
Dün akşam bir kardeşimizin, yakın bazı arkadaşları ve dava kardeşleriyle yaşadığı sıkıntıları anlatması ve dertleşmesi üzerine uzun bir sohbetimiz oldu. Konuştukça meselenin yalnızca onun yaşadığı hadiselerden ibaret olmadığını; hemen hepimizin hayatında, farklı zaman ve şekillerde karşılaşabileceği önemli bir imtihan alanına temas ettiğini düşündüm.
Sohbet sırasında söylediklerimin bir kısmı okuduklarımdan, bir kısmı gördüklerimden, önemli bir kısmı da şahsen yaşadığımız ve zaman içerisinde tecrübe ettiğimiz hadiselerden süzülen kanaatlerdi. Sonrasında bunları yazıya dökmenin belki başka kardeşlerimize de faydası olur diye düşündüm. Çünkü insan bazen en ağır imtihanını uzağındaki insanlarla değil, en yakınında bulunanlarla yaşıyor.

Ağır bir emanet
Hiç tanımadığınız birinin sözü sizi fazla yaralamayabilir. Fakat beraber yürüdüğünüz, aynı sofraya oturduğunuz, aynı davanın yükünü taşıdığınız, kendisine gönlünüzü ve sırtınızı dayadığınız bir kardeşinizden gelen söz veya davranış çok daha derin bir yara açabiliyor. Belki tam da bunun için kardeşlik, büyük bir nimet olduğu kadar ağır bir emanettir.
Bugün birçoğumuz kırgınız, üzgünüz; yıpranmışız ve maalesef birbirimize karşı güvenimizi önemli ölçüde kaybetmişiz. Bunun normal ve sağlıklı bir hâl olmadığını önce kabul etmemiz gerekiyor. Fakat burada kendimize başka bir soru daha sormalıyız: Bizi kıranların hâli hâl değil de kırılanların hâli hâl midir?
Yanlış yapanların yaptıkları elbette yanlıştır. Peki bu yanlışlar karşısında kırılıp küsen, ümidini kaybeden, kardeşlerinden ve hizmetten uzaklaşarak sahayı terk edenlerin tavrı bütünüyle doğru mudur? Birilerinin kusuru bizim sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz. Bir kardeşimizin vefasızlığı bizim vefamızı; onun yanlış üslubu bizim edebimizi; onun haksızlığı bizim adaletimizi; onun kardeşlik hukukuna riayet etmemesi bizim uhuvvet ahlâkımızı terk etmemizi meşru hâle getirmez.
Yoldan dönülmez
Kırılabiliriz ama dağılmamalıyız. Üzülebiliriz ama ümidimizi kaybetmemeliyiz. Güvenimiz sarsılabilir ama davamıza olan sadakatimiz sarsılmamalıdır. Gerektiğinde mesafe koyarız, tedbir alırız, yanlışa yanlış deriz; fakat birilerinin yanlışı yüzünden bize emanet edilmiş sahayı boş bırakmayız. Çünkü dava şahıslardan büyüktür. İnsanlardan kırılıp Allah için çıktığımız yolu terk etmek, bir bakıma başkasının yanlışının bedelini kendi davamıza ödetmek olur.
Kaldı ki hizmet için binlerce yol, binlerce vesile vardır. Bir kapının kapanması hizmetin bittiği anlamına gelmez. Bir insanla, bir yapıyla veya bir çevreyle yol yürüyememek, insanın hayırdan ve davadan çekilmesini gerektirmez. Hizmet kişilerle ve kurumlarla sınırlı değildir. Kulluk devam ettiği müddetçe sorumluluk da devam eder.
Öyle ya… Ne yazık ki dava esaslarından özellikle itaati ve güveni, mahiyetini yeterince kavramadan eksik veya yanlış değerlendirdiğimiz; hatta bunları sanki hiç imtihan edilmeyeceğimiz alanlarmış gibi gördüğümüz zamanlar oluyor. Aynı durum kardeşlik, yani uhuvvet için de geçerlidir.
Dava ahlakı
Kardeşliği çoğu zaman hiç ihtilaf etmemek, hiç incinmemek, birbirimizden hiç zarar görmemek ve daima aynı şekilde düşünmek zannediyoruz. Hâlbuki kardeşlik de tıpkı itaat, güven, sadakat ve vefa gibi imtihan edilerek olgunlaşan bir dava ahlâkıdır.
İtaatin kıymeti zorlandığımız yerde, güvenin değeri şüpheye düştüğümüz anda, vefanın anlamı menfaatler ayrıştığında; uhuvvetin hakikati ise ihtilaf ettiğimiz, incindiğimiz ve birbirimizin kusurlarıyla karşılaştığımız zaman daha iyi anlaşılır.
Bu sebeple kardeşlik, hiç sorun yaşamamak değildir. Sorun yaşandığında kardeşlik hukukunu kaybetmemektir. İhtilaf ederken adaleti, kırıldığında vefayı, öfkelendiğinde edebi, haklı olduğunda merhameti ve bütün bunların içerisinde Allah’a karşı sorumluluğu muhafaza edebilmektir.
Kardeşlik hukuku
Kardeşlik bir duygu değil, hukuktur. İslâm kardeşliği sıradan bir arkadaşlık ilişkisi değildir. Aynı çevrede bulunmak, aynı kurumda çalışmak, aynı fikri savunmak veya birlikte hizmet etmekten daha derin bir bağdır. Cenâb-ı Allah şöyle buyuruyor: “Mü’minler ancak kardeştirler.” (Hucurât, 49/10)
Bu âyet kardeşliği bir temenni olarak değil, müminler arasındaki ilişkinin temel vasfı olarak ortaya koyuyor. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de: “Sizden biri kendisi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe iman etmiş olmaz.” (Buhârî, Îmân, 7; Müslim, Îmân, 71) buyuruyor.
Kardeşlik yalnızca birbirimizi sevdiğimiz zamanlarda güzel sözler söylemek değildir. Kardeşliğin asıl imtihanı; ihtilaf ettiğimizde, öfkelendiğimizde, hakkımızın yendiğini düşündüğümüzde ve birbirimizden incindiğimizde başlar. Sevdiğimiz insana iyi davranmak kolaydır. Mesele, incindiğimiz insana karşı da adaleti kaybetmemektir.
Kardeşlik imtihanı
İmtihandan kaçış yoktur, kardeşlik varsa imtihan da vardır İslâm’ın kardeşliğe bu kadar büyük önem vermesi, Müslümanların kendi aralarında hiçbir zaman problem yaşamayacakları anlamına gelmez. Hayatın içerisinde beklentiler farklılaşır, sözler yanlış anlaşılır, üslup yaralar.
Bazen iyi niyet doğru yöntemle buluşmaz, bazen fedakârlığın karşılığı görülmez. İnsan bazen kendisine yapılanı unutamaz, bazen de gerçekten haksızlığa uğrar. Hatta aynı dava için çalışan insanlar arasında bile şahsiyet, mizaç, yöntem, öncelik ve meseleleri okuma biçimi bakımından ciddi farklılıklar ortaya çıkabilir.
Sahâbe neslinde dahi zaman zaman ihtilaflar, kırgınlıklar ve sertleşmeler yaşandı. Fakat onların büyük bir imkânı vardı: Aralarında Allah’ın Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem bulunuyordu. Yanlış anlaşılmayı düzeltiyor, öfkeyi yatıştırıyor, hakkı sahibine teslim ediyor ve kardeşliği yeniden tahkim ediyordu.
Bugün aramızda Peygamber Efendimiz yok. Bu sebeple Kur’ân’ın ölçüsüne, Resûlullah’ın sünnetine, ehil insanların hakemliğine, istişareye ve hepsinden önce kendi nefsimizi hesaba çekmeye çok daha fazla ihtiyacımız var.
Allah’a karşı görevlerimiz
Daha büyük hukuku koruyamayan, kardeşlik hukukunda da zorlanır Burada üzerinde düşünmemiz gereken başka bir gerçek daha var. İnsan, büyük sorumluluklarında ne kadar hassassa küçük gördüğü hukuklarda da çoğu zaman o kadar hassas oluyor.
Allah’a karşı sorumluluğunda, emanette, adalette, kul hakkında, aile hukukunda, sözünde ve ahdinde ciddi eksiklikleri bulunan bir insanın kardeşlik hukukunda hiçbir zaaf göstermemesini beklemek her zaman gerçekçi değildir. Çünkü mesele nihayetinde aynı insanın ahlâkına, imanına, iradesine ve şahsiyet terbiyesine dayanıyor.
Allah’ın hakkını önemsemeyen bir insanın kul hakkını daima kusursuz korumasını nasıl bekleyebiliriz? Ahdine sadakat göstermekte zorlanan birinin dostluk ahdinde hiç tökezlemeyeceğini nasıl düşünebiliriz? Öfkesini terbiye edemeyen insanın, kardeşiyle ihtilaf ettiğinde dilini bütünüyle korumasını nasıl garanti edebiliriz?
Bunları söylemek yanlışı meşrulaştırmak değildir. Bilakis insanı zaaflarıyla beraber tanımak ve ona göre tedbir almaktır. İslâm dünyasının siyasetten ahlâka, aileden ekonomiye, ilimden eğitime kadar pek çok problemi var. Bütün bunların içerisinde ciddi bir kardeşlik ve kardeşlik hukuku problemimizin bulunduğunu da kabul etmemiz gerekiyor. Fakat kabul etmek teslim olmak değildir. Hastalığı görmek, tedavinin başlangıcıdır.
Hassas zamanlar
Kardeşlik hukukunda en fazla dikkat etmemiz gereken zaman, her şeyin iyi olduğu dönem değildir. Asıl dikkat etmemiz gereken zaman kırıldığımız andır. Çünkü insan kırıldığında kendisini haklı görür. Kendisini haklı gördüğünde ise normal zamanda söylemeyeceği sözleri söylemeye, açmayacağı sırları açmaya, yapmayacağı ithamlarda bulunmaya başlayabilir.
Gıybet, suizan, tecessüs, hakaret, iftira ve geçmişteki kusurları ortaya dökme gibi günahların kapısı çoğu zaman burada açılır. Kur’ân-ı Kerîm gıybet konusunda insanı sarsan bir benzetme yapıyor: “Sizden biri ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz!” (Hucurât, 49/12)
Dikkat çekici olan şudur: Kur’ân gıybeti anlatırken yine “kardeş” kelimesini kullanıyor. Demek ki aranızdaki problem, onun kardeşiniz olduğu hakikatini ortadan kaldırmıyor. İhtilaf edebilirsiniz, hakkınızı arayabilirsiniz, yanlışına yanlış diyebilirsiniz. Gerektiğinde mesafe de koyabilirsiniz. Fakat bütün bunlar size onun izzetini, mahremiyetini ve hukukunu çiğneme hakkı vermez.
Selamet-i sadr
Bu noktada selâmet-i sadrı kaybetmemek önemlidir. Benim zaman içerisinde önemini daha fazla anladığım kavramlardan biri selâmet-i sadrdır. Yani kalbi kinden, sürekli hesaplaşma duygusundan, intikam arzusundan ve kardeşinin kötülüğünü istemekten koruyabilmek…
Bu, safdillik değildir. Her söylenene inanmak veya haksızlığa sessiz kalmak değildir. Hele insanın kendisini tekrar tekrar aynı zarara açık bırakması hiç değildir. Selâmet-i sadr, tedbirini alırken kalbini zehirlememektir. Mesafe koyabilirsiniz ama düşmanlaşmak zorunda değilsiniz.
Hakkınızı ararken zulmetmemek, yanlışı söylerken iftiraya başvurmamak mümkündür. Gerektiğinde ilişki biçiminizi değiştirebilirsiniz; fakat yılların hukukunu bir öfke anında yok saymak zorunda değilsiniz. İşte bunun için affetmek büyük bir ahlâktır. Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyuruyor: “Affetsinler, hoş görsünler. Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz?” (Nûr, 24/22)
Dengeyi koruyabilmek
Bazen insanın kendisine gerçekten şu soruyu sorması gerekiyor: Ben yalnızca haklı çıkmak mı istiyorum, yoksa Allah’ın beni affetmesini de istiyor muyum? Affı istiyorsam ben de affedici olabilmeliyim. Affetmek her şeyi eskisi gibi yapmak değildir Burada yıllar içerisinde daha iyi öğrendiğimiz önemli bir ayrım var: Affetmek başka, güvenmek başkadır.
Bir insanı affedebilirsiniz fakat onunla eskisi kadar yakın olmak zorunda değilsiniz. Kalbinizde kin taşımamaya çalışabilirsiniz fakat aynı hatanın tekrar etmemesi için tedbir alabilirsiniz. İslâm bizden aklımızı iptal etmemizi istemiyor.
Bize affı öğrettiği gibi adaleti; hüsn-ü zannı öğrettiği gibi basireti; kardeşliği öğrettiği gibi hakkı ve hukuku da öğretiyor. Mesele bunlardan birini diğerinin aleyhine yok etmek değil, aralarındaki dengeyi koruyabilmektir.

Mürüvvet ister
Dostluk ve kardeşlik biraz da mürüvvet ister. Kardeşlik yalnız duyguyla yürümez. Vefa, edep, fedakârlık ve biraz da mertlik ister. İnsanların olmadığı yerde onların hukukunu koruyabilmek; beraber yürüdüğünüz kardeşinizin hatasını gerektiğinde yüzüne söyleyip, başkalarının yanında haysiyetini muhafaza edebilmek de kardeşliğin bir parçasıdır.
Dostluk, dostunun yalnız güzel gününde yanında bulunmak değildir. Yanlış yaptığında onu uyarmak, düştüğünde kaldırmak ve öfkelendiğinizde bile geçmişteki iyiliklerini inkâr etmemektir. Bir insanla on yıl yol yürüyüp onuncu yıldaki bir ihtilaf sebebiyle önceki dokuz yılın bütün iyiliklerini yok saymak adalet değildir.
Kardeşlik biraz da hafıza ahlâkıdır. İnsan yalnız kendisine yapılan kötülükleri değil, kendisine yapılan iyilikleri de hatırlamalıdır. Bu sayede kardeşimize olan tahammül seviyemiz artar. Sabır denildiğinde aklımıza çoğu zaman hastalık, fakirlik, ölüm veya büyük musibetler geliyor. Oysa sabır bazen de kardeşine tahammül etmektir.
İnsanın ciddi sabır alanlarından biri de insan ilişkileridir. Bazen kardeşiniz sizi anlamaz, bazen siz onu anlayamazsınız. Bazen sizin olgunlaşmanız gerekir, bazen onun. Bazen konuşmak hayırlıdır, bazen biraz susmak. Bazen meseleyi hemen çözmek gerekir, bazen zamana bırakmak.
Mesafe iyidir
Bazen de ilişkiyi koruyabilmenin yolu biraz mesafe koymaktan geçer. Her mesafe düşmanlık değildir. Her susmak korkaklık olmadığı gibi her cevap vermemek de acizlik değildir. Bazen insanın verebileceği en güçlü cevap, nefsinin vermek istediği cevabı vermemektir.
Davasını korumaya çalışıyorsa insan, kardeşliğini de korumalıdır. Özellikle bir dava, hizmet veya İslâmî çalışma içerisinde bulunan insanların bu konuda daha hassas olması gerektiğine inanıyorum. Çünkü bizim şahsî ihtilaflarımız bazen yalnızca bizi ilgilendirmiyor.
Birbirimize karşı kullandığımız dil gençleri, kurumları, ortak hizmetleri ve insanların İslâmî çalışmalara bakışını da etkiliyor. Yıllarca emek verilerek kurulan bir hizmet, bazen birkaç aylık öfkenin ve hesapsızca söylenmiş birkaç sözün altında kalabiliyor.
Kim kazandı?
Bu sebeple zaman zaman kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Ben haklı olabilirim; fakat şu anda yaptığım şey davaya ne kazandırıyor? Her haklı olduğumuz şeyi her yerde söylemek zorunda değiliz. Her bildiğimizi açıklamak, her ithama cevap vermek de zorunda değiliz.
Elbette hakkın ortaya konulması gereken yerler vardır. Susmanın yanlışı büyüteceği zamanlar da vardır. Fakat mümin, kendi haklılığını ispat etmeye çalışırken kardeşliğin, hizmetin ve davanın maslahatını da hesaba katmalıdır.
Çünkü bazen insan tartışmayı kazanır ama kardeşini kaybeder. Bazen kendisini haklı çıkarır ama yıllarca emek verdiği hizmet zarar görür. Böyle bir durumda oturup yeniden düşünmek gerekir: Gerçekten ne kazandık?
Kırmaya değer mi?
Yıllar geçtikçe insan bazı şeyleri daha iyi anlıyor. Bu dünyada büyüttüğümüz pek çok mesele aslında kalp kırmaya değmiyor. Bugün uğruna günlerce konuştuğumuz, öfkelendiğimiz, birbirimizden uzaklaştığımız bazı tartışmaları birkaç yıl sonra belki hatırlamayacağız bile.
Ama kırdığımız kalpler, yediğimiz haklar, yaptığımız gıybetler, söylediğimiz ağır sözler ve içimizde büyüttüğümüz kinler amel defterimizde kalabilir. Bu yüzden kardeşlerimizle imtihan edildiğimiz zaman yalnız karşı tarafı düzeltmeye uğraşmamalıyız. Biraz da kendimize dönmeliyiz.
Namazımızı, duamızı, Rabbimizle olan ilişkimizi ve kendi nefsimizi gözden geçirmeliyiz. Ve kendimize şu ihtimali de tanımalıyız: “Ya ben de bazı yerlerde yanlış yaptıysam?” İnsan için bunu söylemek kolay değil. biliyorum. Hele kendisini haklı gördüğü zaman hiç kolay değil.
Fakat bazen yılların kardeşliğini kurtaran şey uzun savunmalar, deliller ve açıklamalar değil, samimi bir şekilde: “Ben burada hata ettim, hakkını helâl et.” diyebilmektir. Bazen de: “Seni affettim; Allah da beni affetsin.” diyebilmek…
Garanti yok
Hiçbir zaman yanlış yapmayacağımızı garanti edemeyiz. Kardeşlerimizin bizi hiç üzmeyeceğini de garanti edemeyiz. Fakat kendi ahlâkımızı korumaya, hakkı gözetmeye, kinimizi büyütmemeye, affı mümkün olduğunca öne almaya ve hesabımızı Allah’ın huzuruna temiz götürmeye gayret edebiliriz. Nihayetinde kardeşlik de bir imtihandır.
Kardeşini sevmek nimettir; kusuruna sabretmek terbiyedir; yanlışını güzelce söylemek sadakattir; hakkını korurken onun hukukunu çiğnememek adalettir. Affedebildiğin yerde affetmek ise ihsandır. Bir kere daha hatırlatalım ki kardeşlik hiç kırılmamak değildir. Kırıldıktan sonra da Müslümanca davranabilmektir.
Rabbimiz kalplerimizi birbirimize karşı temiz kılsın. Bizi haklıyken zulmedenlerden, kırıldığında kardeşlik hukukunu unutanlardan, öfkesine yenilip yılların hukukunu heba edenlerden eylemesin. Bize selâmet-i sadr, sabır, sebat, vefa, mertlik ve affetme ahlâkı nasip etsin. Ve bizi şu duanın ehli kılsın:
“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde iman edenlere karşı kötü bir düşünce ve duyguya yer bırakma.” (Haşr, 59/10)
Belki de kardeşlik imtihanından selâmetle çıkmanın en güzel dualarından biri budur. Bu konuda söylenecek, konuşulacak daha çok şeyimiz var. Yaşadıkça, insanı ve kendimizi tanıdıkça belki daha da çoğalacak… Kalın sağlıcakla…
Recep Songül/ İrfanDunyamiz.com
Şahsiyet Gelişimi↗
Müslümanca hassasiyetlerle yazılmış kişisel gelişim yazıları okumak için tıklayın.
Adab-ı Muaşeret↗
Sosyal hayattaki edep ve görgü kurallarına dair yazıları okumak için tıklayın.
İrfan Dünyamız Kendi İrfanımızı Keşfet!


