Gençliğin değer sancısı…

Toplumumuzun ve bilhassa gençliğin yaraları günden güne derinleşiyor. Şiddet, hayasızlık ve müstehcenlik alıp başını gidiyor. Bazı gençler, henüz hayatlarının baharındayken yaşıtları tarafından hayattan koparılıyor. Neredeyse her gün bir vahşet haberiyle sarsılıyoruz. Okul baskınlarından tutun, basit şeyler yüzünden işlenen cinayetlere kadar, toplum bir cinnet halini yaşıyor.

Ne yazık ki ülkemizde aile, gençlik ve toplum; savrulmanın beraberinde getirdiği manevi bir buhran yaşıyor. Bunun sonucunda ise tatminsiz ve mutsuz bir nesil yetişiyor. Aslında kötülük ve günahlar her dönemde var olmuştur. Ancak hiçbir zaman bu kadar fütursuzca işlenmemiş ve bu kadar rahat sergilenmemiştir. Bu gidişata karşı gerekli tedbirler alınmazsa, durumun daha da kötüleşeceğinden endişe ediyoruz.

Değer sancısı

Hakikaten günümüz gençliği, var olmanın değerini fark edememenin sancısını çekmektedir. Bunun sebeplerinden biri, insanın anlamsızlık içinde yaşamasıdır. Anlamsızlık, insanı yalnızlığa ve değersizlik duygusuna sürükler. Bu sebeple birçok genç, yalnızlığını gidermek ve kendi değerini hissedebilmek için telefonlara tutunmakta; zamanla onların içinde kaybolmaktadır.

Ayrıca eğitim sistemimizin insanın varoluşuna dair güçlü bir anlam zemini sunamaması da gençlik adına önemli bir problem hâline gelmiştir. Neticede her insan, kendi varlığını hissetmek ister. Kendi değerinin farkında olan kişi şımarmaz; aksine değerine yaraşır bir hayat yaşamaya ve güzel işlerle meşgul olmaya çalışır. Hakikaten insanın anlamsızlık içerisinde yaşaması oldukça korkunçtur.

İnsanın bilinçli bir hayat yaşayabilmesi için manevi temelini sağlam kurması gerekir. Nitekim Bediüzzaman Said Nursî şöyle der: “Hem her bir şehir kendi ahalisine geniş bir hanedir. Eğer iman-ı âhiret o büyük aile efradında hükmetmezse, güzel ahlâkın esasları olan ihlâs, samimiyet, fazilet, hamiyet, fedakârlık, rıza-yı İlâhî, sevab-ı uhrevî yerine garaz, menfaat, sahtekârlık, hodgâmlık, tasannu, riya, rüşvet, aldatmak gibi haller meydan alır. Zâhirî âsâyiş ve insaniyet altında anarşistlik ve vahşet mânâları hükmeder; o hayat-ı şehriye zehirlenir. Çocuklar haylâzlığa, gençler sarhoşluğa, kavîler zulme, ihtiyarlar ağlamaya başlarlar.” (Şualar, s.299)

Manevi yangın

Üzülerek ifade etmek gerekir ki yaşanan bütün bu olumsuzluklar sebebiyle manevi tatmine ulaşamayan, huzuru bulamayan bir gençlik yetişiyor. Hakikaten onları bataklıktan çıkaramayışımızın, ellerinden tutamayışımızın ve İslam’ın lezzetiyle yeterince tanıştıramayışımızın hüznünü yaşıyoruz. Çünkü İslam’ın lezzetini tadan insan, hayatın hakiki manasıyla tanışmış olur.

Bu lezzetten mahrum kalanlar ise manevi hayatın birçok güzelliğinden uzak kalırlar. İnancımıza göre kötülüklerin içerisinde manevi bir cehennem azabı vardır. Bu sebeple gençliğin kötülüğe yönelmesi, iç dünyalarında yaşadıkları yangının dışa yansıması ve manevi gıdaya duydukları açlığın bir işareti olarak görülebilir.

Çocuk eğitimi, ebeveynin kendisini eğitmesiyle başlar. Bu sebeple asıl görev aileye aittir. Elbette aileler bu sorumluluktan muaf değildir. Ancak birçok aile yeterli bilinç seviyesine sahip olmadığından büyük sorumluluk, meselenin farkında olanlara düşmektedir. Tarih boyunca toplumları değiştiren ve dönüştürenler; bilinçli, fedakâr ve manevi donanıma sahip insanlar olmuştur.

Mücadele verdiler

Bilenler, üzerlerine düşen sorumluluğu almalı, elini taşın altına koymalı ve sahaya inerek topluma yön vermelidir. Öte yandan Hasan el-Bennâ, arkadaşlarıyla birlikte İslam’ı tebliğ ederken kahvelere, gençlerin ve kalabalıkların bulunduğu yerlere giderek İslam davasını anlatırdı. Hakikaten, mü’min olarak onların cesaretine hayran kalıyoruz. Yapılan çeşitli araştırmalara göre Mısır halkı, İsrail ürünlerini boykot eden halklar arasında en ön sıralardadır. Kanaatimce bunda Hasan el-Bennâ ve arkadaşlarının gayretlerinin büyük payı bulunmaktadır.

Bediüzzaman Said Nursî, hapishanede idamla yargılanmasına rağmen gençliğin günahına ağlayarak onların imanını kurtarması için büyük mücadeleler vermiştir. Hapishanede kendisine türlü türlü işkence ve eziyetler edilmiş, zehirlenmiş ve çeşitli zulümlere maruz bırakılmıştır. Bu örneklerde görüldüğü gibi ümmetin derdiyle yanıp tutuşan İslam âlimleri, bir anne şefkatiyle insanlara yaklaşmıştır.

Onlar derslerini, Mahşer’de herkesin sadece kendisini düşüneceği, Efendimiz sallellahu aleyhi ve sellem’in ise “Ümmetî, ümmetî!” diyeceği bir peygamberden aldılar. Görsel ve yazılı medya yoluyla gençliğe hitap etmek elbette çok kıymetlidir. Ancak kanaatimce gençlerle yüz yüze gelmek, göz göze bakmak, onların dünyalarına girmek ve kalplerine dokunmak çok daha etkili bir iletişim yoludur.

Hal dili

Hâl diliyle kurulan köprüler çoğu zaman sözlerden daha tesirli olur. Çünkü güven, samimiyet ve duygu aktarımı en çok burada ortaya çıkar. İnsan bazen bir kitapla, bir konuşmayla veya bir videoyla etkilenir; fakat çoğu zaman örnek bir insanın hayatından daha derin izler taşır.

İslam medeniyetinde camiler, medreseler ve ilim meclisleri; sosyalleşmenin ve tebliğ faaliyetlerinin yapıldığı, insandan insana en derin dokunuşların gerçekleştiği kutsal mekânlardır. Ancak tebliği sadece buralarla sınırlandırmamak, aksine toplumun her yerine, hatta dünyaya yaymak gerekir. Bu açıdan eğitim kurumlarımızı manevi değerlerle donatmak büyük bir fırsattır.

Şayet bir ülkede gençlik ahlaki ve manevi açıdan çöküş yaşıyorsa, o ülkenin geleceği tehlike altındadır. Bu durum, devlet açısından da ciddi bir tehdit teşkil eder. Bu sebeple devlet yetkililerinin çözüm sürecinde aktif rol almaları gerekir. Suçlulara caydırıcı cezalar verilmesinin yanında eğitim sisteminin iyileştirilmesi ve sosyal medyanın daha sağlıklı bir zemine oturtulması da büyük önem taşımaktadır.

Maneviyatla buluşmalı

Sosyal medyanın inanç ve örfümüze zarar veren yönlerine karşı tedbir alınması kısa vadede bir koruma sağlayabilir. Bununla birlikte Müslümanların kendi dijital medya araçlarını üretmesi ve bu alanlarda daha etkin olması da önemli bir ihtiyaçtır. Ancak bütün bunların ötesinde kalıcı ve köklü çözüm, neslin yeniden maneviyatla buluşmasıdır.

İnsan, enerjisini ve hayallerini gerçek bir ideale ve davaya adamazsa; birilerinin derdiyle dertlenmeyi, insanların sorunlarına çözüm üretmeyi kendisine gaye edinmezse, zamanla hazlarının ve heveslerinin esiri hâline gelir. Böylece bütün hedefi kendi nefsi olur. Oysa başkalarının hayatına dokunmanın, insanların yaralarına merhem olmanın ve onların sıkıntılarına çözüm üretmenin verdiği manevi tatmin, hiçbir dünyevi hazla kıyaslanamaz.

İnsanın dünyaya geliş amacı da bu kadar basit ve anlamsız olmamalıdır. O hâlde insana yaraşır ve yakışır amaç, Allah’ın rızasına uygun bir hayat yaşamaktır. Allah’ın, “Kulum, razıyım senden. Gir cennetime!” hitabı yok mu? İşte bu; tüm dünyevi nimetlerden daha leziz olup bütün insanlığın takdir, övgü ve beğenisinin ötesinde tarif edilemez bir hâldir.

Ne yazık ki tebliğ ruhumuzu unvanlara hapsettik. Değerimizi makamlarla, mevkilerle ve unvanlarla ölçme hatasına düştük. Hâlbuki mü’minin asıl gayesi, tebliğ vesilesiyle Allah’ı yüceltmek olmalıdır. Çünkü insanın gerçek değerini belirleyen şey, sahip olduğu unvanlar değil; Allah katındaki ihlası, samimiyeti ve gayretidir.

Ben ne yapıyorum?

Hasan el-Bennâ kahvelere gitti. Bediüzzaman hapishanelerde gözyaşı döktü. İşte tam burada herkesin kendisine şu soruyu sorması gerekir: “Ben ne yapıyorum?” Eğer bu soruyu samimiyetle sorabilirsek, Çanakkale‘yi geçilmez kılan, Medine‘yi kuran ve ümmeti ayağa kaldıran ruh yeniden dirilebilir. Herkes karınca misali sorumluluğunun ucundan tutarsa büyük işler başarılabilir.

Bu sebeple her müminin, her camianın ve her kurumun samimi bir özeleştiri yapması gerekir. Çünkü eleştiriye kapalı biri, İslam’ın tarif ettiği “adam”, yani “Âdem” profiline uymaz. Bu nedenle gerçek adam, hakkı teslim edendir. Ne yazık ki çoğumuz, insanlığın derdiyle dertlenmek yerine kendi kabuğumuza çekilmiş durumdayız. Fakat bunu söylemekteki amacımız ümitsizlik aşılamak değildir.

Evet, toplum olarak birçok sorunumuz var; ancak davamız sorunlarımızdan çok daha büyüktür. Hatta davamız, yaralarımızı sarıp sarmalayacak gücün de ötesindedir. O kadar şahlanan devasa bir davamız var ki dünyaya sığmaz; sadece iman aşkıyla coşan müminin kalbinde gerçek karşılığını bulur. İşte bu şuurla toplumsal istişareyi ve dayanışmayı güçlendirmeli, bütün meşru sebeplere sarılarak harekete geçmeliyiz.

Kendi kabuğumuzu kırmalı, topluma ve hatta bütün dünyaya yönelerek üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmeliyiz.

Nadire Batu/ İrfanDunyamiz.com

Şunlara Gözat

Besmele şiiri/ İsmail Adil Şahin

Her iyilik kapısında bir kilit,Anahtarı besmeledir, besmele.Bismillah’la can buluyor her ümit,Can suları besmeledir, besmele. Kolay …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.