Mahalle mescidinden Ezher’e bir ilim yolculuğu…

Kaybetmekte olduğumuz ilim, talebe ve sohbet geleneği üzerine bazı düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Hayatım boyunca birçok hocadan ders alma, birçok âlimin dizinin dibinde oturma imkânım oldu. Bugün geriye dönüp baktığımda ise onlardan öğrendiklerimin yalnızca Tefsir, Hadis, Fıkıh, Usul, Arap dili yahut İslam tarihinden ibaret olmadığını çok daha iyi anlıyorum.

Okuduğumuz metinlerin bir kısmını zamanla unutmuş olabiliriz. Bazı meselelerin ayrıntıları hafızamızdan silinmiş, bazı kitapların ibareleri birbirine karışmış olabilir. Fakat hocanın talebesine bakışı, bir yanlışı düzeltirken yüzünde beliren ciddiyet, anlamadığımız bir meseleyi yeniden anlatırken gösterdiği sabır, derse gelmediğimizde bizi araması, hâlimizi sorması ve talebesini ilim yolundan koparmamak için gösterdiği gayret kolay kolay unutulmuyor.

Bugün zihnimde önce kitapların isimleri değil, hocalarımın yüzleri beliriyor. Çünkü bizim gördüğümüz ilim geleneğinde hoca yalnızca ders veren kişi değildi; talebe de dersini dinleyip sınavını verdikten sonra hocasıyla ilişkisi sona eren bir öğrenci değildi. Aralarında bundan çok daha derin bir bağ vardı.

İlk hocalarım

İlim yolculuğumun ilk duraklarından biri Kur’an ve hafızlık halkalarıydı. Hafızlık hocalarımız biraz sertti. Hatta o yaşlarda bize göre bazen gereğinden fazla serttiler. Bir harfin mahrecini yanlış çıkardığımızda yeniden okutur, tecvidde yaptığımız küçük bir kusurun dahi üzerinden kolayca geçmezlerdi. Aynı yeri defalarca tekrar ettiğimiz olurdu. O zaman bazen üzülür, bazen kızar, içimizden: “Bu kadarına ne gerek var?” diye geçirirdik.

İnsan yıllar geçtikten sonra bazı hadiseleri başka türlü okuyor. Bugün onların o sertliklerinin arkasında üzerimize titreyen bir hocanın hassasiyetini görüyorum. Kur’an’ı doğru okuyalım istiyorlardı. Dilimiz yanlış bir telaffuza alışmasın, hafızamız hatayı doğru zannetmesin, Allah’ın kelamını taşıyan bir insan onun hakkını vermeye gayret etsin diye bizi sıkıştırıyorlardı.

Çocukken bizi üzen bazı ikazlar, yıllar sonra tebessümle hatırladığımız tatlı hatıralara dönüştü. Demek ki bazı hocaların şefkati her zaman yumuşak sözlerle görünmüyormuş. Bazen bir harfi on defa tekrar ettirmekte de şefkat varmış. Gel gör ki insan bunu belli bir yaştan sonra anlıyor.

Kapısı açıktı

Arapça ve İslami ilimler yolculuğumdaki ilk ciddi duraklarımdan biri Mersin‘de oldu. Gündoğdu Mahallesi’nde, evimize yakın bir camide Siirtli âlimlerden Salih Hocaefendi bize ders verirdi. Kur’an okuturdu. Tecvid öğretirdi. Sonra sarf ve nahiv… Bugün düşündüğümde Salih Hoca’nın bana öğrettiklerinin yalnızca sarf kalıpları veya nahiv kaideleri olmadığını daha iyi görüyorum.

Onun hayatında dikkatimi çeken şeylerden biri vakit disipliniydi. Dersin saati belliyse o saatte oradaydı. Ne geciktirir ne de talebesini sebepsiz yere bekletirdi. Dersimizi verir, sonra: “Anladınız mı?” diye sorardı. Anlamadıysak mesele kapanmazdı. “Anlamadıysanız tekrar sorun” derdi. Tekrar sorabilirdik. Yeniden anlatırdı.

Hoca ile talebe arasında bugünkü anlamıyla resmî bir mesafe de yoktu. Evine kendi evimize gider gibi giderdik. Yanına oturur, dersimizi hocamızla müzakere ederdik. Bazen hoca- talebe ilişkisinin ötesinde bizimle adeta ders arkadaşıymış gibi konuşurdu. Bu çok kıymetliydi.

Çünkü insan, soru sormaktan korkmadığı hocadan daha çok şey öğreniyor. Salih Hoca bize hocanın ulaşılmaz olması gerekmediğini de öğretti. Hocalığın bir heybeti vardı; fakat o heybet talebenin önüne örülen bir duvar değildi. Kapısı açıktı. Sofrası açıktı. İlmi açıktı.

Dil problem değildi

Sonra fıkıh derslerimiz geldi. Cizreli âlimlerden olup Mersin’de yaşayan Lokman Hocaefendi’den fıkıh okudum. Lokman Hoca Türkçeyi çok iyi konuşamazdı. Bu sebeple derslerimiz bazen yarı Türkçe yarı Kürtçe ilerlerdi. Bir fıkıh meselesini anlatırken kullanması gereken kelimenin Türkçe karşılığını bilmediği veya hatırlayamadığı olurdu. O zaman meseleyi Kürtçe anlatmaya başlardı.

Bazen birkaç dakika boyunca o kelimeyi ve meseleyi Kürtçe tarif ederdi. Biz de ne demek istediğini anlamaya çalışır, ardından: “Hocam, bunun Türkçesi galiba şu…” diye kendisine yardımcı olmaya gayret ederdik. Bugün hatırladıkça tebessüm ediyorum.

Belki modern eğitim anlayışına göre dışarıdan bakarak bunu bir iletişim problemi sayabilirler. Fakat bizim için orada çok başka bir şey yaşanıyordu: İlim için birbirimizin diline doğru yürüyorduk. Hoca bize fıkhı ulaştırabilmek için Türkçeye yaklaşıyor, biz onu anlayabilmek için Kürtçeye yaklaşıyorduk. Aramızdaki eksik kelimeleri ise ilim sevgisi tamamlıyordu.

Lokman Hoca’nın derdi de yalnızca fıkıh kitabındaki meseleleri bitirmek değildi. Nasıl yaşadığımızla ilgilenirdi. Sünnet-i seniyyeye bağlılığımızı önemserdi. İlim talebesinin giyim kuşamından davranışlarına kadar taşıdığı ilme yakışır bir vakar içerisinde olmasını isterdi.

Çünkü onların dünyasında ilim, insanın zihnine eklenen birtakım bilgilerden ibaret değildi. İlim insanda görünmeliydi. Konuşmasında… Edebinde… Kıyafetinde… Mescitle ilişkisinde… İnsanlarla muamelesinde…

Ezher yolculuğu

İlim yolculuğumuz ilerledikçe karşımıza başka hocalar ve başka ilim çevreleri çıktı. Mısır‘da, Ezher‘de ve İslam dünyasının farklı coğrafyalarından gelen pek çok hocanın dizinin dibinde oturduk. Abdüssettâr Fethullah Saîd, Şeyh Muhammed Said Cibril, Şeyh Muhammed Hicazî, Şeyh Abdurrahman el-Aveysî ve daha nice âlimden istifade ettik.

Ezher’in büyük isimlerini gördük. Ezher Şeyhi Muhammed Seyyid Tantâvî, Ezher Üniversitesi Rektörü Ahmed Ömer Hâşim ve farklı ilim dallarında ömrünü tedrise adamış nice hocanın bulunduğu bir ilmî muhiti yakından tanıma imkânımız oldu.

Tefsirden hadise, usulden fıkha, Arap dili ve belagatından İslam tarihine kadar birçok alanda dersler aldık. Fakat zaman içerisinde anladım ki hocalarımızın asıl gayesi bize birkaç kitabı bitirtmek değildi. Bizi donanımlı bir ilim talebesi hâline getirmeye çalışıyorlardı.

Bir hocanın ihtisası tefsir olabilirdi; fakat talebesinin hadisten habersiz kalmasını istemezdi. Bir başkası hadis âlimiydi; fakat usulsüz hadis okumanın doğuracağı problemleri bilirdi. Bir diğeri Arap dili okutuyordu; fakat dili Kur’an’dan ve İslami ilimlerden koparılmış teknik bir alan hâline getirmezdi. Böylece biz farkında olmadan yalnızca ders değil, bir ilim tasavvuru alıyorduk.

Her biri bir ümmet

O hocaları düşündüğümde bazen şöyle diyesim geliyor: Her biri adeta kendi başına bir ümmet gibiydi. Bir hocanın etrafında talebeleri vardı. Bağlı bulunduğu bir mescidi vardı. Kütüphanesi vardı. Yıllardır okuttuğu kitapları vardı. Kendisinden önceki hocaları, aldığı icazetler ve taşıdığı bir ilim silsilesi vardı. Kendisinden sonraya hazırladığı talebeleri vardı.

Evleri yalnızca ailelerinin yaşadığı yerler değildi; gerektiğinde ikinci bir medreseydi. Talebesi kapısını çalabilirdi. Bir meseleyi sorabilir, bir kitabı okuyabilir, hocasının yanında saatlerce oturabilirdi. Hoca onun yalnızca ne okuduğunu değil, bazen ne okumaması gerektiğini de bilirdi. Fikrî meselelerini, arkadaş çevresini, hangi konuda zorlandığını takip ederdi.

Bir müddet görünmeyen talebe sorulurdu: “Falan nerede?” Bu basit soru aslında koca bir eğitim felsefesini içinde taşıyordu. Çünkü talebe bir sınıf listesindeki numara değildi. Emanetti. Hocanın ona karşı ilmî olduğu kadar ahlaki bir mesuliyet hissi de vardı.

Kendi evlatlarına bağlandıkları gibi ilim talebelerine de bağlanırlardı. Hâllerini sorar, onlarla ilgilenir ve kolay kolay ilim halkasından kopmalarına müsaade etmezlerdi. Belki ilim geleneğimizin bugün kaybetmekte olduğumuz en önemli taraflarından biri tam da budur: Talebeye sahip çıkmak.

İlim hocadan öğrenilirdi

Klasik İslam ilim geleneğinde ilim hiçbir zaman yalnızca metin aktarımı olmadı. Kitap vardı; fakat kitabın yanında hoca vardı. Hoca vardı; onun yanında sohbet vardı. Sohbet vardı; onun yanında edep vardı. Edep vardı; onun yanında devamlılık ve mülâzemet vardı.

Bunun için ilim tarihimizde talebü’l-ilm, rihle, mülâzemet, sohbet, semâ, kıraat, icazet gibi kavramlar ortaya çıktı. Bir kitabı okumakla o kitabı bir hocadan okumak aynı şey sayılmadı. Bir âlimin eserlerini bilmekle onun meclisinde yetişmek de aynı kabul edilmedi.

Talebe yalnızca hocasının malumatını almıyordu. İlme nasıl yaklaştığını da görüyordu. Nerede sustuğunu… Bilmediği bir mesele karşısında nasıl “bilmiyorum” dediğini… Muhalifine nasıl cevap verdiğini… Kitaba nasıl yaklaştığını… Mescitte nasıl oturduğunu… İnsanlarla nasıl konuştuğunu…

Bunun içindir ki eski âlimlerin biyografilerinde yalnızca “şu kitabı okudu” denilmez; “falana mülâzemet etti”, “falanın ders halkasına devam etti”, “falan âlimden icazet aldı” denilirdi. Bazen insanı yetiştiren, kitabın kendisinden çok kitabın başında oturan adamdı.

Kahire’den İstanbul’a

Bu sadece bizim şahsen gördüğümüz hocalara mahsus bir durum değildi. Yakın tarihimize baktığımızda aynı damarın devam ettiğini görüyoruz. Ali Yakup Cenkçiler, Balkanlardan başlayıp Ezher‘e ulaşan ilim yolculuğunda yalnızca üniversite tahsiliyle yetinmedi. Kahire’de Mustafa Sabri Efendi, Muhammed Zâhid Kevserî ve Yozgatlı İhsan Efendi gibi Osmanlı ilim geleneğinin büyük isimlerinden istifade etti.

İstanbul’a geldiğinde de bu geleneği sürdürerek camilerde kitap okuttu; evini talebelere açtı ve özel derslerle öğrenci yetiştirdi. Bu ayrıntı üzerinde durmaya değer: Evinde ders verdi. İlim mesai saatleriyle sınırlandırılmış bir meslek olamazdı. Mustafa Sabri Efendi‘nin sürgün yıllarında Kahire‘de yaptığı da bundan çok farklı değildi. Memleketinden uzaklaşmış, makamını ve eski imkânlarını kaybetmişti; fakat âlimlik vazifesini kaybetmemişti.

Muhammed Zâhid Kevserî de İstanbul’dan ayrıldıktan sonra Kahire’de ilim ve tedris hayatını sürdürdü. Ondan istifade eden isimler arasında daha sonra kendi başına büyük bir ilim halkası oluşturacak Abdülfettah Ebû Gudde gibi âlimler de vardı. Demek ki âlim hicret edebilir. Medresesini kaybedebilir. Memleketinden uzaklaştırılabilir. Fakat talebesi varsa ilim geleneği hicret ettiği yerde yeniden kök salabilir.

İstanbul irşad geleneği

Bu güzelliği sadece Kahire‘ye, Şam‘a veya Bağdat‘a aitmiş gibi anlatmak kendi tarihimize haksızlık olur. İstanbul‘un ve Anadolu’nun da böyle hocaları vardı. Gönenli Mehmet Efendi, yalnızca Kur’an okutmadı. İstanbul‘a ilim tahsili için gelen fakir talebelerin kalacak yerinden geçimine kadar birçok meselesiyle ilgilendi. Binlerce talebenin yetişmesine vesile oldu.

Burada aynı anlayışla karşılaşıyoruz: Talebeye ders vermek yetmiyor. Talebenin nerede yatacağını da düşünüyorsunuz. Mehmed Zahid Kotku, İskenderpaşa Camii çevresinde ders ve sohbetlerini sürdürdü; özellikle üniversite gençleri üzerinde derin izler bıraktı. Mahmud Sami Ramazanoğlu‘nun hayatında da cami, sohbet, irşad ve insan terbiyesi birbirinden kopuk değildi.

Ahmet Muhtar Büyükçınar’ın ilim yolculuğu da ayrıca üzerinde durulmaya değerdir. Türkiye’den Halep’e, Şam’a ve Kahire’ye uzanan tahsil hayatında büyük âlimlerden istifade etmiş, sonra memleketine dönerek bildiklerini yeni nesillere aktarmaya gayret etmiştir. Bu örneklerin her biri aynı şeyi söylüyor: İlim geleneği bina ile değil, insanla taşınıyor.

Asıl soru

Belki asıl sormamız gereken soru budur. Bugün geçmişle kıyaslanamayacak kadar çok ilahiyat ve İslami ilimler fakültemiz, araştırma merkezimiz, yüksek lisans ve doktora programımız var. Çok kıymetli akademisyenlerimiz de var. Tefsirde, hadiste, fıkıhta, kelamda, İslam tarihinde ve düşünce alanında yıllarını vermiş son derece donanımlı hocalarımız bulunuyor.

Mesele onların ilmî yeterliliğini tartışmak değildir. Mesele şudur: Bir hocanın kaç öğrencisi var değil; kaç talebesi var? Dersine beş yüz öğrenci girmiş olabilir. Onlarca yüksek lisans ve doktora tezi yönetmiş olabilir. Yüzlerce makale ve tez onun nezaretinden geçmiş olabilir.

Fakat evine girebilen, mescidinde yanında oturan, on yıldır beraber kitap okuduğu, mezun olduktan sonra da takip ettiği, yanlış bir yola savrulduğunda arayıp: “Evladım, neredesin?” diyebildiği kaç talebesi vardır? Üniversite bize öğrenci kazandırdı. Acaba talebeyi mi kaybettik? Akademisyenimiz çoğaldı. Hoca kavramımız aynı ölçüde güçlendi mi? Derslerimiz arttı. Fakat ders halkalarımız ne oldu?

Ne eksik?

Bunları üniversiteyi veya akademik çalışmayı küçümsemek için söylemiyorum. Aksine modern akademinin kazandırdığı ilmî tahkike, araştırma disiplinine, kaynak tenkidine, metodolojiye ve ihtisaslaşmaya ihtiyacımız var. Sorun akademinin varlığı değildir. Sorun, ilmin yalnızca akademiye hapsedilmesidir. Modern akademik sistem hocayla öğrencinin ilişkisini büyük ölçüde kurumsallaştırdı.

Ders saati var. Ofis saati var. Kredi var. Not var. Tez var. Mezuniyet var. Bunların hepsi gerekli. Fakat klasik ilim geleneğinde bunların yanında başka bir şey daha vardı: Mülâzemet. Talebe hocasının yanında kalırdı. Sadece bilgi değil, ilim ahlakı öğrenirdi. Hoca onun fikrî gelişimini takip ettiği kadar ahlakını da gözetirdi. Okuduğu kitaplardan arkadaş çevresine kadar hayatının bütününü tanımaya çalışırdı.

Bir babanın evladına sahip çıkması gibi öğrencisini sahiplenirdi. Bazen öğretmendi. Bazen mürebbi. Bazen manevi bir mürşid. Bazen de gerçekten bir baba şefkatiyle talebesinin omzuna elini koyan insandı. Bunun talebenin şahsiyetini yok eden bir bağımlılık ilişkisine dönüşmemesi de gerekir. Asıl maksat, talebeyi hocasının gölgesinde ömür boyu çocuk bırakmak değil; onu kendi ayakları üzerinde durabilecek ilim, ahlak ve şahsiyete ulaştırmaktır.

Diploma son değildi

Bizim gördüğümüz hocalarda ilişki ders bitince sona ermezdi. Talebe mezun olmuş olabilir. Evlenmiş olabilir. Başka şehre taşınmış olabilir. Hatta kendisi hoca olmuş olabilir. Ama eski hocasının gözünde hâlâ talebesiydi. Aranırdı. Sorulurdu. Bir mesele olduğunda istişare edilirdi. Hata yaptığında ikaz edilirdi. Başarılı olduğunda sevinilirdi.

İşte burada eğitim ile terbiye arasındaki fark ortaya çıkıyor. Modern sistem çoğu zaman öğrencinin belirli bir dönemdeki akademik performansını takip ediyor. İlim geleneğinde ise insanın istikameti takip ediliyor.

Zengin kütüphaneler

Son yıllarda İslam dünyasında yaşanan büyük krizler başka bir hakikati daha önümüze koydu. Suriye‘den, Mısır‘dan, Irak‘tan, Filistin‘den ve başka coğrafyalardan birçok âlim Türkiye‘ye geldi. İstanbul başta olmak üzere farklı şehirlerimize yerleştiler. Bu insanlar gelirken yalnızca birkaç bavul ve birkaç koli kitap getirmediler. Şam‘ı, Kahire‘yi, Halep‘i, Bağdat‘ı, Ezher‘i ve asırlık ders halkalarının hafızasını da yanlarında getirdiler.

Üstelik birçoğu burada da geleneklerini terk etmedi. Evlerinde ders verdi. Mescitlerde halka kurdu. Talebe kabul etti. Yıllardır okuttuğu kitabı İstanbul’da da okutmaya devam etti. Fakat burada kendimize acı bir soru sormamız gerekiyor: Biz onlardan ne kadar istifade ettik?

Bir âlimi konferansa çağırmayı ondan istifade etmek zannettik. Bir sempozyumda kırk dakika konuşturduk. Bir fotoğraf çektirdik. Sonra herkes evine gitti. Oysa yapılması gereken belki çok daha farklıydı. O âlimin önüne beş-on ciddi genç oturtmalıydık: “Hocam, bunlar size emanettir. Beş sene, on sene bunları okutun.” demeliydik.

Bir âlimden asıl istifade, onu kürsüye çıkarıp bir saat dinlemek değildir. Onun ilmî birikimini, metodunu, hafızasını, edebini ve tedris tecrübesini yeni bir nesle aktarmasını sağlamaktır. Bir âlim vefat ettiğinde yalnızca bir insanı kaybetmiyoruz. Eğer kendisindeki birikimi aktaracak talebeler yetişmemişse bazen bir kütüphane, bir usul ve bir asırlık hafıza da onunla birlikte toprağa giriyor. Belki son yıllarda en fazla ihmal ettiğimiz imkânlardan biri budur.

Yeni bir terkip

Mesele geçmişi romantikleştirmek değildir. Her eski güzel değildi. Her medrese mükemmel değildi. Her hoca kusursuz değildi. Bugünün akademisinin bize kazandırdığı tahkik, metodoloji, kaynaklara ulaşma imkânı, uzmanlaşma ve araştırma disiplininden de vazgeçemeyiz. Mesele eskiye dönmek değildir. Eskinin ruhuyla bugünün imkânlarını buluşturmaktır.

Akademinin disiplini ile geleneğin ruhunu yeniden bir araya getirmek… Üniversite olsun; yanında mescit de olsun. Akademik danışman olsun; yanında hoca da olsun. Doktora olsun; yanında mülâzemet de olsun. Makale yazılsın; yanında kitap da okutulsun. Uluslararası kongreler yapılsın; fakat haftalık küçük ders halkaları terk edilmesin.

Üniversitede profesör olurken mescitte hoca olabilmek… Makalede araştırmacı olurken talebenin karşısında mürebbi olabilmek… Uluslararası bir konferansta tebliğ sunduktan sonra haftada bir gün beş talebeyle klasik bir metnin başına oturabilmek… Doktora öğrencisinin tezindeki dipnotu düzelttiğimiz kadar, onun: “Nereye doğru gidiyorsun?” sorusunun cevabını da merak etmek…

Medeniyetler yalnızca kitap yazarak yaşamaz. O kitabı bir sonraki nesle emanet edecek insanı yetiştirerek yaşar.

Teklif sunmalıydık

Belki bugün hocalarımıza yapılabilecek en samimi çağrılardan biri şudur: Kendinize beş talebe seçin. Yüz kişi olmasına gerek yok. Bin kişiye yetişemezsiniz. Ama beş kişi… On kişi… Onları beş-on yıl bırakmayın. Kitap okutun. Mescitte buluşun. Bazen evinize çağırın. Ne okuduklarını sorun. Yazdıklarını okuyun. Hangi fikrî problemlerle boğuştuklarını öğrenin.

Evlendiklerinde yanlarında olun. Geçim sıkıntısına düştüklerinde hâllerini sorun. Bir müddet derse gelmediklerinde arayın. Yanlış düşündüklerinde tashih edin. Doğru yaptıklarında teşvik edin. İlimlerini takip ettiğiniz kadar ahlaklarını, ailelerini, sosyal hayatlarını ve ümmetle ilişkilerini de takip edin.

Ve mezuniyet belgesini aldıkları gün ilişkinizi bitirmeyin. Çünkü: Ders biter; talebelik bitmez.

Talebe olabilmek

Gençlere sürekli kitap listeleri hazırlıyoruz: “Şunları oku.”, “Bu yüz kitabı bitir.”, “Şu programa katıl.”, “Şu akademiyi takip et.”, Bunların hepsi faydalıdır. Belki bir gence verebileceğimiz en köklü tavsiyelerden biri şudur: Kendine bir hoca bul ve ona gerçekten talebe ol.

Her hafta kapısını çalabileceğin… Bir kitabı başından sonuna okuyabileceğin… Üç ay değil, üç yıl; mümkünse on yıl beraber yürüyebileceğin… Sana sadece cevap vermeyen, gerektiğinde doğru soru sormayı da öğreten… Kitabı kadar hâliyle de ders veren bir hoca…

Sadece konferanslarını dinleme. Sadece videolarını takip etme. Sadece kitaplarını okuma. Mümkünse dizinin dibinde otur. Sabret. Üç ayda bir hoca değiştirme. Her soruna hoşuna giden cevabı verecek insan arama. Bazen seni ikaz etmesine izin ver. Çünkü insan yalnızca kendisini tasdik edenlerden ilim öğrenmez.

Şimdi anlıyorum

Hafızlık hocamız bir harfi tekrar tekrar okuttuğunda kızıyorduk. Bugün teşekkür ediyoruz. Salih Hoca’nın ders saatine tam vaktinde gelişini o gün sıradan görüyorduk. Bugün bunun bir ilim ahlakı olduğunu anlıyorum. Lokman Hoca’nın bir kelimenin Türkçesini bulamayınca dakikalarca Kürtçe anlatmasını bazen tebessümle karşılıyorduk. Bugün o gayretin ne kadar kıymetli olduğunu görüyorum.

Ezher’de ve başka ilim merkezlerinde gördüğümüz hocaların talebelerini bırakmamasını o zaman tabii karşılıyorduk. Bugün bunun ne büyük bir medeniyet mirası olduğunu daha iyi idrak ediyoruz. Demek ki insan bazen sahip olduğu nimetin büyüklüğünü, o nimet hayatından uzaklaşmaya başladığında fark ediyor.

Bugün o hocaları hatırladığımda içimde hem şükür hem hasret hem de biraz sitem var. Şükrediyorum; çünkü böyle bir tedrisin ne demek olduğunu gördük. Hasret duyuyorum; çünkü o ders halkalarını, hocalarımızın dizlerinin dibinde oturduğumuz günleri özlüyoruz. Sitem ediyorum; çünkü elimizde bütün imkânlar bulunmasına rağmen bu geleneğin bazı yönlerini sürdüremediğimizi görüyorum.

Bütün bunlardan daha önemli bir duygu var: Muhasebe. Kendime de sormam gerekiyor: Biz bize gösterilen bu hocalığı ve talebeliği bizden sonraki nesle aktarabildik mi? Asıl mesele burada başlıyor. Bize hocalarımızdan kalan en büyük miras yalnızca okuduğumuz kitaplar değildir. Bir talebeye nasıl sahip çıkılacağını da onlardan öğrendik.

Şimdi bize düşen bunu yeniden hatırlamak, yeniden öğretmek ve yeniden yaşamaktır. Bir mescitte… Bir evde… Bir üniversite odasında… Bir medresede… Bir kitabın başında… Bir hocanın dizinin dibinde… Belki yeniden başlamak için büyük kurumlar ve devasa projeler de gerekmiyor.

Bir hoca… Beş talebe… Bir mescit… Bir kitap… Ve yıllarca devam edecek bir vefa… Yeter ki hoca talebesini, talebe de hocasını kolayca terk etmesin.

İlim, tarihimizin hiçbir döneminde yalnızca bilgiden bilgiye veya kitaptan kitaba intikal etmedi. İnsandan insana, hocadan talebeye, edepten edebe, hâlden hâle ve gönülden gönle intikal etti. Belki bugün yeniden ihya etmemiz gereken ilim geleneğinin başlangıç noktası da tam olarak burasıdır: Bir hocanın dizinin dibi…

Şunlara Gözat

Hac ve Umre’de nelere dikkat edelim?

Nice insanlar vardır ki bedenleri memleketinde olsa bile ruhen mübarek toprakların havasını teneffüs ederler. Niceleri …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.