Veli kavramını Ahmed El Aci’den öğrendim…

Bazen bir kelimenin sözlük anlamlarından biri o kadar yaygınlaşır ki kelimenin asıl manasını kapatır. Bunun örneği meallerde “dost” olarak çevrilen “veli” kelimesidir. “Dost” kelimesi çok manaların örtülmesine sebep oluyor. Keşke meal yapanlar hiç çevirmeyip “veli” olarak bıraksalar.

Bir Arap “Hasbünallâhu ve ni’me’l-vekîl, ni’me’l-Mevlâ ve ni’me’n-nâsîr” dua ederken Allah’ın ne güzel vekil olduğunu, ne güzel yardımcı ve ne güzel mevla olduğunu anlar. Fakat biz O’nun güzel vekil ve yardımcı olduğunu anlarken, “Ne güzel Mevla” kısmına geldiğinde çoğumuzun kafasında isabetli mana çağrışım yapmıyor.

Bunun sebebi “veli” kelimesinin kafamızda sürekli “dost” olarak çağrışım yapması ve bu çağrışımın manayı tam karşılamamasıdır. İlimde derinleşen Dr. Mehmet Sürmeli hocanın bu konuda çok ciddi çalışmaları ve kitapları vardır. Ne kadar da kendisi zaman zaman bu konuda uyarılarda bulunsa da bizim hikmetten nasibimiz ne kadarsa o kadar anlayabildik.

Zamanı var

Bu konuyu yazmak için iki gündür uğraştığım halde, gecenin ikisinde tam bilgisayarı kapatıp yatacağım sıra bu cümleler birden gönlüme aktı ve bu yazıyı şuan telefonla yazıyorum. Çünkü Allah Kur’an kavramlarına ait bilgiyi yani hikmeti dilediğine verir. Aynen öyle de bunun zamanını da dilediği zamanda takdir eder.

Ayet-i kerimede buyurulur: “O, dilediğine hikmeti verir ve kime hikmet verilirse o kimse birçok hayra nâil olmuş demektir. Bunu ise ancak derin kavrayış sahibi olanlar düşünüp anlarlar.” (Bakara, 269) Dikkat buyurun bu ayete göre hikmet kazanılan değil verilen bir şeydir.

Oysaki insanlar uzun araştırmalarla bir şeyler elde ettiğini sanmaktadır. Nice ömrünü araştırmalara veren insan ihlaslı olmadığından ona hikmet verilmemiştir. Evet ayette Allah Teala: “Çok araştırma yapanlara verir” buyurmuyor; “Dilediğine verir” buyuruyor.

Ayrıca ayette hikmet verilen kişilere büyük hayır verildiği bildirilmiştir. Şu durumda hikmetsiz bilgi, hayırlı olmadığı için insanları felakete götürür. Hele ki ilmin şehveti, makamın şehveti, şöhretin şehveti ve ünvanın şehveti de birleşirse o kişi hikmetin değil şeytanın fısıldadığı süslü sözlerin mazharı olur.

Şeytan insanı iddiasından yakalar. Hikmet hiç bir iddiası olmayan salih kişilerde konaklar. İlimle hikmet buluşunca da hakikatler ortaya çıkar. Kainattaki en özge hakikat Kur’an hakikatleridir. Kur’an hakikatlerinden başka hakikat de yoktur esasında. Bütün hakikatler ondan neşet eder.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı ali-erbas-prof-dr-kimdir-biyografi-twitter-x.png

Anlam daralması

İlim ve hikmet pınarı Sürmeli Hocam hep diyordu ki “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları veli edinmeyin” (Maide, 51) ayetindeki “veli” ifadesini “dost” olarak çevirmeyin. Çünkü bu tercümeyle anlam çok daralmaktadır. Sürmeli üstadımızın bu uyarılarını o kadar dinlesek de başka yerlerden de okumalar yapsak da bu uyarının kıymetini yeni anladım.

Mü’minlerin Allah’ın velisi olması, birbirlerinin velisi olması demek, aralarında bir velayet ilişkisi olduğu anlamındadır. Peki ne demektir bu? Bunu açıklamaya çalışacağız. Ama siz de biraz sabırlı olun. İlk başta alakasız şeyler anlattığımı düşünebilirsiniz ama acele etmeyin.

Şunu unutmayın ki Arapları severseniz onlardan güzel şeyler öğrenirsiniz. Arapça onların dilidir ve onların ne şekilde anladığı çok önemlidir. Ve onlar İslam’ın ilk öğretmenleridir. Bu fakir kardeşiniz, fazilet sahibi eski insanların Arapları sevdiğine şahid oldum. Ben de Arapları çok severim.

Ömrünün son yıllarındayken birkaç sefer uzun görüşmeler yaptığım Nimetullah Yurt Hocaefendi’nin Araplara olan sevgisine bizzat şahid oldum. Arapları sevmekle ilgili hadisleri okur, Araplarla arkadaş olmamızı tavsiye ederdi. “Çünkü” derdi; “Araplarla arkadaş olursanız, onlar size Kur’an’ın dilini yani Arapça’yı öğretir.”

Anlamın açılması

“Veli” kavramının daha doğrusu “El Veli” isminin bana açılması Suriyeli Ahmed El Aci hoca ile yaptığımız Türkçe sohbetler neticesinde oldu. Kendisinin Suriye’de ders halkası var fakat orada bu işleri sürdürmek maddi imkansızlıklardan dolayı çok zor. Onun ise tek derdi bu hizmeti sürdürebilmek.

2026 Eylülünde İstanbul’a geldiğinde fakirle birkaç gün sonra Cumartesi günü görüşmek istedi. Neticede cumartesi günü onu Bakırköy’de gecelediği camiden araba ile aldım. Tevafuka bakın ki bir önceki gün Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı‘ndan Abdurrahman Topbaş Bey de Cumartesi gününe randevu vermişti.

Ahmed El Aci ile bir önceki buluşmamızda bir yerde yarım saat oturup ayrılmıştık. Muhtemelen o yine böyle olacağını zannediyordu. Onun sıkıntılarını bildiğimden iki buluşmayı birleştirmeyi düşündüm. Biz randevuya biraz erken gelip Çamlıca tepesindeki bir lokantada kahvaltı yaptık.

Kahvaltı esnasında Ahmed El Aci’ye arıların müctehid olduğunu ve ictihad yaptığını söyledim. Çünkü onlar bir gram bal için çok çaba sarf ediyorlar. Ahmed El Aci bal tabağının dibindeki balı önce çay kaşığı ile sonra ekmekle iyice sünnetlerken: “Allah şifayı ilaç ile dolaylı verir ama balla doğrudan veriyor” dedi ve ilgili ayete atıf yaptı. (Bkz. Nahl, 69)

Sünnetin bereketi

Ahmed El Aci‘nin beyaz cübbesi ve başından hiç çıkartmadığı sarığı vardı. Lokanta personelleri ve bazı müşteriler ona yaķınlık gösterdi. Aralarında tebbessüm ettiren konuşmalar oldu. Sonra vakfa girdiğimizde onunla Arapça konuşan güvenlik görevlisi Hüseyin Beyle de bir anda kaynaştılar ve musafaha yaptılar yani sarıldılar. Ondan kendileri ve arkadaşları için dua istediler.

Kendisine; “İnsanların kalpleri sana nasıl böyle ısınıyor?” diye sorduğumda Ahmed El Aci şöyle cevap verdi: “Çünkü ben Allah’a şöyle dua ettim: ‘Allah’ım ben sünnet kıyafeti giyiyorum. Sarığımı ve cübbemi hiçbir zaman çıkartmıyorum. Ben insanlarla konuşamasam bile, onlara tebliğ yapamasam bile bu sünnet kıyafetlerim benim yerime konuşsun ve tebliğ yapsın.’ Ben herkese dua ediyorum.”

Abdurrahman Topbaş Bey’in odasına geçtiğimizde orada Ahmed El Aci Kur’an tilaveti yaptı. Abdurrahman Bey ona çok sıcak davrandı. Çay getiren genç kardeşimiz de tilavetinden dolayı onu tebrik etti. Yani aynı şekilde gittiği yerlerde kalpleri birden ısındırıyordu.

Malumdur ki Topbaş ailesi dedelerden itibaren hep veren el olmuştur. Abdurrahman Bey de Ahmed El Aci’nin derdini dinledi ve hemen Suriye’deki vakıf sorumluları ile irtibata geçti. Dönerken Mehmet Lütfi Arslan Bey’le karşılaştık ve ayakuzeri hal hatır ettik. Öğle namazında muhterem Osman Nuri Topbaş Efendi’yi ve muhterem Abdullah Sert hocamızı göz ziyareti yaptık.

Oradan ayrıldıktan sonra Yuşa aleyhis selam tepesine gittik. Oradan Ahmed El Aci‘nin kalacağı Beykoz‘daki Kur’an kursuna geçtik. Şimdi siz konuyu dağıttığımı düşünüyorsunuzdur muhtemelen. Ama tam tersi hiç dağıtmadım. Endişelenmeyin, birazdan hepsini toparlayacağım. Bütün bu yaşananları film şeridi gibi düşündüğünüzde eğer nasibiniz de varsa “veli” ve “velayet” kavramını yeniden düşünmüş olacaksınız.

Veli nedir?

Yol boyunca Ahmed El Aci yaşadığı zorlukları anlatırken ara sıra boşluklarda; “Allahu veliyyu’l- lezine amenu…” yani “Allah, iman edenlerin velisidir” (Bakara, 257) ayetini yakarırcasına ama sessiz ve içten bir şekilde okuyordu. İşte tam sırasıydı sormanın.

“Veli ne demek” diye sordum. “Yani sahip” dedi. Kafamda düşündüm taşındım, biraz da tereddütle; “Başka bir anlamı olmasın” dedim. “Yani sahip çıkan” dedi. Kendisinden Arapça kullanımı örnekle açıklamasını istedim. “Mesela ben çocuklarımın velisiyim. Yani onların üzerinde hak sahibiyim. Onların hangi okula gideceğine ben karar veririm” dedi.

“Sahip” kelimesi en başta zihnime tam oturmasa da bu açıklama ile aradığımı bulmuştum. İlimde derinleşen Dr. Mehmet Sürmeli Hoca’nın da dediği gibi “veli” kelimesi “Üzerinde salahiyet sahibi, yetkili, hak sahibi, onların her türlü işlerini gören” anlamlarına geliyordu. Ahmed El Aci‘nin çocuklarını örnek vermesi bunu anlamama sebep oldu.

Araplar bu şekilde anladığına göre demek ki bu anlam, mananın en önemli tabakasıdır. Bundan sonraki tabaka ise “yakınlık” manasıdır. Çünkü anne baba, yakınlıktan dolayı çocuğunun üzerinde hak sahibidir. Yakın olduğuna göre aynı zamanda dosttur ki bu da mananın üçüncü tabakasıdır.

Gördüğünüz gibi diğer anlamları inkar etmiyoruz sadece sıraya koyuyoruz. Anlamın açılması için zıddına da nazar etmek gerekir. “Veli”nin zıttı Arapça ‘da “adüv” yani “düşman”dır. Aile bireyleri yakınlıktan dolayı tabii olarak dosttur ancak ayet-i kerimenin beyanı ile ailenin içinden düşman tabiatlı kimseler çıkabilir. (Bkz. Tegabün, 14)

Ayetler anlaşılacak

Şimdi bu anlamları ayetlere tatbik edelim. Ayet-i kerimenin emri ile Yahudi ve Hıristiyanları veli edinmeyeceğiz yani üzerimizde salahiyet sahibi, etkili, yetkili kılmayacağız. Yani bizim sahibimiz gibi bizim adımıza karar veremeyecekler. Bu zaten bir anlamda cihadı göze almak demektir ki Rabbimiz bizim için cihadı daha hayırlı kıldığını Kur’an’ında beyan etmiştir. (Bkz, Tevbe, 41) Bu manaya göre cihadı göze alamayanların veli olması düşünülemiyor.

Allah’ın mü’minlerin velisi olmasına gelince Ahmed El Aci‘nin o sessiz yakarışını aklımıza getirelim. Yani bizim her türlü işimizi gören, bizim adımıza her türlü hakka ve salahiyete sahip olan Velimizdir Allah. Nasıl ki okula giden çocuğun velisi onun adına yetkiye sahipse Allah da mü’minlerin velisidir.

“Allah’ın velileri için hiçbir korku yoktur.” (Yûnus, 62) ayetine gelince veliler için korkunun olmamasının sebebi Allah’ın onları sevmesi ve yaķınlık göstermesidir. Yakınlık gösterirse ne olur? Çocuğun velisi nasıl onun her işini görüyorsa Allah da mü’minlerin her işini görür. Çünķü buna hakkı olan salahiyet sahibi O’dur.

Aziz dostlar, Allah bir insanın velisi yani sahip çıkanı olursa artık bütün dünya birleşse onunla baş edemez. Nitekim şu hadiste bütün bu manalar karşımıza çıkmaktadır. İki Cihan Güneşi Muhammed Musatafa sallellahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

“Her kim bir velime düşmanlık ederse, ben ona karşı harb ilân ederim. Kulum, kendisine emrettiğim farzlardan, bence daha sevimli herhangi bir şeyle bana yakınlık sağlayamaz. Kulum bana (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibadetlerle durmadan yaklaşır; nihâyet ben onu severim. Kulumu sevince de (âdeta) ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse, onu mutlaka veririm, bana sığınırsa, onu korurum.” (Buhârî, Rikak 38)

Gözünüzden kaçtı mı?

Şimdi bu açıklamaları okudunuz fakat bir şeyi gözden kaçırdınız. Ahmed El Aci o gece Bakırköy‘de bir mescitte kıvranmış sabahlamıştı, onu kapısından kim alıp önce guzel bir kahvaltı ikram ettikten sonra onu vaķıfta kendisine yardım edecek insanlarla buluşturdu. Onun Allah’ın iki veli kulunu göz ziyareti yapmasına ve sonrasında Yuşa tepesinde nasiplenmesine kim sebep oldu.

Ey okuyucu, lafı uzatmayayım onu Baķırköy gibi uzak bir yerden Beykoz’daki kalacağı Kur’an kursuna hiç bir ücret almadan kim taşıdı? Hem de toplu taşımada aktarma üstüne aktarma yapmadan. Eğer benim bunu planladığımı zannediyorsanız konuyu anlamamışsınız, daha fazla okumanıza gerek yok. Şaka yaptım, buraya kadar okuduysanız güzel bir insansınızdır muhtemelen.

Allah mü’minlerin velisidir, yani onların üzerinde her türlü salahiyet sahibidir ve onların sahip çıkanıdır. Allah Teala “El Veli” isminin mazharı olan kulununun işini gerekirse biri Acem’den biri Yemen’den iki köleye gördürür. Bir çocuğun velisi ona nasıl sahip çıkarsa Allah da mü’minlerin velisi olduğu için ona sahip çıkar.

Bütün bu manalar faiz partikülleri ile gönülleri kaplanmış kimselere açılmaz. Ahmed El Aci gibi güzel insanlarla tanışırsanız, onların hatırını gözetirseniz, ancak o zaman açılır. Çünkü hangi esmayı öğrenmek istiyorsanız o esmanın tecellisi olan insan veya varlığı bulmalısınız.

Aydın Başar/ İrfanDunyamiz.com

Gönül Dünyamız ↗

Gönül insanlarına dair bam telinize dokunacak yazılar okumak için tıklayın.

İrfan Mektebi ↗

Sevdirici, müjdeleyici üslupla yazılmış hayata dair yazılar okumak için tıklayın.

Şunlara Gözat

Mehmet Görmez’e göre sahih hadis reddedilebilir mi?

Mehmet Görmez Hoca’nın Sünnet ve Hadisi Anlama Kılavuzu‘nu okuyordum. Doğrusu bir noktaya kadar Hocanın meseleleri …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.