahirette gerçekten muvaffak olmasının yegâne temeli, doğru bir yolla ihlasa ulaşmaktır. Kirli bir iç dünyasıyla çok okuyup çok yazmaktansa; saf bir niyetle az okumak, hatta okuma bilmeden, işittiği hakikate kayıtsız şartsız itaat etmek çok daha kıymetlidir. Bunun en kâmil örneği, Allah’tan işittiği vahye kusursuz bir teslimiyetle itaat eden ve bütün insanlığın piri olan Hazreti Muhammed aleyhis selam’dır.

​Eğitimden, tahsilden, diplomadan bahsederken; kalbimizin ihlasını ve beslendiğimiz kaynakların saflığını asla ihmal etmemeliyiz. İlim, ancak samimiyetle yoğrulduğunda kalplere şifa olur.

Ya Rabbi! Bize annelerimizin ve babalarımızın o katıksız ihlasını, sarsılmaz samimiyetini lütfeyle. Zihinlerimizi ilimle aydınlatırken, kalplerimizi kibrin ve dünyanın kirlerinden muhafaza et. Kur’an-ı Kerim’in sevgisini, nurunu ve rehberliğini kendi gönlümüze, evlatlarımızın kalbine ve neslimize nakşetmeyi bizlere nasip eyle. Amin.

Doç. Dr. Mehmet Sami Yıldız/ İrfanDunyamiz.com

İrfan Mektebi ↗

Sevdirici, müjdeleyici üslupla yazılmış hayata dair yazılar okumak için tıklayın.

Gönül Dünyamız ↗

Gönül insanlarına dair bam telinize dokunacak yazılar okumak için tıklayın.

Şunlara Gözat

Camdaki yazılar…

Eskiden yazmaya hem de çok şey yazmaya niyetli idim. Kendimce nesir ve nazım parçaları yazdım. …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.